25 Temmuz 2024, Perşembe

Sessiz İstila: Sinema – Özkan TEKİN

Sessiz İstila: Sinema

Gelinen son noktada insan, akıl varlığı olmaktan sürülüp içgüdüsel bir yaşamın zorbalığına itilmiştir. Önce dairesel devinimin bir anını keserek, bütünlüğünden kopartılan -bütünlüğün bir parçası olarak anlam kazanan- insan, ölçeklenebilir bir zamanın içerisinde kutsanmış; özgürlük şarkıları, zevk almaya ayarlı mutluluklar, daha çok kazanmayı arzulayan başarı hikayeleri kendi parçasını bir bütünlük olarak içselleştirmesinde önemli motivasyon kaynağı olmuştur.

Geleceğiniz özenle tasarlanıyor.

Modern zamanların bastırılmış duygularını, bilinçdışını; bilinç alanına taşıyan bir aygıt olarak sinema her şeyin bilerek ve isteyerek olmasındaki en büyük katalizördür. Burada sinema derken, sadece bir film gösteriminden ibaret bir mekân tasarımını kastetmiyoruz. Sinemayı bir kültür taşıyıcısı ve yapıcısı olarak bütün boyutlarıyla imliyoruz.

Sinema üzerinden gerçeklik yeniden inşa ediliyor (Başlat: Ready Player One). Güncel dile, bilimsel gelişmelere, teknolojiye yaslanarak yapılıyor bu. İnanmamak, kanmamak elde değil; diyalektiğinin bir parçası olduğumuzda gerçekliğin yeniden üretilmesinde kullanılan malzemelere dönüşüveriyoruz. Filmlere konu olmayan neyimiz kaldı? Önceliklerinden soğrularak üretilen bir dünya soru(n)lar yumağını bir kedi tavrıyla mıncıklamakla yetinmek, sinemanın maharetli örgücüleri eliyle örülmesini seyretmek ve örülen modern mankurt giysilerinin kalbimizi sıkmasına razı gelmek. Sinema korkuların, tabuların, kutsalın üzerine gitmeyi onları bozmayı ve yeniden üretmeyi çok iyi başarıyor. Bunu, olan ve olması muhtemel tüm konu ve mekân alternatiflerini dikkate alarak yapıyor. Nerede soyulacak bir yer varsa oraya önce sinema ayak basıyor. Geçmişte insan doğasıydı, aileydi, cinsiyetti, keşfedilmemiş kıtalardı merkezde. Bugün ise gelecek tasarımı üzerinden yeni dünyanın dizaynında ve bu dünyadaki insan varlığının sıradanlaştırılmasında önemli görev üstlenmiş durumdadır.

Sinema sunduğu imkanlar açısından, kurgulanan gelecek tasarımına en çok katkı veren bir alan olma özelliğiyle dikkat çekiyor. İki boyutlu görüntülerin üç boyutlu tasarlanması büyük bir aşamadır kuşkusuz. Ancak Metaverse’le birlikte gerçekle rüyanın iç içe geçtiği, insanın doğrudan müdahalesiyle, tercihleriyle süreci ilerletebileceği gerçeküstü bir deneyime kapı açılmasıyla geleneksel sinema algımızda önemli değişimin yaşanacağını öngörmeliyiz. Lumiere Kardeşler’in trenin istasyona girişi ve trenden inen insanları gösteren ilk hareketli görüntüsü doğrudan gerçeğin/olanın yansıtılmasıydı. Bugün gerçekte olmayan bir istasyonda, gerçekte olmayan insanlarla birlikte sürecin bir parçası olarak rol/yol alıyoruz. Bir başkasının yaşamını kendimize yansıtarak, mutluluğunu ve acısını paylaşmamızı sağlayan sinema, başkalarının benim için var olduğu bir evrende özgür irademle çizebileceğim kaderimi gerçekmiş gibi yaşamama imkan veriyor.

Her şey sessizce ve açık bir rıza ile oluyor.

Gerçeklik ancak metafizik kavramlarla yeniden üretilebilir. Eşitlik, hürriyet, kardeşlik, ölüm vs. kavrayışımızı bir kenara bıraktığımızda gerçeklik duygumuzu yitiririz. Sinemanın yaptığı gerçekte içeriğini dinsel alanın belirlediği tüm bu kavrayışları, politik olarak yeniden içeriklendirerek kullanıma sokmaktır. Sinemanın politikliğini güncel siyasetten ayıran temel yanı; geniş halk kitlelerini çok hızlı bir şekilde bir araya getirerek büyük ve hızlı dönüşümleri hedeflemek yerine, uzun zamana yayılı şekilde toplumsal ve bireysel bilinci kontrol altına almayı, belirli bir dozda ve devamlı olarak yaptığı göndermelerle bilinçdışını yönetmeyi merkeze koymasıdır. Geçmişte bilincimizden uzaklaştırmak istediklerimizi, bilinçdışına ittiklerimizi; sinemanın eşsiz imkanlarıyla yine bilinçdışına ancak bu defa bilincin istediğinde çağırabileceği yakınlıkta yeniden atılmaktadır (subliminal çağrışımlar, 25. kare vs.). Bu yüzden zevklerimizdeki, ilgilerimizdeki, bilgilerimizdeki değişimlere baktığımızda bizi dönüştürenin yaşadıklarımızdan daha çok, sinemanın bizlere boca ettiği değerlerle şekillenmektedir. Önceleri modanın büyülü dünyasını, mankenleri eleştirerek geçirdiğimiz günlerin çok daha ilerisine gelmiş bulunuyoruz. Her biri mankene dönüşen oyuncuların sadece kıyafetlerimizi değil, yaşam tarzımızı, iletişim dilimizi belirlediğini görüyoruz. Sosyal medya da ayartıcı gücünü buradan almaktadır. Dolaşıma sokulan her bir video/görsel biz istesek de istemesek de gündemimize giriyor ve uzun zamana yayılı etkilerini üzerimize bırakıyorlar.

Bugün kuşak adlandırmaları üzerinden de okunabilecek ötekileştirme çalışmalarının anayurdu, teknolojiyi ve sosyal bilimleri yedeğine alan sinemadır. Birbirimize olan ihtiyacımızı, sinemanın eşsiz sunumuyla gideriyoruz. Başkalarının yaşantısından, mutluluğundan ve mutsuzluğundan beslenen asalaklara dönüşüveriyoruz. Günün sonunda bize ait olmayan duygularımızla, yaşantımıza denk düşmeyen önceliklerimizle iyi insanlar olduğumuza inandırılıyoruz. Açlıktan ve susuzluktan ölen binlerce insanı düşünmek ve bir şeyler yapmak yerine sokaktaki köpeklere evdeki artık/israf ekmeklerimizi vererek içimizi soğutuyoruz. Özetle nasıl ve neleri düşünmemiz gerektiğini bizlere öğretmeye soyunan sinema bunu büyük ölçüde başarıyor. Batının, kolonyalizm üzerinden soyup soğana çevirdiği coğrafyalarla, köleleştirdiği insanların emekleriyle semirdiği hepimizin malumudur. Şimdilerde ise bunların filmlerini yaparak, kaba kuvvetle kurduğu düzenin devamını, bilinçdışına gönderdiği değerlerle soslandırılan ötekileştirici mesajlarla insanları manipüle etmeyi başarıyor. Bunun en güzel kanıtı; daha iyi bir gelecek hayali kuran gençlerimizin ancak Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya vs. göç ederek bu hayali gerçekleşebileceklerine inanmalarıdır.

Sinema, başta teknoloji olmak üzere tüm insan kazanımlarını kullanarak devamlı dönüşmektedir. Devlet destekli büyük projelerle kendi tarihlerini/yaşantılarını/gelecek tasarımlarını öyle etkili anlatırlar ki vatanseverlik duygularımızı kendi tarihi kaynaklarımızdan çok Cesur Yürek’teki Wallace üzerinden inşa eder, Malcom X’i ve daha nice örneklikleri hep bu filmlerle tanırız, biliriz. Rambo, Rocky, Batman, Süperman ve daha niceleri… Yeniçerilerimizin, leventlerimizin hikayelerinden daha çok şövalyelerin hikayelerini, kahramanlıklarını biliyoruz. Troya’yı, Sparta’yı, Roma’yı, Atina’yı tanıyoruz da Semerkant’ın, Hive’nin, belki de İstanbul’un belleğimize kazınan bir görüntüsünden mahrumuz. Hangi erkek çocuğumuz Örümcek Adam ya da hangi kız çocuğumuz Rapunzel olmak istemez ki… Evlerimizi, sokaklarımızı beşikten mezara kadar tüm hayatımızı sessizce istila eden sinemaya karşı bugüne kadar yapabildiğimiz birkaç istisna dışında çer çöp mesabesindedir. Birkaç istisna diyeceğimiz kısma TRT’nin gittikçe artan tempoda çocuk dizileri (Niloya, Rafadan Tayfa vs.) ve tarihsel konuları ele alan dizilerini (Diriliş Ertuğrul, Abdülhamit vs.) sayabiliriz ki bu dizilerin de gençlerden daha çok belirli bir yaşın üzerindekiler tarafından izlendiği gerçeği de önümüzde durmaktadır. Özellikle tarihsel olayları konu alan yapımların şirazesi kaçmış durumdadır. Reyting kaygısının tetiklediği yüzeysellik ve ucuzculuk, “izle unut” çılgınlığı işlediği her konuyu hızla tüketmekte, değersizleştirmektedir. Özellikle üç saate yaklaşan uzunluğuyla izleyenlere bol flaşbekli, 10-15 mizansenle kotarılan yapımlar gözden geçirilmelidir. Unutulmamalıdır ki sinemanın gündeme taşıdığı konu nitelikli işlenmiyorsa bu durumda konunun değersizleşmesi gerçeğiyle karşı karşıya kalmaktayız. Bu kapsamda son dönemde vizyona giren iki filmi örnek olarak verebiliriz: Kesişme (İyi ki Varsın ve Eren) ve Adanış (Kutsal Kavga). Kesişme filmi nereden bakarsak bakalım iyi emek ve para harcanmış olmasına karşılık konuyu işleme biçimindeki yüzeyselliğini milliyetçi değerlere yaptığı aşırı vurgularla örtmeye çalışmaktadır. İzleyicide duygusal bir atmosfer oluşturduğunu söylesek bile film kısa sürede tozlu arşivlerde yerini alacak ve unutulacaktır. Adanış filmi ise Hollywood’u aratmayacak bir yapım olarak gündeme gelse de ki burada da Hollywood’un başarısından pay almak hedeflendiği düşüncesindeyiz, maalesef John Wick serisinin kötü bir kopyası durumundan kurtulamamıştır. Açılış sahnesinde onlarca adamla yapılan uzun dövüş sahneleriyle başlayan, havaya uçma/patlama, vurma/kırma ile devam eden sahneleriyle Hollywood tarzı çekimlerle görselleştirilen film; oyuncu tercihlerindeki isabetsizlik, çok fazla toplumsal mesaj verme isteği (kadına şiddet, kadın hakları vs.) ve dinsel temaların yerli yerinde kullanılmaması, film sonundaki sürprizlerle herkesi mutlu etmesi için abartılması gibi nedenlerden dolayı büyük bütçeler harcanmış olmasına rağmen sinema tarihi açısından bir karşılığı bulunmamaktadır. Elbette her iki film de diğer Türk filmlerine kıyasla önemli gişe başarısı sağlamıştır. Bu durum da yeni bir sorun alanımızı ortaya çıkarmaktadır. Kesişme filmi için gittiğimiz salonda bir ilçe milli eğitim müdürlüğü öğretmenleri aileleriyle birlikte izletmeye getirmişti. Adanış filmi için ise girdiğimiz salonda sadece sondaki iki sıra dış seyirciye açıktı, salonun kalanı grup halinde gelen bölgedeki kız kuran kursu öğrencileri tarafından doldurulmuştu. Gişe başarısı olarak sunulan yüksek izlenme oranları ya da yapımında harcanan büyük bütçeler filmlerin kalitesini belirlemekte yetersiz kalmaktadır.

Yine bir istisna olarak gündeme getireceğimiz ve aslında bizlere bir çıkış yolu da sunan örneklik Mustafa Akkad’ın sinema adına verdiği mücadeledir. Bugün biz Libya’nın kurtuluş mücadelesini ve kahramanlarını, özel bir ilgimiz yoksa, Ömer Muhtar filmindeki kadar biliriz. Çağrı filmini ne zaman izlesek siyer bilgimizi gözden geçirme isteği belirir içimizde. Elbette sinema tarihi açısından bir şaheser niteliğindeki bu filmlerin yanına bugünden yarına güçlü prodüksiyonlar eklemek zordur. Ancak Muammer Kaddafi’nin finansal desteği ve Akkad’ın dönemin en iyi oyuncularını, yönetmenlerini, bestecilerini bir araya getirmesi gibi ciddi iş birlikleriyle yapılabilmiştir bu filmler. Şimdi o günün imkanlardan çok daha fazlasına sahibiz.

Öyle ise sorun nerededir?

Kendimizi, medeniyetimizi, dinimizi anlatacak, sinema için birer kült haline dönüşebilecek prodüksiyonlara hala niçin ihtiyaç duymadığımızın kökenleri üzerine düşünmeliyiz. Ülkemizde güçlü sayabileceğimiz sivil toplum örgütlerinin uğraşı alanları büyük ölçüde insani yardım üzerinedir ve nerede bir mazlum topluluk varsa, bütün imkanlarını seferber ederler. Yani asli ihtiyaçları; yeme, içme ve barınmayı merkeze alırlar. Sinema her zaman ikincil, hatta üçüncül bir ihtiyaç alanına denk düşmektedir. Bir diğer konu da sinemayı batı medeniyetinin bir propaganda aracı, bizlere doğrultulan kültürel bir asimilasyon silahı olarak görmemiz dolayısıyla mesafeli durmamızdır. Bir üçüncü sorun alanı da bugün gücü elinde bulunduran ebeveynler, yöneten kadrolar, iş adamları, entelektüeller, zenginler geçmiş yaşantılarında asli ihtiyaçlarını merkeze alan bir bakış açısıyla yetiştiklerinden çıktıları itibariyle bakıldığında, sadece sinema ile ilgili değil genel de sanatla nitelikli bağ kuramamışlardır.

Tüm bunlar üzerine yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Ülke olarak ulaşım, sağlık, sosyal yardım vb. alanlarda çok mesafeler kat ettik. Geçmişte temel ihtiyaçlarımızdı bunlar. Boşanmaların arttığı, anı yaşamanın erdemine inandırılan gençlerimizin evlenmekten imtina ettiği, çocuk yapmanın ve ev hanımı olmanın değersizleştiği günlerden geçiyoruz. Ailemizi, çocuklarımızı, gençlerimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımızı maalesef iş başa geldiğinde anlıyoruz. Niçin evinde çocuğunu doğuran, büyüten, eğiten bir annenin sinemanın eşsiz imkanlarını kullanarak filmini (Lorenzo’nun Yağı) yapmıyoruz? Bergen filmiyle ajitasyonu, aldatmayı, kadına şiddeti gündeme getiriyoruz da niçin onurlu bir ailenin bir arada durmak için verdiği destansı mücadele örnekliklerinin filmini yaparak sinema tarihine Gazap Üzümleri gibi bir not düşmüyoruz? Bugün yaşadığımız göçmen sorunu olarak dillendirilen ancak bizim ensar-muhacir kavramsallaştırmasıyla ete kemiğe büründürmeye çalıştığımız sorun alanları üzerine sahici birkaç sanat üretimimiz olsa idi, dolaşıma sokulan Sessiz İstila kısa filmi ya yapılmazdı ya da bu kadar etkili bir şekilde gündeme gelebilir miydi?

Ülkemizdeki güzel birlikteliklerden biri olan Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) çalışma modelinin başka sektörler özellikle sinema yapımcılığı için de modellenebileceğini düşünüyoruz. Bunu iki açıdan düşünebiliriz. Birincisi devlet desteği ve ülkesini seven sinema gönüllülerinin bir araya gelmesiyle büyük bir güç birliği, potansiyel ortaya çıkacaktır. Diğeri ise benzin ve dizel araçlar üretmek yerine doğrudan elektrikli araçlar üreterek sektöre giriş yapması TOGG’u bu alanda rekabetçi bir konuma yerleştirecektir. Benzer durum sinema için de geçerlidir. Geleneksel imkanlar ile sanal ve artırılmış gerçeklik, hologram, Metaverse’ün yol açtığı aralığın gerek teori gerekse pratik açıdan doğru okunarak sinemada kullanılması, sektöre çok hızlı giriş yapılmasına zemin hazırlayacaktır. Elbette yüzyılı aşkın süredir başta Warner Bros ve daha birçok güçlü film şirketinin hüküm sürdüğü sinema sektöründe en iyisi olmak, başlangıç için pek mümkün görünmemektedir. Lakin teknolojinin az önce ifade edilen alanlarını kullanarak, tıpkı insansız hava araçları teknolojisinde başardığımız gibi, paradigma değişikliğine yol açacak sıçramaları gerçekleştirdiğimizde bu fark çok hızlı kapanacak, belki de bu şirketler yeni paradigmaya ayak uyduramayarak sahneden çekileceklerdir. Buradaki önemli nokta, otomobil üretiminin doğrudan endüstriyel boyutu varken sinemada ise bunun yanında kültürel ve sanatsal boyutların iç içe geçtiği çok katmanlı bir işleyişin olduğunu unutmamak gerekir.

Son olarak dünyadaki değişimin baş döndürücü hızına ayak uydurmak çok maliyetli hale gelmiştir. Küçük yapılar, şirketler bu süreçte devamlı gerilemektedir. Aynı durum sinema sektöründe de geçerlidir. Büyük şirketlerin (Netflix, Exxen, Werner Bros, Paramount Pictures, Pixar vs.) kurduğu sinema ve dizi platformları, dağıtım ağları, sinema salonları kendi içinde tekel durumundadır. Büyük paralar harcanarak düzenlenen ödül törenleri de seçilen filmler de bu sürecin parçasıdır. Ancak Netflix’in ortaya çıkışını ve pazarlama yöntemlerini yakından takip ettiğimizde sinema sektöründe yaşanacak büyük kırılmaların, -yeni tekellerin oluşması, şirket evliliklerinin yapılması vs.- ayak seslerini duyabiliriz. Yine TOGG modellemesi üzerinden hareketle, oluşturulacak bir girişim grubu bu dönüşümü doğru okuyarak ortaya koyacağı vizyona uygun hazır platformlar, know-how satın alarak sektöre giriş yapabilir. Türkiye bunu habercilik alanında dünyanın farklı yerlerindeki stüdyolarından yayın yapan TRT World’u kurarak başardı, sinema sektöründe de aynı başarıyı göstermesinin önünde bir engel bulunmuyor.

Sinema bütün sanatların toplamıdır ve bir endüstri olmayı başarmıştır. Sivil toplum örgütlerimiz, zenginlerimiz, entelektüellerimiz ve ülkemizi yönetenler, hepimiz; inandığımız değerlere sahip çıkmanın, gelecek nesillere aktarmanın güncel yolunun sinemadan geçtiğini görmeliyiz. İnsani yardım alanındaki fedakarlıklarımızı, tecrübelerimizi, dayanışmalarımızı ve istişarelerimizi; kültürün yapıcı unsuru sinema ve türevlerinin bireysel ve toplumsal inşamızı, medeniyet tasavvurumuzu sağaltacak şekilde gündemimize almalıyız. Artık Ergenekon’dan Çıkış; demiri eriterek değil, sinemayı ve imkanlarını doğru kullanarak mümkündür.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir