9 Temmuz 2024, Salı

Türkiye Yüzyılında “Aileye Değer” – Sedide AKBULUT

Aile, evlilik müessesinin nikâh akdiyle inşa edildiği, tarih ve coğrafya değişse de kıymet ve konumunu koruyan sosyal bir yapıdır. Aralarında evlilik ve kan bağı bulunan, karı, koca, çocuklar, kardeşler vb. nin oluşturduğu toplum içindeki en küçük bütün veya özdeş soydan gelen, evlilikle genişleyen kimseler zinciri olarak tanımlanır (TDK). Aynı zamanda “destek ve dayanak” anlamına gelen ‘avl/‘ayl kökünden “birbirine muhtaçlığı” da ifade eder. Bu muhtaçlık, acizlik ve eksiklik demek olmayıp bilakis birbirini tamamlama anlamına gelmektedir. Hz Peygamber (s.a.v.)’in ifadesiyle kadın ve erkek aile çatısı altında birbirini bütünlemektedir.

Karı-koca olarak da ifade edilen eşler ailenin sorumluluğunu birlikte yüklenmektedir. Bu sorumluluk, bir yandan dinin ortaya koyduğu usul ve esaslarla çerçevelenmiş, diğer taraftan tarih, coğrafya, kültür gibi etkenler ve toplumsal kabullerle şekillenmiştir. Aile olmanın eş olmanın adımını atan nikâh, kadın ve erkek arasında ‘biz olma’ niyetiyle kurulan en güçlü bağdır. Hukuki, ahlaki ve insani boyutlarıyla düşünüldüğünde nikâh, iki insan arasında birlikte yaşamanın belli kurallarla ve sorumluluklarla yürütüleceğinin hukuki belgesi, ailede ahlaki değerlerin güvencesi ve nesil emniyetinin teminatıdır. Nikâh, aile kurmanın ve bireylerinin hukukunu korumanın yanı sıra sağlıklı ve güçlü toplumlar oluşturmanın da en önemli adımı olarak görülmüştür. Zira manevi değerler üzerine kurulan yuvalar geleceğin teminatıdır. Güçlü bağlarla kurulan aile güçlü toplumları oluşturacaktır.

Hukuki zemine dayanan bu yapı süreç içinde geniş aile, çekirdek aile, tek ebeveynli aile gibi çeşitlenmelerle karşı karşıya kalmıştır. Bu çeşitlenmeler beraberinde algısal değişimleri de getirmiştir. Bu gelişim ve değişimler eşlerin birbirine karşı sorumluluklarının hakkaniyet ve adalet düzleminde yürütülmesini gerekli kılmaktadır. Ne var ki insan, kimi zaman hırs ve zaaflarına yenik düşerek, “haklar benim sorumluluklar senin” yaklaşımı içerisinde değişimi değerlerin kaybına mahkum edecek dönüşüme çevirebilmektedir. Ailenin hem yapısını hem de onda meydana gelen değişimi açıklamak için farklı kuramsal yaklaşımlar devreye girmiştir. Teorik bakımdan ailenin işlevselci, çatışmacı ve sembolik etkileşimci kuramlarda farklı değerlendirmelere tabi tutulduğunu görmekteyiz. Aileyi daima toplumun temeli olarak gören işlevselci kuram, sosyal hayatın düzenliliği ve devamı açısından diğer kurumların tam olarak karşılayamadığı fonksiyonların aile tarafından üstlenmesini önemsemiştir.

Aile işlevselliği göz önünde tutulduğunda bazen “sosyal bir yapı” bazen “tabii bir hukuk kurumu” bazen de toplumsal normları koruyan “değer aktarım mekanizması” olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda aile, sadece anne baba ve çocuktan ibaret bir sosyal grup olarak değerlendirilmemiş, güçlü bağları, etkin eğitimi, duygu doyumu ve değer aktarımı gibi pek çok fonksiyonu ile adeta varlığı koruyabilmenin adı olmuştur.

Ne var ki sanayileşme ve beraberinde gelen modernleşme süreci başta ailenin işlevselliği olmak üzere ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümlere yol açmakta aileye dair kabulleri geleneksel ve kültürel kodlardan kurtarayım derken bir “değer” olmaktan uzaklaştırmaktadır. Unutulmamalıdır ki bir toplum milli ve manevi değerlerini, kültürünü, ailenin ve eğitimin içinden çekip çıkarırsa geleceğe doğru sağlam adımlar atamayacaktır.

Aileyi değer algısından uzaklaştıran ve varlığını tehdit eden temel hususlar şu başlıklarla sıralanabilir;

 

Şiddet Sarmalında Merhameti Kuşanmak/Aile İçi Şiddet

Şiddet, muhatabının kadın veya erkek, yaşlı veya çocuk oluşuyla yani cinsiyeti ve yaşıyla değerlendirilemez. Mağdurun bedeninde bıraktığı izin yanında kişilik ve ruhsal yapısındaki izler de kalıcı hasarlara meydan verebilir. Şiddet bir hak ihlalidir. Mağdurda çaresizlik ve güvensizlik oluşturur, adalet algısında travmalara sebebiyet verir. Şiddet, cehaletin yansımasıdır. Cehaletinse adaleti ve hakkaniyeti yoktur. İslam’ın temel ilkelerinde zulüm yasaklanmışken adaletin tesis edilmesi emredilmiştir. İslam’ın ilkeleriyle bağdaşmayan insan onurunu yok sayan şiddet, kimden ve nereden gelirse gelsin insanlık suçu ve hak ihlali olarak görülmüştür.

Aile içi şiddetin en yaygın olan şekli kadına yönelik şiddettir. Elbette pek çok etkeni vardır. Kimi zaman “namus cinayeti” kimi zaman “bana yar olmayan başkasına da olmasın” bahanesi kimi zaman da “hak etmiştir” algısı pek çok kadının hayatına mal olmuştur.

Aile içi şiddet bir değer erozyonu sonucudur. Rum suresi 21. ayette aileyi var kılan, koruyan ve güçlendiren iki değer, sevgi ve merhamet olarak geçmektedir. Sevgiden yoksun adalet ve merhametten uzak bir anlayış güç uygulayacaktır. Şiddeti önleyecek olan hukuki düzenlemeler ve adli takipler elbette olacaktır, ancak koruyucu ve önleyici tedbirler olarak ifade edeceğimiz değer eğitimi aile bireylerini birbirlerine karşı hakkaniyete yönlendirecektir.

Merhamet, acıma hissinden doğan sığ bir esirgeyicilik değil, varlığın onuruna duyulan saygı ve beraberindeki şefkati ifade etmektedir. Merhamet gündelik kullanımda çoğunlukla acıma hissi iken aile içi ilişkiler özelinde yumuşak bir kalp, saygın bir dil ve etkin bir dinlemedir. Aile, muhatabını anlama ve anlaşılma ihtiyacının en yoğun yaşandığı ortamdır. Merhametli olmak da tam olarak bu ihtiyacı karşılamak demektir. Merhamet, aile içinde emredici dili, hiyerarşik ilişkiyi, benmerkezciliği ortadan kaldıran bir değer olarak işlev görür. İlişkilerin dikey değil yatay bir düzlemde seyretmesini sağlar.

 

Adalet, Paylaşma ve Fedakârlığın Gölgesinde Aile İçi Roller

Kız çocuklarının eğitim hayatına dahil olmaları, kent yaşamının tercih edilmesi, yaşanan ekonomik sorunlar karşısında aile bütçesine destek verme gibi gerekçelerle ülkemizde kadın istihdamında gelişmeler yaşanmaktadır. Bunun adı bazen “ayakları yere sağlam basmak” bazen  “ekonomik özgürlük” olarak algılansa da kadın kazancıyla daha müreffeh bir yaşama talip olmuştur. Bu durum geleneksel aile içi görev dağılımını da etkilemiştir. Naslarla bizzat belirlenmeyen ev içi ev dışı sorumluluklar, toplumsal değişim ve gelişimin beraberinde getirdiği roller ile “maruf” ölçüsünde değişkenlik arz edebilir. Ölçü olarak zikredilen maruf un hakkaniyet, liyakat ve adaletin kuşattığı akli kabuller ile toplumun var ettiği vicdani telakkiler çerçevesinde çizilmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir. Açıkça söylemek gerekirse kadının ekonomik kazanımı için çalışma hayatına katılması dış görev olarak kabul görülmekte, kazancına da “hayat müşterektir” mantığıyla ortak olunmaktadır. Ancak ev içindeki işlerin kadının zorunlu iç görevi olarak görülmeye devam edilmesi ve erkeğin hayatı paylaşmayı sadece kazancı paylaşmak olarak görmesi değişimin kabulündeki tezatlığı sergiler. İşte tam da burada değerlerin gücünü ararız. Bu, ailede fedakarlıktır, ikramdır, ihsandır. Bunun için kadına ve erkeğe düşen farklı toplumsal rolleri değil insani, vicdani ve ahlaki sorumlulukları yüklenerek adaleti tesis etmektir.

 

Fıtratın En Temiz Hali Kadın ve Erkek /Kimliksiz Cinsiyet

Cinsiyet kavramı, erkekle kadının rol ve özne olmasına odaklıdır. Cinsiyet, temelde fizyolojik farklılıklara dayalı doğumla gerçekleşen biyolojik kimliktir. Toplumsal cinsiyet ise biyolojik farklılıklardan ayrılarak belirli bir toplumun uygun gördüğü sosyal roller, yaklaşımlar ve etkileşimler olarak ifade edilir. Sağlıklı kimlik inşasında değer aktarımlarıyla en önemli faktör aile olduğu gibi cinsel kimlik gelişiminde de ailenin rolü çok önemlidir. İlk olarak ailenin oluşumu ifade edilirken fıtrata uygun şekilde anne ve baba, kadın ve erkek vurgusu mutlaka yer almalıdır.

İdeal düzeyde baba vurgusu erkek çocuklar için kimlik kazanımında önemli bir basamaktır. Erkek çocuğun sosyalleşme süreçlerinde babayı etkin bir konumda anlamlandıramaması yahut özümseyememesinden ötürü cinsel kimlik karmaşası söz konusu olabilir. Babanın aile içindeki konumu desteklenmeli ve ailede koruyucu, kuşatıcı, şefkat ve saygı unsuru olma rolü artırılmalıdır. Bununla beraber anne rolünün baskın bir güç haline gelmesi ve ölçüsüz anne-kız bağlanması, pasif veya nobran baba örnekliği kız çocuğunun cinsel kimlik gelişimini de olumsuz etkileyecektir. Ebeveynler çocuklarını cinsel kimlik ve cinsel yönelim noktasında bilgilendirmeli yönelimin bir özgürlük olmadığını yaş ve gelişim basamaklarına göre korkutmadan ve merak ettirmeden paylaşabilmelidir.

Üzülerek görmekteyiz ki 21. yüzyılda transhumanist ve dijitalleşme teknolojileri bağlamında transgenderizm, queer teorileri ve LGBT hareketleri başlığında görsel algılar ve yaygınlaştırıcı söylemler gelişmektedir. Neslimizi koruyabilmemiz için etkin bir şekilde sosyal medyada gündeme gelen normalleştirme çalışmalarına karşı sözlü ve yazılı kültürel farkındalık çalışmaları yapılmalıdır. Aileyi ifsat ederek toplumsal ifsadı hedefleyen bu küresel tehdide karşı okul-aile iş birliği yapılmalı konuya karşı bilinçli refleksler oluşturulmalıdır.

 

Maruf/ İyilik ve İhsan İle Yolları Ayırma/Boşanma ve Nafaka

Türk toplumunda boşanmak önemli bir sorun, geri dönülemez bir felaket olarak görülmekle birlikte boşanamamak veya boşandıktan sonra yeni bir hayat kuramamak da önemli sorunlardandır. Aileyi ayakta tutmak kaygısı, ne olursa olsun aile devam etsin motivasyonuna dönüşmektedir.  “Gelinlikle girdin kefenle çıkarsın” anlayışı kadın için mahkumiyet ve mağduriyete dönüşmektedir. Elbette asl olan yuvanın devamına yönelik çabadır ancak aile olmaktan uzaklaşmış, duygu birliği bozulmuş, aynı dili kullanmayan değer kaybı, aldatma, istismar, şiddet vakalarının yaşandığı evlerin selameti boşanma olacaktır. Boşanma tek tarafın yanlış ve ihmali ile olabileceği gibi her iki tarafın yanlışlarından da kaynaklanabilir. Sorun ne olursa olsun kimden kaynaklanırsa kaynaklansın çözüm vahiy diliyle “maruf” ölçüsünde yolları ayırmaktır. İyilik her iki tarafın da hakkıdır. Kötülüğü iyilikle sav emri zor olanı yapma görevidir. Elbette iyiliğin karşılığı iyilik ve daha da mislidir, herkesten beklenir ancak kötülük durumunda ödev maruf, ihsan ise iyilikte estetik ve özendir. Bu nedenle yollarını ayıran kadın ve erkekten beklenen ortak geçmişe saygı yeni geleceğe engel olmamaktır.

Türk Medeni Kanunun 175. Maddesinde; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan taraf, kusuru daha fazla olmamak şartıyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” denilmiştir. Maddede açıkça görüldüğü üzere nafakanın “süresiz” olarak talep edilebilmesi düzenlenmişse de mahkemelerin nafaka takdirlerini süresiz olarak hükmetmesi gerektiğine ilişkin amir bir hükme yer verilmemiştir. Buradan hareketle, mahkemelerin tarafların ekonomik ve sosyal durumlarına göre bir süre tayin etmesi pekâlâ mümkündür. Nafaka talebinde ve takdirinde de şartlar ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurulmalı, muhatabı boşanan eş olarak değil insani mağduriyet olarak hakkaniyetle ele alınmalıdır.

Türkiye yüzyılında aileyi güçlü kılmak gücünü nesillere taşıyabilmek sadece hukuki düzenlemeler veya destekleyici sosyal politikalar ile mümkün olamayacaktır. Küreselleşen dünya yalnızlaşan insan içinde bulundukları çıkmazdan değerler bütünüyle kurtulabileceğinin farkındadır. Özgürlükte sınır tanımayan Batı, insanın ve ailenin çöküşüne seyirci kalmayıp değer dünyasına bir başka deyişle toplumları güçlü kılan aileyi önceleyen normlara dönüş çabasındadır. Türkiye olarak bizim de kadim medeniyetimizden getirdiğimiz adalet, merhamet, saygı, fedakarlık, yardımlaşma ve paylaşma, iyilik, ihsan gibi değerlere eğitim hayatımızın ana basamaklarında yer verecek müfredatlar oluşturulmalı “aile hayatı” dersleri eklenmelidir.

Bugün okullarda geçirilen zaman dilimi gözden geçirilmeli; ders kurs etkinlik derken çocukların evden, ebeveynden koparıldığını görmekteyiz. Okulda geçirilen zaman ve okul sonrası planlanan takviyeler çocukları evden aileden uzaklaştırarak aile terbiyesinden mahrum bırakmaktadır. Bu bağlamda mesai saatleri gözden geçirilmeli, çocuk ve ebeveynin birlikte olabilecekleri zaman genişletilmelidir.

Ayrıca televizyonlarda aile kanalları kurulmalı uygun aile modellerinden oluşan dizilerle değerler yeni yetişen nesillere iyice benimsetilmelidir. Modernleşmenin aile için bir gerilim ve tehdide dönüşmesinin önüne geçilmeli, özellikle genç çiftleri rahatlatacak tedbirlerin alınması gerekmektedir. Kadının çalışma hayatına dair istek ve çabasının önüne geçmek veya bu çabayı yok saymak yerine ekonomik, hukuki ve sosyal düzenlemelerle konuyu ele alarak bu süreci normalleştirmek gerekmektedir. Çalışma hayatı ile aile hayatı arasında dengeyi sağlayacak düzenlemelerde değerlerimize özellikle önem verilmelidir. Aile birliğini, aile bütünlüğünü destekleyen çalışma şartlarının oluşturulması; kadının yetkinlik ve kapasitesine uygun imkânların sağlanması için sosyal politikalar geliştirilmelidir.

Yaşlı dünyamızın önlenemez sonuna giderken her geçen gün farklı etkenlerle geçekleşen değişim ve dönüşümden bahsetmiştik. Değişime karşı durmak ya da engellemeye çalışmak yel değirmenlerine savaş açmak gibi olacaktır. Kazananı belli olan savaşa girmek peşin yenilgi demektir. Değişim rüzgârını kendi lehimize çevirmek bireysel ve toplumsal düzeyde olabilecek en etkili yaklaşım olacaktır. Bunun için; değişimi faktörleriyle kavrayacak zihin, makul karşılayacak olgunluk, ufuk verecek vizyon, ön alabilecek kabiliyet ile birlikte  “değer kazanımı, insan, toplum ve vatan sevgisi” kaçınılmazdır.

Bütün bunlarla beraber değişen şartlar dönüşen kabuller her şeyin kötüye gittiği algısı da yanıltıcı olduğu kadar çözüme giden yollar için de caydırıcıdır. “Eyvah gençlik elden gidiyor” söylemi gençlerin gitmesini durduramayacağı gibi “eyvah aile yıkıldı” söylemi de aileyi tehdit eden etkenlere fırsat oluşturacaktır.

Türkiye yüzyılı değerlerin yüzyılı olacaktır. Yüzyıllarca bizi biz yapan, defalarca yıkılıp yeniden kurduğumuz devletleri devlet kılan, 15 Temmuz’u demokrasi bayramına dönüştüren sahip olduğumuz değerlerdir. Aile hayatımızı kaim ve daim kılacak olan milli ve manevi değerlerimizdir. Her bir değeri hukuki ve sosyal düzenlemelere zemin kılmakla en önemli ve etkin adımlar atılmış olacaktır.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir