25 Temmuz 2024, Perşembe

Türkiye’de Sürdürülebilirlik ve Kendine Yetme – Mithat CANSIZ

Sürdürülebilirlik, günümüzün her platformda tartışılan en popüler ve öncelikli konuları arasında yer almaktadır. Sürdürülebilirlik, esas olarak çevreye/ekolojiye verilen zarara karşı çözüm önerisi olarak ortaya konmuş bir kavramdır. Sürdürülebilir yaklaşımlar, ekonomik kalkınma, turizm, tarım, sanayi, kentleşme/yapılaşma, ekosistem yönetimi, su kaynakları ve kirlilik yönetimi gibi konularda ele alınmaktadır. En çok kabul gören tanımlardan biri olan İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı’nın (OECD) tanımına göre sürdürülebilir kalkınma, günümüz kuşaklarının gereksinimlerinin karşılanmasının gelecek kuşakların gereksinimlerinin karşılanmasından ödün verilmeden gerçekleştirilmesidir.

Son dönemde yaşanan ekonomik krizler, iklim değişikliği gibi çevresel ve ekonomik problemler, sürdürülebilir kalkınma çerçevesi altında yeşil büyüme, yeşil ekonomi, düşük karbonlu ekonomi, sürdürülebilir üretim ve tüketim gibi kavramları ortaya çıkarmıştır. OECD, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) gibi uluslararası örgütler “Yeşil Büyüme” veya “Yeşil Ekonomi” kavramını çevresel iyileştirmelere katkı sağlayan mal ve hizmetlerin yatırım ve tüketimini önceliklendiren bir anlayış olarak tanımlamaktadır. Bu bakış açısı ile çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlanırken ekonomik gelişme, gelir artışı, istihdam ve fakirliğin azaltılmasına da katkı sağlanacağı düşünülmektedir.

Türkiye’de sürdürülebilirlik konusunda birçok çalışma yürütülmekte olup bunların başlıcaları aşağıda yer almaktadır:

Sıfır Atık Projesi: Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin önderliğinde tüm sektörler özelinde israfın önlenmesi, kaynakların daha verimli kullanılması, atık oluşum sebeplerinin gözden geçirilerek atık oluşumunun engellenmesi veya minimize edilmesi, atığın oluşması durumunda ise kaynağında ayrı toplanması ve geri kazanımının sağlanmasını kapsayan atık yönetim felsefesi uygulamaya geçirilmiştir.

Türkiye Sürdürülebilirlik Akademisi: Sürdürülebilirlik alanında eğitim, araştırma ve danışmanlık hizmetleri sunarak farkındalığı artırmayı amaçlayan kurum faaliyete başlamıştır.

Çevre Kanunu ve Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi ve Eylem Planı: Türkiye, 1983 yılında çıkarılan Çevre Kanunu ile çevre koruma çalışmalarını yasal bir çerçeveye oturtmuştur. Ayrıca, 2019 yılında kabul edilen Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi ve Eylem Planı ile çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik hedefleri belirlenmiştir.

Çevre Dostu Ürün Belgelendirme: Türkiye’de birçok ürün, Çevre Dostu Ürün belgesi almaktadır. Bu belge, ürünlerin çevre dostu olduğunu ve sürdürülebilirlik açısından kabul edilebilir olduğunu göstermektedir.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları: Türkiye, yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmasını teşvik ederek sürdürülebilir bir gelecek için adımlar atmaktadır. Güneş, rüzgâr, jeotermal, biyokütle ve hidroelektrik enerji gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ülkemizde büyük bir hızla yaygınlaşmaktadır.

Sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilebilmesi için sürdürülebilir üretim ekonomisinin hayata geçirilebilmesi kritik önem taşımaktadır. Sürdürülebilir üretim ekonomisinin en önemli dinamiği ise gerekli hammadde ihtiyaçlarının yerli kaynaklardan karşılanabilmesidir. Koronavirüs (Covid-19) salgınıyla başlayan ve sonrasında 2022 yılında Rusya – Ukrayna savaşı ile daha da şiddetlenen hammadde arzında ve tedariğinde yaşanan problemler tüm dünyada kendi kendine yetebilen bir ülke olmanın ne kadar öenmli olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Ülkemiz için sürdürülebilirlik açılımını kendine yetme ve cari açık sorununu ortadan kaldırmak hedefi ile birlikte planlamak ve uygulamak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin kırılganlığının en temel sebebi olan kronik cari açık sorununu bertaraf etmenin hatta cari fazla vermenin en başat ve müessir yolu ise dış ticaret açığımızı azaltmak ve katma değerli ekonomi oluşturmak için doğru hamleler yapmaktır.

 

Tarımda Sürdürülebilirlik ve Kendine Yetme

Sürdürülebilirlik kavramı, tarım sektörünün büyük ölçüde çevreyle etkileşim içerisinde olması ve sektörde doğal kaynakların yoğun olarak kullanılmasından ötürü tarım alanında önemli bir yer edinmiştir. Çevreye ve doğal kaynaklara yönelik tehditler tarımı etkilediği gibi, tarım da çevreyi ve doğal kaynakları olumsuz bir biçimde etkileyebilmektedir.

Dünya nüfusunun hızla artması ileride bu kadar çok insanı beslemeye yetebilecek kadar çok besin maddesini üretebilecek miyiz sorusunu gündeme getirmektedir. Yapılan araştırmaların pek çoğunun sonucu gösteriyor ki, uygulanan yoğun tarımsal üretim programlarıyla sürdürülemeyecek bir gelişmenin eşiğine yaklaşılmıştır. Sonuçta, artık tarımsal üretimin doğaya zarar vermeden artırılması gereği karşımıza çıkmaktadır. Bunu sağlayabilmek için erozyonu, toprağın kalitesizleşmesini, su kaynaklarının kirlenmesini ve diğer zararları en aza indirgeyen sürdürülebilir tarım tekniklerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler besin üretimini arttırmanın yollarını ararken, tarımda kullanılan doğal kaynakları da güvence altına alacak yeni yöntemler geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıyadırlar.

Bu noktada, sürdürülebilir tarıma yönelik politikaların doğru bir biçimde tespiti ve uygulaması, bugünkü ve gelecekteki kişilerin yeterli ve sağlıklı besinleri tüketmesi, bozulmamış bir çevrede yaşaması, kendine yeter tüketim malları üretebilmesi, sektörler arasında dengeli bir yapı meydana gelmesi ve kişilerin sosyal ve ekonomik refahları açısından zorunludur.

Sürdürülebilir tanım konusu uluslararası platformlara taşınmış ve bu alanda organizasyonlar oluşturulup düzenlemeler-hedefler belirlenmiş olsa da her ülkenin kendi dinamikleri (nüfus artışı, doğal kaynakları, arazi yapıları, tüketim alışkanlıkları gibi) içerisinde kendine özgü strateji ve hedeflerini belirlemesi gerekmektedir.

Tarım toplumu olarak bilinen ülkemiz için sürdürülebilir tarım konusunda bir an önce adapte olunması için gerekli en önemli husus ise geleneksel tarım anlayışımızı veri bazlı ve verimlilik esaslı üretime dönüştürmemiz gerektiğidir.

Toprak sağlığını koruyan organik tarım, su tasarrufu yapmak için su yönetimi, gübre ve pestisit kullanımının azaltılması, çeşitliliğin arttırılması, biyolojik mücadele yöntemlerinin kullanılması, hayvan refahının yükseltilmesi ve küresel iklim değişikliğine karşı tarımın uyumlu hale getirilmesi bu alanda temel çalışma konuları olarak öne sürülebilir.

Bununla beraber uygulanabilirliği yüksek diğer bir başka öneri de ülke genelinde tarımda jeotermal, güneş, biyogaz, rüzgâr vb. temiz enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik teşviklerin artırılmasıdır. Ayrıca, doğal ve sağlıklı besinlerin tüketilmesine yönelik kampanyalar çevreyle dost tarım tekniklerinin kullanımını da artıracaktır.

 

Enerji ve Madencilikte Sürdürülebilirlik ve Kendine Yetme

Türkiye enerji piyasaları son 20 yıldır çok önemli bir dönüşüm içerisinde olup özellikle 2017 yılında ilan edilen Milli Enerji ve Maden Politikası ile bu dönüşümde bir ivmelenmeye geçilmiştir. Bu politikanın ana hedefi arz güvenliğini, yerlileştirmeyi ve daha öngörülebilir bir piyasa yapısına sahip olmayı sağlamaktır.  Bununla birlikte, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nı TBMM’de onaylamasından ve 2053’de karbon nötr bir ekonomi olma hedefini belirlemesinden sonra dekarbonizasyon politikaları da enerji gündemimize yerleşmiştir.

Türkiye’nin enerji alanında son dönemde gerçekleştirdiği atılımlar gerek hidrokarbon aramacılığındaki tarihi keşifler ile gerekse de elektrik üretiminde yerlilik oranındaki rekorlar ile meyvelerini vermeye başlamıştır. Diğer taraftan, bu olumlu adımların her geçen gün büyüyen ekonomimiz ve artan nüfusumuz için enerji ihtiyacımızı karşılamada tek başına yeterli olmayacağı da aşikardır.

Bu çerçevede, küresel gelişmelerden kopmadan ülkemiz adına değer yaratmak amacıyla bazı konuların üzerinde hassasiyetle durulması gerekmektedir. Bunların başında kritik hammaddeler (mineraller) konusu gelmektedir. Bilindiği üzere, yeşil enerji dönüşümü ve bu bağlamda ülkelerin net sıfır emisyon hedefleri tüm dünyada bazı madenlerin talebinde büyük artış yaratmış ve gelecek projeksiyonlarında da bu artışların devam edeceği öngörülmektedir. Bu madenlerin başlıcaları özellikle elektrikle araçlarda yoğun olarak kullanılan lityum, manganez, nikel, grafit, kobalt ile araçların yanı sıra elektrik hatlarında da yoğun olarak kullanılan bakırdır. Dünyanın ileri gelen ülkelerinin istisnasız tamamı genellikle Çin’in hakimiyetinde bulunan bu madenlerin gerek üretimi gerekse işlenmesi (proses) konularında kendi arz güvencelerini sağlayabilmek için strateji belgelerini oluşturmuşlardır. Bu noktada gerekli teşvik mekanizmaları, yatırım ortamını iyileştirici veya zorunlu kılıcı düzenlemeler, ortaklıklar, Ar-Ge çalışmaları ortaya konulmaktadır.

Türkiye bu konuda henüz yeterince aksiyon almış durumda bulunmamaktadır. Öncelikle ülkemizin yeşil enerji dönüşümü çerçevesinde ihtiyacı olacak hammaddeleri belirleyip bunları kritiklik seviyesine göre sınıflaması, daha sonrasında ise ülkemiz içerisinde bu madenlere yönelik somut verilere dayalı kaynak/rezerv envanterini ortaya koyması gerekmektedir. Arz eksiği oluşacak hammaddeler için kaynak planlamaları yapılarak bugünden uygulamaya geçilmelidir. Zira bir maden projesinde üretime geçilmesi için takribi 10-15 yıllık bir arama-geliştirme evresine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu çalışmalar yapılırken dikkat edilmesi gereken ön önemli hususlardan bir tanesi de son yıllarda tüm dünyada giderek artan Kaynak Milliyetçiliği (Resource Nationalism) olgusudur. Gerek batılı ülkeler gerekse Afrika-Orta Asya ülkelerinin birçoğu son dönemde kendi topraklarındaki doğal kaynakların başka ülkelerin şirketleri tarafından çıkartılıp üretilmesine karşı politikalar geliştirmeye başlamıştır. Bunlar bazen ekstra vergi, ihracat kısıtları olmakla birlikte bazen de doğrudan faaliyetlerin sonlandırılması şeklinde oluşabilmektedir.

Kaynak milliyetçiliği alanında en önemli örnek Endonezya’dır. Endonezya dünyanın en büyük nikel kaynaklarına sahip ülkesidir ve nikelden daha fazla gelir elde etmek amacıyla 2013’te nikelin ülkeden cevher halinde ihraç edilmesini yasaklayan bir düzenlemeyi yürürlüğe koymuştur. Bunun akabinde ülkede nikelden uç ürün üretmek amacıyla izabe tesisleri ve hatta batarya fabrikaları kurulmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda Endonezya’nın nikel ürünleri ihracatı 2013 yılına kıyasla on kat artarak 2020 yılında 30 milyar dolar seviyelerine kadar gelmiştir.

Türkiye de yakın zamanda bordan uç ürün üretmek amacıyla Bor Karbür tesisini devreye almıştır. Benzer şekilde uç ürün üretilebilecek her alanda bu tür yatırımlara yönelinmelidir. Bunun için önce kendi kaynaklarımızı açığa çıkartabilecek yetkin kurum ve şirketlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun yanı sıra yerli yatırımları destekleyecek düzenlemeler, teşvik mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Küresel piyasalarda yeşil enerji dönüşüm süreci bir taraftan devam ederken diğer yandan da petrokimya, ısınma ve ulaştırmanın belli alanları başta olmak üzere petrol ve doğal gaza olan global ihtiyacın uzunca bir süre daha (en az 30-40 yıl) devam edeceği kabul edilmektedir.

Bu sebeplerden dolayı Türkiye, Ortadoğu, Orta Asya ve Hazar Havzası ile olan tarihi bağlar, bu bölgelere olan lojistik yakınlık ve son dönemde Sn. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde inşa edilen “Güçlü Yumuşak Güç” gibi avantajlarını daha etkin bir şekilde kullanarak enerji alanındaki bu tarihi dönüşümün ortaya çıkardığı fırsatlardan kendine dönük ciddi kazanımlar elde edilebilir. Şöyle ki;

         Azerbaycan, Kazakistan başta olmak üzere hidrokarbon çıkarma ve işleme kabiliyeti olan Türki kardeş ülkelere ait şirketler ile mezkur petrol ve doğal gaz zengini bölgelerdeki küçük ve orta ölçekli sahalara (günlük 5-10 bin varil) yönelik kamu şirketlerimiz (TPAO, TPIC vb) ve gerekirse Türk özel sektörünü de dahil ederek Kamu-Özel İş Birliği formatında ortaklıklar kurulabilir.

         ABD ve Batının bölgede azalan varlığını her geçen gün dengelemeye çalışan Çin, Hindistan, ve Rusya şirketleri ile daha büyük sahalarda ortaklıklar tesis edilebilir.

         MTA Int, ETİ Maden, TVF -Türkiye Maden AŞ gibi kamu şirketlerimiz Afrika ve Orta Asya gibi coğrafyalarda mezkur ülke şirketleri ile lityum, bakır, kobalt, grafit ve nikel gibi madenler üzerine işbirlikleri yaparak ekonomimize ve doğalkaynaklar alanındaki yeşil dönüşüm süreçlerine ciddi katma değer transferleri yapmak mümkün olabilecektir.

         Ana hatları ile ortaya konulan bu ticari girişimlerin hayata geçirilmesi halinde 5 yıl gibi kısa bir zamanda Türkiye’nin petrol ve doğal gaz ihtiyacının en az yarısını ülkemize ait olacak olan yurt dışı kaynaklardan temin edebilmesi ve TPAO, MTA ve ETİ Maden gibi kamu şirketlerimizin paydaş olduğu bu ortaklıkların yıllık ortalama 50 milyar dolarlık bir ekonomik büyüklüğe ulaşması mümkündür.

         Bahse konu oluşumun kısa zamanda TÜPRAŞ ve benzeri şirketlerden çok daha büyük bir şirket olması ve hatta enerji ve maden alanında ülkemizin yerli ve milli bir “Milli Şampiyon” şirketi olarak ortaya çıkması imkan dahilindedir.

         Bununla birlikte, elindeki petrol ve doğal gazı bir an önce paraya tahvil ederek hızla post-hidrokarbon dünyasına adapte olmaya çalışan Suudi Arabistan ve diğer petrol zengini ülkeler ile karşılıklı faydaya dayalı enerji arz güvenliğimizi sağlayacak yaratıcı projeler geliştirilebilir.

         Mesela petrol ve doğalgazda alt ve üst fiyat limitlerinin ülkeler arasında karşılıklı hedge edildiği mekanizmalar denenerek, ekonomimiz önündeki en temel belirsizliklerden birisi olan enerji fiyatları öngörülebilir ve kontrol edilebilir çerçeveye oturtulabilir.

         Rusya Devlet Başkanı Sn.  Putin tarafından dile getirilen ülkemizi uluslararası enerji merkezi yapmak fikri, uluslararası petrol ve doğal gaz kaynaklarına erişimi azami seviyeye çıkmış bir Türkiye için daha anlamlı hale gelecektir.

 

Sürdürülebilirlik ve kendine yetme alanında yukarıda belirtilen somut yatırım konuları kadar önemli bir diğer konu da bu alanda insan sermayesinin yetiştirilmesi ve doğru organizasyonlar ve kurumlar dahilinde maksimum verim elde edilmesidir.

Örneğin, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’nın yıllar içerisinde yerleşmiş ve kanıksanmış olan organizasyon yapısı içerisinde tabi kaynaklar yani maden alanı bir nebze sütre gerisinde kalmış bu kapsamda ülkemizin sahip olduğu jeolojik potansiyelin gereği tam olarak yerine getirilememiştir. Oysaki, ülkelerin ve toplumların kalkınma ve yaşam seviyelerinin belirleyicisi konumunda olan sanayi, enerji ve tarım gibi sektörlerin en önemli girdilerinden birisi maden kaynaklı ürünlerdir ve dolayısıyla planlamada öncelikli konumda yer alması gerekmektedir.

Enerji ve Madencilikte Sürdürülebilirlik için Atılması Gereken Adımlar

Madenciliğin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde yeniden yapılandırılarak önceliklendirilmesi veya bazı özel proje bazlı konuları itibarı ile Cumhurbaşkanlığı otoritesine bağlanmasının faydalı olabileceği değerlendirilmektedir. Buradaki nihai amaç, sektördeki gerekli entegrasyonu sağlayarak ülkemizin kaynaklarını en verimli şekilde ortaya çıkarmak ve Türkiye’yi hammadde üretip satan bir ülke konumundan alıp katma değeri yüksek ürünler satan bir ülke konumuna getirmektir.

Bununla beraber, dünyadaki gelişmiş maden aramacılığı uygulamalarını takip ederek doğru planlama ile verimliliği artırmak için ülkemizin madencilik ekosisteminde kamunun kısa vadede atabileceği adımlar aşağıda belirtilmektedir:

1)        MTA’nın Gelişmiş Ülkelerdeki Benzerleri Gibi Tam Anlamıyla Tetkik (Survey) Kurumuna Dönüştürülmesi

  • Sahip olduğu yüz yıla yakın jeolojik birikim ve verinin zenginleştirilmesi, güvenilirliği yüksek şekilde bedeli karşılığında özel sektörün erişimine açılması,
  • Ticari maden aramacılığından vazgeçilerek bölgesel jeolojik çalışmalara konsantre olunması, böylece ticari şekilde arama yapacak şirketlere güvenilir altyapı oluşturulması,
  • Uzaktan algılama, sismik ve deniz araştırmaları gibi çalışmaların devam ettirilmesi,
  • Stratejik madenlerin aranmasına yönelik Ar-Ge faaliyetlerinin sürdürülmesi,

 

2)        Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) Madenciliğin Proje ve İş Geliştirme Alanında Etkin Rol Alması

  • TVF, Türkiye’de madencilik alanındaki özel sektör yatırımlarının en büyük eksikliği olan uluslararası vizyon, izinlere erişim, risk finansmanı, doğa dostu uygulama yaklaşımı gibi alanları doğrudan dolduracak güçlü bir yapıya sahiptir. Bunun yanı sıra sahip olduğu yasal muafiyetler ile madencilik alanında yatırım yapacak şirketler için çok ideal bir partner adayıdır.
  • TVF, Maden Tetkik ve Arama (MTA)’dan devraldığı veya ileride başka yerlerden de alacağı ruhsatları geliştirdikten sonra üretimi doğrudan kendisi yapmayıp Önfizibilite (PFS), Fizibilite (FS) veya başka evrelerde, projelerin türüne ve karşı tarafın uzmanlığına göre ortak girişimler kurabilir. Böylece kurum ve şirketler uzmanlık alanı içerisinde değerlendirilerek fayda arttırılmış olur.
  • Ayrıca, TVF geliştirdiği ve değer kattığı projeleri portföyüne ekledikten sonra, yerli ve/veya yabancı borsalarda halka arz ve/veya özel sektöre blok satış ile hisse devri yaparak finansman kaynağı sağlayabilir.

 

3)        Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) Bünyesinde Akredite Laboratuvar Kurulması

  • Türkiye’de maden aramacılığındaki analizler SGS, ALS ve ACME gibi yabancı menşeili uluslararası akredite laboratuvarlarda yapılmaktadır.
  • Bu alandaki eksikliğin atom enerjisi, bor minerali, yenilenebilir enerji ve nadir toprak elementleri gibi konularda Ar-Ge çalışmaları yürüten ETKB’ye bağlı (TENMAK) bünyesinde kurulacak uluslararası standartlarda bağımsız akredite bir laboratuvar ile giderilmesi uygun olacaktır.

Kurumların kurulması ya da firmaların oluşturulmasının yanı sıra esas olarak buralarda görev alan insan kaynağının çok iyi planlaması gerekmektedir. Öncelikle iyi bir “Personel Sistemi” kurulmalı ve işletilmelidir. Söz konusu sistem, liyakat ilkesi temelinde, gelişime ve vizyona izin veren performans sistemini de içermelidir.  Atama ve görevden alınmaların kurumların hafızasını kaybetmeyecek şekilde yapılması sağlanmalı, alanında tecrübeli kişilerden/eski yöneticilerden azami fayda sağlayacak mekanizmalar geliştirilmelidir.

Sonuç itibarıyla doğa dostu uygulama yaklaşımları esasındaki sürdürülebilirlik kavramı aynı zamanda ülkelere kendi kendine yetmeyi bir nevi cari açık oluşturmadan idame edebilmeyi de öğütlemektedir. Türkiye olarak cari açığın en başat kalemleri olan enerji ve madencilik alanında doğru planlama ve verimli çalışmalar ile birçok handikaplı durumun önüne geçilebilir. Nitekim dünya üzerinde bunun örneği birçok ülke bulunmaktadır.

Bu kapsamda 2017 yılında “güçlü ekonomi” ve “ulusal güvenlik” hassasiyeti üzerinden şekillendirilen Milli Enerji ve Maden Politikası ülkemizin enerji ve maden alanında paradigma değişimi yaşama sürecini başlatmıştır. Bununla beraber tüketim alışkanlıkların sıklıkla değişerek enerji ve maden talebinin sürekli arttığı günümüz dünyasında bu alanda atılan adımların belirli bir plan dahilinde arttırılması ve çeşitlendirilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, enerji ve maden gibi uzun erimli plan ve programa dayalı çalışmaların yapıldığı sektörlerde atılan adımların da sadece politikayı oluşturan kişilerin varlığına bağımlı olmaması gerekmektedir. Bu tip politikaların devlette devamlılık esastır düsturunca azami kurumsal yapı ve yaklaşımlarla sahiplenilip geliştirilmesi, gelişen dünya konjonktüründe üzerine eklemeler yapılarak ilerletilmesi elzemdir.

Türkiye’nin enerji ve maden alanındaki dışa bağımlılıktan kurtuluş mücadelesi için ortaya koyacağı ilk hamle, bu alanda ciddi müktesebatı olan ve ayrıca bu dışa bağımlılktan kurtuluş konusu kendine dert edinmiş, eskilerin tabiri ile zatu’l hareke ve ehil insanların görevlendirilmesi olacaktır. Adı geçen ehliyetli üst düzey ve ara kademe yöneticilerin de katkıları ile oluşturulan organizasyonel yapı ve politikalara Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere tüm paydaşlarca sahip çıkılması ve korunması ise bahse konu bu  ilk temel hamleyi tamamlamış olacaktır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir