9 Temmuz 2024, Salı

Türkiye’nin Kamu Diplomasisi Politikaları – Doç. Dr. Muharrem EKŞİ

Kamu diplomasisi, Türkiye’de siyasi ve akademik camianın gündemine 2000’li yıllarda girmeye başlamıştır. Bu yeni alan, aslında diplomasi eki itibariyle doğrudan uluslararası ilişkiler disiplininin kapsamına girer. Uluslararası ilişkiler disiplini, diplomasiyi iki ayrım üzerinden değerlendirir; klasik diplomasi ve yeni diplomasi. Yeni diplomasi de kamu diplomasisi olarak ele alınmaktadır. Klasik diplomasi en dar anlamda devletten devlete ilişkileri esas alırken, dünyanın dönüşümü çerçevesinde kamu diplomasisi de devletin diğer devletlerin halklarıyla ilişkisini esas almaktadır. Kamu diplomasisinin yeni tanımları devleti de bir kenara koyup halktan halka diplomasi olarak yapılmaktadır. Bütün tanımları dikkate alarak bir tanım yapacak olursak bir devletin ve o devletin esas unsuru olan toplumunun; fikirleri, tarihi, sanatı, yaşam tarzı ve kurumlarını ve politikalarını diğer ülkelerin halklarına anlatma işini kamu diplomasisi olarak tanımlıyoruz. Buradan hareketle kamu diplomasisinin, küresel siyaset ve dünyanın dönüşümü ile ilgili bir kavram olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Kamu diplomasisini temelde iki olgu ortaya çıkarmıştır. Birincisi, teknolojik gelişmeler. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi aynı zamanda kamuoyu olgusunu ortaya çıkardı. Kamuoyu da ikinci olgu olarak tezahür etti. Böylece toplumlar siyasal özne oldu ve siyasetle ilgilenmeye başladı. Diğer yandan 1960’larda küresel siyasette demokratikleşme dalgasının, iletişim ve bilgi teknolojileri paralelinde artması ile kamuoylarına yönelik diplomasi yöntemi geliştirilmesi zorunlu hale geldi. Bu iki temel olgu, yeni bir diplomatik yöntem olarak kamu diplomasisinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Kamu diplomasisini etkileyen iki olgudan söz ettik: Bilgi ve iletişim teknolojileri ile kamuoyu. Yani artık toplumlar dünyada olup biten hakkında bilgi sahibi olmak istiyor. Hatta bunun da ötesinde bulundukları ülkelerin yanında diğer ülkelerin politikalarına da etki etmek istiyor. Dünyanın bir ucundaki birey sahip olduğu iletişim teknolojileri vasıtasıyla diğer ülkenin vatandaşı olmasa dahi o ülkenin politikalarına karşı kamuoyu baskısı oluşturabiliyor. İşte bu toplumsal yapının, siyasal özne haline gelmesi ve devletlerin de bunlardan bağımsız politika izleyememesi devletleri, hem kendi halklarına hem de diğer halklara yönelik politika izlemek zorunda bırakıyor. Bu noktada kamu diplomasisi, bu politikaların yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla siyasetin ve toplumsal yaşamın dönüşümü bireylerin hayatındaki bilgi teknolojilerinin dönüşümü de kamu diplomasisini zorunlu hale getiriyor. En temelde bireysel ilişkiler gibi küresel siyaset de iletişime dayanmaktadır. Bu anlamda kamu diplomasisi, devletlerin halklarla iletişim stratejisidir. Bu nedenle zorunlu olarak her ülke zengin-fakir, büyük-küçük, güçlü-zayıf fark etmeksizin hepsinin kullanmak zorunda olduğu kamu diplomasisi yöntemleri vardır. Artık dünyada kamu diplomasisini uygulamayan neredeyse ülke kalmamıştır. Bu diplomasi yöntemi, devlet-dışı aktörler ve uluslararası kurumlar tarafından da kullanılmaktadır. Bu diplomasi türünün farklı ülke ve konulara yönelik olarak uygulanan şekli de stratejik kamu diplomasisi olarak kabul ediliyor. Meselâ; ABD ile yaşadığımız S-400 krizi ve sözde Ermeni soykırımı konularında farklı kamu diplomasisi stratejileri geliştirmek gerekir.

Kamu diplomasisi unsurları ve bunları besleyen araçlar

Öncelikle hangi ülkeye ve topluma yönelik kamu diplomasisi ihtiyacı varsa o halkın bilinmesi gerekir. Davranış kodlarını, değerlerini, değer yargılarını anlaması, toplumu tanıması ve saha bilgisi gerekir. Saha bilgisi, sizi hangi kamu diplomasisi aracına ihtiyacınız olduğunun ipuçlarını verir. Ülkelerin kültürlerini ve tarihsel kodlarını bilmemiz gerekir. Bu yüzden de dünyada kamu diplomasisi diğer alanlara mukayese edildiğinde daha az çalışılan bir alan olarak karşımıza çıkar. Türkiye açısından baktığımızda en büyük sorunlarımızdan biri hem sosyoloji hem siyaset bilimi hem de uluslararası ilişkiler bilen bölge ve ülke uzmanı noktasında zayıf olmamız söylenebilir.

Ayrıca dil probleminden de bahsetmek gerekir. Örneğin, Amerika ve İngiliz kamu diplomasisinin başarısının temelini oluşturan dünya dili olan İngilizcedir. Bu ülkeler bu noktada büyük bir avantaja sahiptir. Türkçe de dünyada çok konuşulan diller arasında hatırı sayılır bir yerdedir. Dolayısıyla biz de bu bakımdan avantajlı bir konumda sayılabiliriz. Ama kamu diplomasisi uzmanı yetiştirme konusunda dil sorunu bölge, ülke uzmanı yetiştirmek kadar stratejik bir öneme sahiptir.

Kamu diplomasisi açısından bir başka önemli unsur ise bütün dünyaya haberi sağlayan, dünya kamuoyunu yönlendiren CNN ve BBC gibi büyük medya kuruluşlarıdır. Böyle bir küresel medya gücü yoksa dünya kamuoyuna etki etmek zorlaşır. Meselâ Azerbaycan, Ermenistan’a karşı uluslararası hukuk açısından haklı olmasına rağmen uluslararası kamuoyu oluşturamadı. Bunun sebebi ise az önceki örneklerdeki gibi küresel medya gücünün olmamasıdır. Bugün için sosyal medya, diğer dijital araçlar da kamu diplomasisi için kritik enstrümanlar haline gelmiştir. Bu anlamda Anadolu Ajansı’nın küresel etkisinin arttırılması ve Haziran 2015’te TRT’nin İngilizce kanalı olan TRT World’ün kurulması çok stratejik adımlar olarak yerini almıştır. Ancak bilinmesi gerekir ki bu alanda Anadolu Ajansı ve TRT World’ün hitap ettiği kitle ne ise sizin geliştireceğiniz kamu diplomasisinin etkisi ve ulaşacağı kitle o olacaktır. Küresel düzeyde bir kamu diplomasisi yürütülecekse küresel medya araçlarına ihtiyaç duyulacağı aşikardır. Örneğin Türkiye’nin sloganlaşmış, uluslararası sisteme yönelik büyük eleştirisini içeren “Dünya beşten büyüktür” sözü üzerinden bir kamu diplomasisi geliştirecekseniz bu araçların çoğaltılıp geliştirilmesine ihtiyaç olacaktır.

Türkiye’nin kamu diplomasisi imkânları

2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye artık Batının taşeronu, Batının dış politikasıyla özdeşleşen bir ülke değil, kendi bağımsız dış politikasını uygulamayı önemseyen bir ülke oldu. Bulunduğu mevcut statüyü beğenmeyip daha güçlü, bölgesine hükmeden, değer sunabilecek ve model olabilecek yeni bir Türkiye, hem kendisini yeniden inşa eden hem de artık küresel siyasette de iddialı bir ülke olarak varım diyebilmek için kamu diplomasisi politikası alanında etkili çalışmalar yapılması gerekir. Yeni 2003 yılından itibaren iktidar, Türkiye’yi ve kendi hikayesini dünyaya anlatmak, politikalarını anlatmak üzerine kamu diplomasisi alanında politikalar geliştirmeye başlamıştır. Bu dönemde (2003-2013) Türkiye’nin ekonomik alanda yükselmesi kamu diplomasisi yatırımları yapmasına olanak sağlamıştır.

Zira kamu diplomasisinin kavramsal tanımlarından bile hareketle çok yönlü, çok boyutlu, disiplinlerarası bir alan olduğu kolaylıkla görülmektedir. Bunu uygulayabilmek için çok ciddi ekonomik gücünüzün olması gerekiyor. Kamu diplomasisi uygulayacak olan ülkenin bir anlamda ekonomik olarak varlıklı olması gerekiyor; yani fakir, zayıf, ekonomik olarak kırılgan olan ülkelerin kamu diplomasi politikasını tam manasıyla uygulama imkânı yok. Örneğin bir küresel medya aracını ortaya çıkartmak, yönetmek ekonomik gelirle söz konusu ya da kamu diplomasisinin yine ülke imajını etkileyen en önemli yöntemlerinden biri olan donör ülke politikasını, insani diplomasiyi uygulayacaksanız ekonomik gücünüzün olması gerekiyor. Türkiye, 2000’lerde gösterdiği ekonomik ivme sayesinde dünyada ilk kez 16. büyük ekonomi haline gelmesiyle kamu diplomasisini uygulayabilecek ekonomik alt yapıya sahip oldu. 2000’lerde Türkiye’nin kamu diplomasisine baktığımızda bu gelişmelerle paralel gelişmeler yaşandığını görüyoruz. Yani hem yeni bir iktidar geliyor, yeni Türkiye’yi inşa etmeye çalışıyorlar. Yeni bir dış politika vizyonu ortaya koyuyor hem de bunu uygulayabilecek de bir ekonomik altyapıyı sağlıyorlar. Bütün bunlar örtüştüğünde de cidden Türkiye’nin hem Batı’da hem Ortadoğu’da 2003’ten 2011’e hatta 2013’e kadar on yıllık dönemde dünya siyasetinde yeni bir imajının ortaya çıktığını görüyoruz. O da yumuşak güç Türkiye imajı. Hatta hem Batı’dan hem Doğu’dan model ülke yani İslam ve demokrasiyi birleştiren bir ülke olarak Batı’da da lanse edilen bir Türkiye modelinden bahsedebildik ve Ortadoğu’da yapılan küresel anketlere baktığımızda ise 2003-2013 arasında hakikaten Türkiye’nin model olarak algılandığı bir yumuşak güç imajına sahip olduğunu gördük. İşte bunu sağlayan politikanın adı 2003’ten 2013’e kadar uygulanan kamu diplomasisiydi. Bu süreçte Türk dizileri de artık dünyaya ihraç edilen bir kültürel meta haline geldi. Daha önce de Türk dizileri vardı ama bizler, 1950, 1960, 1970’lerde Amerikan ve Brezilya dizilerini izleyen toplumdan artık 2000’lere geldiğimizde dünyaya dizi ihraç eden bir ülke haline geldik. Dizi ihraç etmek bir kültürel meta ihraç etmenin ötesinde aslında yaşam tarzınızı ihraç etmeniz anlamına gelir. Değer yargılarınızı, kurumlarınızı, kültürünüzü dışarıya ihraç ediyorsunuz ve bu ihraçta ancak karşı tarafın sizi model almasıyla, örnek almasıyla mümkün. Biz bu dönemi, 2003 ile 2013 arasında bütün dünyada, küresel medyada Ortadoğu’dan Batı toplumlarına kadar Türkiye imajının olumlu, cezbedici bir model, İslam ile demokrasiyi birleştiren bir model olarak algılandığını gördük.

Bir model olarak Türkiye

Dizilerle Türkiye, mesaj vermenin ötesinde bir model sunuyor, bir yaşam tarzı sunuyor. Yani Arap toplumlarının, Batı toplumlarının Türkiye’ye bakışında bir model olarak algılandığını görüyoruz. Zaten o yüzden Türk dizileri, filmleri, izlenmeye başlandı ve müzikleri dinlenmeye başladı.  Bunu sağlayan yeni bir anlayış, vizyon söz konusu. Bu vizyonla yeni bir Türkiye inşa edilmeye çalışılıyor. Aynı zamanda da yeni bir dış politika vizyonu, sadece kendisi için değil küresel siyaset açısından da bir vizyon sunulmaya çalışılıyor. Bu vizyon sayesinde Türkiye, iki defa üst üste Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine yüksek oy oranıyla seçilebilmişti. Bu, Türkiye’nin küresel düzeyde kamu diplomasisini iyi uygulayıp, yumuşak güç imajıyla sivrildiği bir dönem anlamına geliyor. Bir Türkiye dönemi, Türkiye momenti yaşandı 2003-2013 arasında. Ancak 2013’ten itibaren özellikle Arap Baharıyla (Libya ve Suriye iç savaşları) birlikte küresel siyasetin sert güç odaklı çatışmalara evrilmesi nedeniyle bütün ülkeler ister istemez yumuşak güç odaklı politikalara dönmek zorunda kaldı ve yumuşak güç yerine sert güç odaklı politika izlemek zorunda kalındığı bir küresel siyaset dönemine girdik. Bu da yumuşak güç uygulamalarını, araçlarını en azından çatışma bölgelerinde daha stratejik kamu diplomasisi tarzına dönüştürülmesine neden oldu. Örneğin Suriye’ye askeri bir operasyon yaparken de kamu diplomasisini devreye sokarak bu yolla bu harekâtın temel nedenlerini dünyaya anlatmak gibi. Bu harekâtın bir işgal, istila hareketi değil güvenlik sorunlarını, sınır sorunlarını ve terör sorununu halletmek üzere bir harekâtın yapıldığının anlatılması üzerine bir stratejik kamu diplomasisi uygulanıyor. Yani artık şu an da küresel siyasette yumuşak güç araçlarına dayanan kamu diplomasisi yerine daha ziyade stratejik kamu diplomasisi dediğimiz konuya, bölgeye, ülkeye, topluma göre değişen farklı araçların kullanıldığı ama medyanın, dijital araçların, sosyal medyanın temel araç olduğu bir stratejik kamu diplomasisi dönemi yaşıyoruz. Özellikle de küresel siyasetin kriz yönetimine, kriz ilişkilerine dönüştüğü günümüzde artık bu krizlere, sorunlara, çatışmalara yönelik kamu diplomasisinin, insanî diplomasinin de ağırlıklı olduğu, görsel medyanın ön plana çıktığı bir dijital kamu diplomasisi dönemine geçtik. 2000’lerde özellikle pandemi süreciyle birlikte dijital kamu diplomasisi tarzı da daha önemli hale geldi.

STK’ların kamu diplomasisi faaliyetlerine etkileri ve katkıları

Devletler, kamu diplomasisi politikası geliştirirken kurumsal olarak yeniden yapılanmaya gidiyor. Ya mevcut kurumlarını kamu diplomasisi anlayışı çerçevesinde yeniden yapılandırma, dizayn etme ya da ihtiyaca binaen yeni kurumlar ihdas etme yoluna giriyor. Örneğin 2000’lerde Türkiye, kamu diplomasisine sadece söylem düzeyinde ya da politika düzeyinde geçmedi aynı zamanda kurumsal düzeyde de geçti. Örneğin 1990’larda kurulan TİKA, Türkiye’nin yumuşak güç kurumudur. Kurulduğu 1990’larda Sovyetlerin dağıldığı dönemde Balkanlardan Kafkasya’ya, Ortadoğu’ya kadar Türkiye’nin yumuşak gücünü, insani diplomasisini, eğitim diplomasisini yani şu anda Türkiye’de mevcut kamu diplomasisi kurumlarının yaptığı işi tek başına 1990’larda yaptı. O dönemin Türkiye’si ekonomik açıdan zor durumda olmasına rağmen %400 ile borç alıp Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerine hibe eden bir yumuşak güç diplomasisi izledi. 2000’lerde Türkiye, artık IMF’ye borcunu ödemiş, ekonomik olarak dünyanın en büyük 16. Ekonomisi olarak bir yandan eski kurumları TİKA’yı yeniden yapılandırırken Cumhuriyet tarihinde ilk defa doğrudan devlet politikası olarak diasporaya yönelik bir politika olarak Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, kültürel diplomasi anlamında Yunus Emre Enstitüsü, özellikle FETÖ tecrübesinden sonra yurtdışındaki yurttaşlarımızın eğitim ihtiyacı için Maarif Vakfı gibi yeni kurumlar kurdu. Dışişleri Bakanlığı bünyesinde daha önce olmayan Enformasyon Müdürlüğü ihdas edildi kamu diplomasisini yürütmek üzere. Ayrıca Dışişlerinde Yurtdışı Tanıtım ve Kültürel İlişkiler Genel Müdürlüğü ihdas edildi. TİKA’da 21.yy versiyonu bir kalkınma ajansı olarak etkili bir koordinasyon ajansına, proje tabanlı çalışan bir kamu diplomasisi kuruluşuna dönüştürüldü.

Bütün bunlar, kamu diplomasisi alanına hem ciddiyetle yaklaşıldığını hem de bir devlet politikası haline getirildiğini, kurumsal düzeyde de devletin kamu diplomasi politikası izleyeceğini gösteriyor. Ocak 2010’da kurulan Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ki, bugünkü versiyonu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’dır. Örneğin o dönemde kamu diplomasisi için bu koordinatörlük şimdi İletişim Başkanlığı olarak faaliyet yürütüyor. Burada cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte Türkiye’nin kamu diplomasisi anlayışının iletişim stratejisi temelinde yeniden şekillendirdiği görülüyor. Bu stratejik bir tercihtir. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa doğrudan devlet politikası olarak diaspora politikası izliyor ki bunun da en büyük nedeni 20. yüzyılda artık diaspora denen unsurun küresel siyasette çok önemli hale gelmesidir. Aslında Türkiye, özellikle Avrupa’da diaspora açısından çok avantajlı bir ülkedir. Türkiye’nin gücü artık orada sadece izlediği politikalardan, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinden değil aynı zamanda mevcut diasporalarının üzerinden ve bu diasporaların da 21. yüzyıl siyasetine uygun olarak sivil toplum kuruluşu (STK) şeklinde örgütlenmesi sayesinde artık Avrupa’da Türkiye’nin çok güçlü bir diaspora lobisinin oluştuğunu görüyoruz. Ve bu lobinin artık hem Türkiye’nin Avrupa politikasını hem de Avrupa’nın, Avrupa toplumlarının ve ülkelerinin Türkiye’ye yönelik politikalarını etkileyecek düzeye geldiğini görüyoruz. İşte bütün bu yapılanmalarla Türkiye’de kamu diplomasisi dediğimizde ilk olarak kurumsal düzeyde bir yapılanmanın ortaya çıktığını görüyoruz. Bu kurumsal düzeyde yapılanmalar, beraberinde Türkiye’de sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları bağlamında da kamu diplomasisi, insanî diplomasi, diaspora diplomasisi, sivil toplum diplomasisi, sivil toplum kuruluşlarına yani özel sektör alanında da yeniden yapılanmaya yol açtı ya da var olan sivil toplum kuruluşlarının da artık kamu diplomasisi çerçevesinde programlar yapmasını sağladı. Dolayısıyla Türkiye’de artık kamu diplomasisi dendiğinde sadece devlet kurumları değil hem devlet/yarı özel ve sivil toplum kuruluşlarının da artık Türkiye’nin kamu diplomasisi uygulayan aktörleri haline geldiğini görüyoruz.

Türkiye, kamu diplomasisi alanında bugün ne durumda?

Öncelikle kurumsal düzeyde Türkiye yeterli düzeyde kurumlara sahip durumda. İkincisi araçsal düzeyde Türkiye, kamu diplomasisini uygulayacak araçlara da artık sahip. Şimdiye kadar en büyük eksiğimiz bir küresel medyamızın olmamasıydı. Küresel ajansımızın olmamasıydı. Yani Anadolu Ajansı çok eski bir kurumdur. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren varlığını devam ettiren ajans, ancak 2000’lerde küresel bir haber ajansı haline gelebilmiştir. Tabi bu Türkiye’nin hem küresel siyaset izleme iradesi hem de ekonomisinin gelişmesiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla kurumsal ve araçsal düzeyde Türkiye’nin kamu diplomasisini uygulayacak kurum ve araçlara sahip olduğunu artık söyleyebiliriz.

Eksikliklerine gelince diğer ülkelerin de yaşadığı bir sorun olarak kamu diplomasisi geliştirecek, tasarlayacak ve uygulayacak insan kaynağı eksikliğidir. Bunun da en temel nedeni, bu alanın çok boyutlu ve dinamik olması ve sürekli kendisini güncelleyen, yenileyen bir diplomasi yöntemi ve tarzından bahsediyoruz ki, bugün artık kamu diplomasisi yerine dijital kamu diplomasisi, dijital diplomasi, sosyal medya diplomasisi gibi çok çeşitli versiyonları olan sürekli gelişen bir diploması yönteminden bahsediyoruz.

İkinci büyük sorun olarak da koordinasyon sorunundan bahsetmek gerekir. Kurumlarımız var, araçlarımız var ama koordinasyon sorunumuz var. Bu kurumların çoğu, faaliyetleri koordinasyonsuz olduğunu kurumların web sitelerini incelediğinizde bile birbirini tekrar eden faaliyetler yaptıklarını görüyorsunuz.

Olumlu yönden değerlendirmek gerekirse yani Türk kamu diplomasisinin şu andaki en önemli başarılarını sayarsak ilk elde artık bir iradenin varlığını söylemek gerekir. Yani kamu diplomasisinin önemi karar alıcılar tarafından artık kavranmış durumda. Türkiye’de kamu diplomasinin öneminin artık kabul edildiğini söyleyebiliriz. İkincisi gerçekten Türkiye, küresel düzeyde kamu diplomasisi uygulayacak kurumlara sahip. Üçüncü olarak da kamu diplomasisi uygulayacak araçlara da artık sahibiz.

Sonuç olarak

Şimdi ihtiyacımız olan Türkiye’nin yeni bir hikâye ve söylem geliştirmesidir. Artık bölgemizdeki sorunlara çözüm üretebilecek yeni bir vizyon ortaya koymak gerekiyor. Tabi küresel siyaset, çok dalgalı ve çatışmacı bir ortamdan geçtiği için bu çatışmacı yani sert güç araçlarının, askerlerin, savaş uçaklarının, tankların ön planda olduğu bir küresel siyaset döneminde maalesef kamu diplomasisi, yumuşak güç, insanî diplomasi gibi politika uygulama ve kavramların da geri plana atıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu, küresel siyasetin şu andaki dönüşümüyle ilgili bir şey. Küreselleşmenin krize girdiği bir dönemden geçiyoruz. Buna 2019’un sonunda başlayan pandemi sürecinin eklenmesiyle birlikte küresel siyasetten başlayarak bireysel hayatlar, toplumların yasam tarzlarının, eğitim sistemlerinin dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Yani bir geçiş dönemi söz konusu ve bu geçiş dönemleri ve çatışmaların artması, kamu diplomasisi gibi daha yumuşak araçların ön planda olduğu politikaların da geri plana itilmesine yol açıyor.

Dolayısıyla 2000’lere geldiğimizde, hele hele şu anda pandemi döneminde artık eğitimin de dijitalleştiği bir dönemden geçiyoruz. Yani bir yıl sonra önümüzdeki yaza salgın sona erse dahi pandemi sonrası dönemde de dijitalleşme kalıcı olarak hayatımıza yerleşeceğini söyleyebiliriz. Böylece kamu diplomasisi yerine dijital kamu diplomasisinden çokça söz edilecek. Dijital araçlar zaten hayatımızdaydı ama pandeminin kısa süreli etkisi ile dijital araçlara mecbur kalmış olduk. Artık çağ olarak yeni bir dijital çağda yaşıyoruz. Hem bireysel hayatın dönüştüğü hem de devletlerarası ilişkilerin yani diplomasinin, diplomatik iletişim ve ilişki kurma biçimlerinin de dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Bu da bilim diplomasisini ön plana çıkardı. Farklı ülke ve toplumlardaki bilim adamlarının ortak projelerde birlikte hareket ederek küresel ihtiyaçlara, sorunlara cevap bulma çerçevesinde ilaç, aşı ve teknoloji üretmesini bilim diplomasisi olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla artık insanî diplomasi, bilim diplomasisi, dijital diplomasi, dijital kamu diplomasisinin daha fazla ön plana çıkacağı ve konuşulacağı bir döneme girildiğini söyleyebiliriz. Gelinen noktada önümüzdeki dönemde kamu diplomasisinin sadece Türkiye için değil, bütün bölge politikası izleyen ülkeler için daha fazla önemli hale geleceği, stratejik hale geleceği ileri sürülebilir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir