25 Temmuz 2024, Perşembe

Türkiye ve İslam Dünyası İlişkileri – Prof. Dr. Ahmet UYSAL

Küreselleşmeden koronavirüse dünyamız hızlı bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim dalgalarından İslam dünyası ve Türkiye de nasibini almaktadır. Büyük gelişim ve etki potansiyeli ve imkânları olmasına rağmen İslam ülkeleri, bu imkânları kullanamamasının yanı sıra zayıf ve edilgen durumda görülmektedir. Bunun tek istisnası belki de Türkiye olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık eskisi gibi olmayan dünyamızda Türkiye ve İslam ülkelerinin durumunu iyi anlamak ve geliştirmek için genel bir çabaya ihtiyaç duyulmaktadır.

İlişkilerin Tarihsel Perspektifi

İslam dünyası geniş oranda Batı sömürgesi yaşamıştır. Bu yüzden hem bütünlüğü bozulmuş hem de kültürel, ekonomik ve siyasal açıdan değişimler yaşamıştır. Büyük bir coğrafyaya hâkim olan Osmanlı İmparatorluğu, kendi sınırları dışındaki Müslüman toplumlarını da himaye etmiştir. Söz konusu durum en net şekilde Osmanlı’nın Fas’ı Portekiz işgalinden kurtardığı ve Portekiz devrini sona erdirdiği Vadisseyl Zaferi’nden (1578) ve Hint Yarımadası’nda I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı’ya destek olmak için ortaya çıkan Hilafet Hareketi’nden (1919-24) anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya Osmanlı gücünün ve temsil ettiği birliğin somut sonuçları olmuştur.

Osmanlı’nın yıkılmasından sonra İslam dünyasının yarısını işgal eden İngilizler, halifeliğin kaldırılması için bastırmış ve başarılı olmuşlardır. Böylelikle Müslüman coğrafyada ve Ortadoğu’da oluşan düzen bölge toplumlarına hiçbir fayda getirmemiştir. Aslında II. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı birliği yeniden kurulabilirdi ve buna Arap ve Kürt halkları hazırdı. Çünkü Batı sömürgesi bölgeyi mahvettiği gibi II. Dünya Savaşı’nda kendilerini de mahvetmiştir ve Osmanlı dönemi özlemle hatırlanıyordu. Cemal Abdunnasır ve İhvan-ı Müslimin’in temel özellikleri sömürge karşıtlığı olduğu için popüler olmuştur. Ancak darbe ile başa geçen Abdunnasır hem despotik tavrından hem de içeride İhvan gibi güçlü bir akımla boğuştuğundan oluşan boşluğu tam dolduramamış ve dışarıda da başarısız olmuştur.

1.Dünya Savaşı’ndan sonra yasal bağımsızlığına kavuşan İslam ülkeleri; ekonomik, siyasi, askerî ve kültürel bağımsızlığını tam anlamıyla kazanamamıştır. Sömürgecilerin yetiştirdikleri halklarına yabancılaşmış elitler, büyük güçlerle dayanışma içerisinde Müslüman halkları baskı altında tutmaya devam etmişlerdir. Batı kontrolündeki Afrika ve Ortadoğu’daki Müslüman toplumlar gibi Sosyalist Blok altındaki Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’daki Müslüman toplumlar da Rusların kontrolünde benzer müdahalelere maruz kalmışlardır. Dolayısıyla geçen yüzyıl İslam dünyası için olumsuz bir deneyim olmuştur.

1990’ların başında eski Soğuk Savaş düzeni çökünce, İslam dünyası huzura kavuşamamıştır. Körfez Savaşı, terörle mücadele bahanesiyle gelen Afganistan ve Irak işgalleri bölgeyi istikrarsızlaştırmıştır. Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan tek kutuplu Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hegemonyası da pek çok bölgeye refah ve istikrar getirmediği gibi, BRICS ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) yükselişi ve küreselleşme gibi faktörler de dünyada yeni yön arayışlarının işareti karşımıza çıkmaktadır. Henüz bu anlamda yeni bir yola girilmemişse de küreselleşmenin getirdiği tenakuzu kendi lehine kullanan Çin, giderek ekonomik bir deve dönüşmüştür. Yakında ABD’nin ekonomik ve siyasi hegemonyasını sarsması muhtemeldir. Benzer şekilde Ortadoğu’da ortaya çıkan Arap Baharı da eski statükoyu sarsmıştır.

Günümüzde küresel bazda iki kamp var gibi görünmektedir. Bir tarafta ABD ve Avrupa, diğer tarafta ise Çin ve Rusya yer almaktadır. Çin ekonomik güç olarak çalışırken, Rusya ise enerji ve askerî alanda faaliyet göstermektedir. Batı sistemine doğrudan kafa tutmaktan kaçınsalar da giderek daha fazla diş gösterdikleri ve geri adım atmadıkları da görülmektedir. Daha önce Doğu ve Batı kampları ve bağlantısızlar olarak üç gruba bölünen İslam ülkeleri, yine bu iki kamp arasında bölünmüş görünmekle birlikte yaşanan mücadeleler eskiye nazaran daha hafif dozda devam ettiği için yansımaları daha dolaylı olmaktadır. Örneğin, Pakistan stratejik olarak Çin’in yanında durduğu için ABD baskılarına maruz kalmaktadır.

İslam Dünyasının Potansiyel ve İmkânları

Türkiye’nin önemli İslam ülkeleriyle ilişkilerini doğru değerlendirmek için İslam dünyasının durumunu ve potansiyelini anlamak gerekmektedir. Dünyadaki 1.6-1.7 milyarlık nüfusa sahip olan Müslümanlar, toplam nüfusun yüzde 23’ünü oluşturmaktadır ki bu oranın 2030 yılında yüzde 26’ya ulaşacağı muhtemeldir. Akla ilk gelen bölgelerden Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise dünya Müslüman nüfusunun yüzde 20’si yaşar ama bu nüfusunun üçte ikisi Asya-Pasifik Bölgesi’nde toplanmıştır. Sahra Altı Afrika’da bile 250 milyon Müslüman yaşamaktadır ve bu rakam genel nüfusun yüzde 16’sını oluşturmaktadır. Söz konusu ülkelerdeki nüfusun yarısı da gençlerden oluşmaktadır ki diğer bölgelere göre genç nüfus oldukça fazladır. Bu noktada, genç nüfus yoğunluğu da kalkınma açısından ciddi bir potansiyel oluşturmaktadır. Öte yandan Endonezya, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Mısır’da 100 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Müslümanların dörtte biri Gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu ülkelerde yaşamaktadır. Böylelikle azınlık durumunda kalan Müslümanlardan dolayı gıda, faiz, alışveriş, evlilik gibi konularda azınlık fıkhı diye bir ihtiyaç ortaya çıkmıştır.

Ilıman kuşakta yer alan Müslüman ülkeler aynı zamanda Süveyş Kanalı, Cebel-i Tarık, Malaka ve İstanbul boğazları gibi ciddi ticaret ağlarının yanında ciddi petrol rezervlerine sahiptir. Öte yandan İslam İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler’den (BM) sonra en geniş katılımlı örgüttür ve dünyadaki en gelişmiş 20 ülkeden üçü Müslümandır: Türkiye, Endonezya ve Suudi Arabistan.

Mevcut potansiyel ve imkânlarının yanında İslam dünyasının karşılaştığı pek çok sorun vardır. Bu sorunların en başında tam bağımsızlığını sağlayamaması gelmektedir. Ayrıca, az gelişmiş ülkelerin çoğunluğu Müslüman nüfusun yoğunlukta olduğu yerlerdir ve bu ülkelerde eğitim kalitesi düşüktür ve farklı etnik, mezhepsel ve ideolojik çatışmalar yaşamaktadır. Bahsi geçen sorunun temel nedeni, İslam ülkelerinin hâlâ büyük güçlerin etkisinde hareket ediyor olmalarıdır. Bu ülkeler kendi kaynaklarını kullanamamakta, iç ve dış siyasetini kendileri belirleyememekte ve sahip olduğu doğal zenginlikleri kendileri işletememektedir. Siyasi ve ekonomik dengesizlikten dolayı yetişmiş elemanlarını da kaybederek ciddi beyin göçü vermektedir. Dolayısıyla tüm bu sorunlar bu ülkelerin kalkınmasına engel olmaktadır.

Bu çerçevede Türkiye hem İslam dünyasında saygı duyulan Osmanlı mirasıyla hem de sömürge yaşamaması açısından farklılık göstermektedir. Ayrıca, bugün gelinen noktada demokrasi, kalkınma, bağımsızlık anlayışı ve çabasının yanı sıra Myanmar’dan Filistin meselesine duyarlılığıyla da dikkat çekmektedir. Laik ve muhafazakâr karışımlı kendine has tecrübesi ve dünya konjonktüründe çok özel konumu dolayısıyla ciddi bir avantaja ve tabii ki risklere de sahiptir. Türkiye eskiden farklı olarak kendi çıkarlarını Batı ve Doğu kampları arasında dengelemeye çalışmaktadır. Öte yandan böylesi kritik bir dönemde güçlü bölgesel aktör olarak ortaya çıkması liderlik rolünü de gerektirmektedir. Bu açıdan bakıldığında İslam dünyasının önemli ülkeleriyle ilişkileri de ciddi önem arz etmektedir.

Türkiye-Pakistan İlişkileri

İslam dünyasının en kalabalık ülkelerinden olan ve nükleer silah sahibi tek Müslüman ülke olan Pakistan ile ilişkiler önem kazanmaktadır. İki ülke eskiden beri yakın ve iyi ilişkilere sahiptir. 1947’de İngiltere’den bağımsızlığını ilan ettiğinde Türkiye, Pakistan’ı ilk tanıyan devlet olmuştur. Soğuk Savaş döneminde ise iki ülke Bağdat Paktı ile komünizme karşı blok oluşturmak istemiş ve Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgaline beraber direnmişlerdir. Ayrıca Orta Asya Türklerin yoğunlukta olduğu yönetimin, Hint kıtasında İslam’ı yaymasından ötürü ortak kültür ve dini değerleri taşıması da Türkiye için önemli bir avantajdır.

Türkiye ve Pakistan’ın devletler ve halklar olarak yakınlığı günümüze kadar yaşanan her doğal afette veya bir krizde karşılıklı desteklerle gösterilmiştir. Yaklaşık 215 milyon civarında nüfusa sahip olan Pakistan, Asya jeopolitiğinde önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle her iki ülke de askerî darbelerle uğraştığı için halkları baskılar ve yoksulluk yaşamıştır. İkili bölgesel iş birliği Asya ile Avrupa’yı, Akdeniz ile Pasifik’i birbirine bağlayan bir etki oluşturmaktadır. Ancak iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler yeterli düzeyde olmasa da giderek eğitim, güvenlik, turizm gibi alanlara yayılmaktadır. Özellikle askerî eğitim ve savunma sanayisinde birçok iş birliği, içinden geçtiğimiz kaotik dönemde daha da kritik önem taşıyacaktır.

Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri

Türkiye’nin Arap dünyasındaki önemli ülkelerden birisi olan Suudi Arabistan ile ilişkileri önem taşımaktadır. Kuruluşu Osmanlı’ya karşı olsa da Cumhuriyet döneminde iki ülkenin de Batı kampında yer alması dolayısıyla ilişkiler normalleşmiş ve gelişmiştir. Ancak Türkiye’nin genel olarak Batıcı ve laik tavrı daha fazla önce çıktığı için Arap dünyasıyla olduğu gibi Suudi Arabistan ile de çok gelişmemiştir. Suudi Arabistan, bölgede önemli bir konuma sahiptir ve bu gücünü özellikle ciddi petrol rezervlerine sahip olmasının getirdiği ekonomik gücünden almaktadır. Ayrıca, Mekke ve Medine’nin ülkede yer alması dolayısıyla da İslam dünyasında belirli bir sempatiye sahiptir.

Diğer taraftan Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler istendiği düzeyde değildir çünkü Arabistan Batı’nın kontrolü değilse bile etkisi altındadır. Kendi ekonomik kaynaklarını yeterince kullanamayan Suudi Arabistan yönetimi, kendisini ABD himayesinde daha rahat hissederken, Türkiye ise demokrasisi ve kalkınması arttıkça daha bağımsız hale gelmektedir. Arap Ayaklanmaları’ndan sonra Suudi Arabistan, Türkiye’nin aksine hem demokrasiden rahatsız olmuş hem de Mısır ve Libya gibi ülkelerin Batı hegemonyasından kurtulmasına engel olmuştur. Aslında rejimin, geleceğinden o kadar korkacağı bir durum yoktur ancak rejim hem İran korkusu hem de Mısır’ın bölgesel liderliğini istemeyerek darbeleri desteklemiş ve ciddi finansman sağlamıştır. ABD eski Başkanı Donald Trump ile damadı ve danışmanı olan Jared Kushner, İsrail-Körfez koalisyonunu oluştururken Suudi Arabistan ve onunla aynı saftaki Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır’dan Türkiye’den uzak durmalarını talep etmiştir.

Trump’ın gidişi ile iki ülke arasındaki ilişkiler biraz rahatlayacaktır. Katar ambargosunun kaldırılması buna somut bir örnektir ki son dönemde olumlu bir gelişme olarak karşımıza çıkmıştır. Esasında Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, her şeye rağmen hasım yerine dost olmaları her iki ülkenin de yararına olacaktır. Türkiye sabırla olumsuz dalganın geçmesini beklemiştir. Bu noktada Joe Biden döneminde iki ülke de ABD baskısı hissedeceği için iş birlikleri artabilir. Ancak Suudi Arabistan’ın ABD’ye bağımlılığının sürmesi ve Kaşıkçı cinayeti dolayısıyla Muhammed bin Selman’ın zaafı oluşmuştur. Biden yönetimi ise bu zaafı Demokles’in kılıcı gibi kullanmak isteyecektir.

Türkiye-Mısır İlişkileri

Türkiye-Mısır arasındaki ilişkiler bin yıldan daha eskidir. Abbasiler döneminde asker olarak bölgeye gelen Türkler, hızlıca yükselip kendi devletlerini dahi kurmuşlardır. Bölgede hâkim olan Mümlûklüler bunun ana örneğidir. Osmanlı ve Mehmet Ali Paşa dönemleri de ciddi etkileşim ve iş birliğinin olduğu bir dönem olmuştur. İngiliz işgalinden sonra bağlar zayıflatılsa da kopmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Mısır’dan da yardımlar gelmiştir. Yeni Cumhuriyet Batı’ya yöneldiği için ilişkiler zayıflamış ancak kaybolmamıştır. Osmanlı’dan kalan liderlik rolünü Mısır en azından Arap dünya için oynamaya çalışmıştır.

1952’de Cemal Abdunnasır Arap dünyasının liderliği ve milliyetçilikle öne çıkarken, genel politikası Arap dünyasını Batı sömürgesinden kurtarmak ve Arapları birleştirmek olmuştur. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batıcı tavrı ve İsrail ile ilişkileri ise iki ülkenin arasını açmıştır. Enver Sedat’ın Mısır’ı Batı kampına taşımasıyla birlikte ilişkiler normalleşse de çok derinleşmemiştir. İki taraftaki yönetimler bölge ülkelerinin iş birliği için fazla çaba göstermemişelerdir. Bu durum Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle biraz daha iyileşmiştir.

Mısır ve Türkiye Sünni İslam’ın iki büyük ülkesidir. İslam anlayışları yaygın genel çizgiye benzer ve iş birlikleri bölge dengelerini değiştirecek potansiyele sahiptir. AK Parti yönetimi, genel olarak komşularıyla iş birliğini geliştirmeye çalıştığı gibi Mısır ile de ilişkileri geliştirmiştir. Benzer şekilde Mısır tarafı, Türkiye ile ekonomik ve kültürel ilişkiler geliştirmeye belli ölçüde istekli olmuştur. Hüsnü Mübarek halk gösterileriyle devrilince Mısır; demokratik, kalkınmış ve bölgesel bir model olarak gördüğü Türkiye’yi örnek almıştır. İlk kez seçimle başa gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi döneminde ise ilişkiler ekonomik, askerî, kültürel ve diplomatik alanda genişleme göstermiştir. Ancak İhvan mensubu Muhammed Mursi’nin askerî darbe ile düşürülmesi hem iki ülke ilişkilerini bozmuş hem de Suriye dahil bölgede eskiye dönüşü ve hatta kaosu artırarak Türkiye’nin bölge politikalarını zorlaştırmıştır.

Bu bağlamda Suriye ve Libya sorunları, Mısır darbesinin olumsuz yansıdığı iki ana örnektir. Mursi başta olsaydı Libya ve Suriye’de demokrasi gelmesi kolaylaşır ve kaos çıkmazdı. Aynı şekilde Mısır’daki askerî yönetim Türkiye’den uzaklaşıp İsrail ve Yunanistan’la iş birliğine yanaşmıştır. İki ülkenin bölgesel ağırlığı birbirlerini göz ardı edemeyecekleri kadar önemlidir. Bu dönemde ekonomik ilişkiler çok gerilememiştir. Çünkü Mısır, BAE-İsrail-Suud üçgenine tabi olmaktan kaçınmakta ve Türkiye ile iyi geçinmekten daha çok fayda görmektedir. Son zaman hem Libya hem Doğu Akdeniz hem de Filistin meselesinde belirli ortak anlayış gelişmeye başlamıştır. Trump’ın İsrail ve Sisi’ye gözü kara desteği azalacağı için, yeni dönemde söz konusu iki ülke daha az husumet görülecektir.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir