21 Temmuz 2024, Pazar

Diriliş Çağrısı – Prof. Dr. Yusuf ŞAHİN

Yaşadığı zamana mührünü vurmuş, çağını da aşarak fikirleriyle gelecek nesilleri inşa eden, ruh, fikir ve hareket olarak çağının ötesine taşan tüm düşünce adamlarında aslında bir fikir ve bir kavram etrafında insanı kavrama, geleceği şekillendirme kaygısı vardır. Bu düşünce Mehmet Akif Ersoy’da “Asım’ın Nesli”, Necip Fazıl Kısakürek’te “Büyük Doğu”, Sezai Karakoç’ta “Diriliş” kavramıyla kendini gösterir.

“Diriliş”, sanat, edebiyat, fikir, siyaset vb. bütün sahalarda Sezai Karakoç tarafından sistematik bir şekilde ortaya konulmuş bir düşünce ve aksiyon hareketidir. Karakoç, içinde yaşadığı toplumun durumunu, çağın problemlerini, diriliş fikriyatı çerçevesinde ele almış, tespitlerde bulunmuş ve özgün çıkış yolları ortaya koymuştur. O, özgün bir düşünür olduğu kadar, Türk şiirinin güçlü bir temsilcisi, eski şiir geleneğimizle modern şiirin hususiyetlerini bir potada eritmiş öncü bir şairdir. Karakoç, diriliş düşüncesinin uygulama alanlarını göstermek ve bir diriliş nesli yetişmesi için son nefesine kadar seminerler, konferanslar vermiş, toplantılar yapmış, düşünce sistematiğinin pratik hayata nasıl tatbik edileceğine yönelik çaba göstermiş, bunun için siyasi parti kurmuş bir eylem adamıdır da aynı zamanda.

İslam medeniyetinin diriliş davası, Sezai Karakoç’un hayat hikâyesidir aslında. Yazarlığı, şairliği, fikir adamlığı, siyaset alanındaki mücadelesi, medeniyetimizin hep yeniden dirilişi içindir. Bu diriliş; ruhun dirilişi, İslam’ın dirilişi, insanın dirilişi ve insanlığın dirilişi süreçlerinden geçerek, yaşadığımız çağa “kıyamet aşısı” vurarak, “Hızır’la kırk saat” konuşarak, adeta “bâsübadelmevt”i (ölümden sonra tekrar diriliş) yaşayarak, medeniyetimizin insanlığa yeniden aydınlık getirmesine yol açacaktır.

Sezai Karakoç, içine düştüğümüz medeniyet krizinden çıkmak, yaşanılan bunalımlardan, modern çağın tüm hastalıklarından, sahte kurtuluş reçetelerinden, ideolojilerinden ve bütün çıkmazlarından kurtulmak için yüksek bir sanat ve düşünce kudretiyle seslenir insanlığa. Onun çağrısı, kuru bir söylem değil, estetik bir çağrıdır. Kendi ifadesiyle Karakoç bu durumu şöyle belirtir: “Çağırmasını bilirsen gelecektir; doğuyu bilen, batıyı bilen gelecektir.” Bu ifade, bir bakıma diriliş çağrısının nasıllığını ve niceliğini ortaya koymaktadır. Bu hususiyet aynı zamanda, diriliş neslinin nasıl çağrıda bulunacağına, insanlığa nasıl davette bulunacağına dair de bir yol haritası sunmaktadır.

Diriliş çağrısı hakikatin çağrısıdır. Sezai Karakoç bu çağrıyı yaparken hiçbir komplekse kapılmadan, hakikat medeniyetinin tüm boyutlarını, bütün sahalarda beliğ bir şekilde özgün bir söylem ile ortaya koymuştur. Diriliş, öykünmeci, eklektik unsurları bünyesinde barındırmaz. Diriliş düşüncesinde, Batı’nın ahlakını değil, bilim ve teknolojisini alalım ya da Batı’nın medeniyetini alalım, kültürünü almayalım, gibi parçalı, kendi medeniyetine dair özgüvenini yitirmiş yaklaşımlara rastlanmaz. Bu anlamıyla da diriliş akımının, bütüncül ve özgün bir düşünce sistematiği vardır.

Sezai Karakoç’un düşünce sistematiğinin bütününü kavrayan en önemli hedefi, inanmış olduğu değerler manzumesinin, hakikat olarak benimsediği, ruhuna nakşettiği, yaşantısına tatbik ettiği İslam uygarlığının tam anlamıyla çağımıza yansıtılmasıdır. Değişmeden, bozulmadan, mutlak hakikatin çağrısını insanlığa ve çağa sunabilmek temel gayedir. Masal şiiri, Karakoç’un Batı’nın ve çağın büyüsüne kapılmadan İslam medeniyetini kendi bütünlüğü ve hakikati içerisinde yaşamayı ve yaşatma idealini gösterir bize. Altı oğlunu Batı’ya gönderip kaybeden ve son çare olarak yedinci oğlunu da gönderen bir babanın hikâyesi olan Masal şiiri, aynı zamanda son iki asrın millet olarak yaşadığımız trajik hikâyesini barındırır içinde. Şiirin son bölümünde Batı’ya giden yedinci oğul, Diriliş neslinin hayat karşısında alması gereken tavrı gösterir bize. Bu bir bakıma Sezai Karakoç’un diriliş çağrısıdır.

 

“Batılılar!

Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalblerinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar”

 

“Kendimin bir Diriliş eri olduğuna inanıyorum.” cümlesiyle başlar Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Amentüsü ’ne. Bu, aslında Sezai Karakoç’un insana, eşyaya, hayata, olaylara, çağa bakışının en kesif ifadesidir. O bütün mefkûresini, “diriliş” kavramı etrafında şekillendirmiştir. Bunu yaparken de kendisini, yaşayışını, insan ve tabiatla olan ilişkisini ayrı bir çerçeveye oturtmamıştır. O özel anlamda gençlikte, genel olarak da insanda görmek istediği “diriliş” mefkûresinin tüm tezahürlerini bir timsal olarak kendi hayatında tatbik ederek fani ömrünü tamamlamıştır.

“Kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum. Bir Diriliş Cephesi bulunduğuna ve kendimin de o cephede bir savaş adamı olduğuma, olmam gerektiğine inanıyorum. 

Bu nasıl bir savaştır? Topla, tüfekle, bombayla, molotof kokteyli veya füze, nükleer silâh veya gazla yapılan savaş olmaktan önce ve öte, bir ruh savaşıdır. Ruhlar arasında olan bir savaştır. Bu savaşlarda bedenlerden, maddî vücutlardan önce ruhlar, manevi vücutlar, yani varoluşlar düşer, tutsak olur, yenilgiye uğrar. Ya da tersine düşürür, tutsak eder, yenilgiye uğratır.  Bu bir zihniyet savaşıdır. Karayla akın savaşıdır.

Bu bir hayat tarzı, dünya görüşü, yani bir medeniyet savaşıdır.” (Karakoç, Sezai, Diriliş Neslinin Amentüsü, İstanbul: Diriliş Yayınları, 2016)

Sezai Karakoç, idealini kurduğu Diriliş neslini, birinci tekil şahıs kullanarak, yani kendi üzerinden kurduğu cümlelerle anlatır. O bir “Diriliş eri” ve “Diriliş işçisidir.” Ona göre Diriliş işçisi, “Allah’ın övdüğü, beğendiği İslam toplumunu ören, toplumunun örülen duvarında en küçük bir kum tanesi olmaktan öte öğüncü olmayan” biridir. Bu yönüyle Diriliş nesli görünürlüğü, şaşaayı, şatafatı, kibirlenmeyi reddeden bir yapıya sahiptir. Diriliş eri, büyük şeylerin sessizlikte oluştuğunu bilen kişidir. Bu bir anlamda yaşadığımız çağın en belirgin vasfı olan görünür olma/ kendini gösterme/ yapmaktan ziyade, yapıyormuş gibi yapma hastalığına karşı çok ciddi bir duruştur. Bu duruş aslında Sezai Karakoç’un bütün bir hayat hikâyesinin yansımasıdır. O, reklama, pazarlamaya, şatafata, görünürlüğe zerre kadar prim vermeyerek, tüm hayatını sessiz ve derinden akan bir ırmak misali geçirerek ne kadar da etkili olunabileceğini yaşantısıyla göstermiş mümtaz bir kişiliktir. Gerek yaşadığı dönemde, gerekse sonrasında hakkında söylenenler ve yazılanlar bu tesirin hangi boyutlarda olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

Diriliş eri, ruh, fikir ve eylem planında özgür hareket eder. Karakoç’a göre, ancak Allaha inanan insan özgür olur. “İnsan boynuna zincir atan, takan eşyadan ve öteki insanlardan, insanların tanrılaştırdığı kişi ve eşyadan insanı ancak Allah kurtarır. Yani insanı ancak Allah özgür kılar. İnkâr tutsaklık, inanç özgürlüktür.” (Karakoç, Sezai, Diriliş Neslinin Amentüsü, İstanbul: Diriliş Yayınları, 2016)

Diriliş nesli, bir düşüncenin bir davanın taşıyıcısıdır. Bu dava hak ile batılın mücadelesinde hakikatin safında varlık mücadelesi verme davasıdır. Sezai Karakoç, Diriliş erinde görmek istediği dava şuurunu şu sözlerle ifade eder: “Benim inandığım ve bağlandığım dâva, ilk insan ve ilk yol göstericinin, dünyayı dolduran inkâra karşı özgür inanç gemisinin kaptanı olan Hazreti Nuh’un ebedi kurtuluş sancağını uygarlıklar başkentine diken, ateş imtihanından geçmiş ve Kurban şifasıyla azapların zehrini eritmiş Hazreti İbrahim’in, toplumu yönetecek altın kuralları sütunlar gibi ufkumuzda yükselten ve onları kıyamete kadar tarihin levhası olarak belirleyen Hazreti Musa’nın, ölüleri dirilten, ölü gönülleri diriltici soluğun sahibi Hazreti İsa’nın ve nihayet en büyük insan, en büyük yol gösterici, bütün insanlığa ışık tutucu, fiziği ve fizikötesini aydınlatıcı son Peygamber Hazreti Muhammed’in dâvasıdır.” (Karakoç, Sezai, Diriliş Neslinin Amentüsü, İstanbul: Diriliş Yayınları, 2016)  

Sezai Karakoç, “Benim amentüm, bir nesil amentüsüdür.” diyerek kendi inanç ve idealleriyle “Diriliş nesli” olarak kavramsallaştırdığı topluluğun düşüncelerini aynı potada eritir. Bu, bir düşüncenin, bir idealin tek kişiye ait olmasının derinliğiyle, bir topluluğa ait olmanın zenginliğini birleştiren bir durumdur. Anlam ve eylem bakımından, farklı çalgılardan ahenkli bir ses ortaya çıkartan adeta bir orkestra zenginliğiyle yüklü ya da değişik ağaçlardan meydana gelmiş bir orman sesi gibidir Diriliş neslinin amentüsü. Tek başına özgür, anlamlı, derinlikli ve fakat birlikte daha güçlü ve ahenkli. Diriliş neslinin amentüsü aynı zamanda sürekli bir özeleştiriyi bünyesinde taşır. Bu amentü, bir yandan sarsılmaz, derin bir inancı bünyesinde taşırken bir yandan da erdem ve takva açısından kendi benliğini, varlığını tartışır. Otokritik yapar. Bu her dem diri ve zinde olmanın ön şartıdır.

Diriliş nesli, hiç bıkmadan yorulmadan kendi ruhuna nakşetmek için azmettiği İslam medeniyetinin yaşadığı çağda yeniden dirilmesi için mücadele etmeyi kendine şiar edinmiştir. Bu mücadele sadece geçmişte ortaya konanları muhafaza etmek gibi bir müze işlemi değil, İslam medeniyetinin bu çağda da doğurganlığını sağlamayı önceler. Sezai Karakoç’a göre cephede yurdu korumakla, yurdun içinde kendi medeniyetimizi gözler önünde tahrip edenlerle savaşmak, birbirinden farksızdır. “Medeniyetimizin, çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı. Ki Batı uygarlığıyla savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim. Diriliş bu anlamda peygamberimizin bütün sünnetlerini ihya amacını gütmek demektir. Çünkü peygamber, inanmayanların karşısına hem söz ve düşünce, hem ahlâk, hem Tanrı’ya tapınma hem de silah ve Müslüman şairlerin şiirleriyle çıkmıştı.” (Karakoç, Sezai, Diriliş Neslinin Amentüsü, İstanbul: Diriliş Yayınları, 2016)  Yani diriliş neslinin vermesi gereken kültür ve medeniyet mücadelesi hem madde hem de mana planında topyekûn bir gayreti içinde barındırmaktadır.

Diriliş eri, her daim bir yenilenme içindedir. Bir davet eri olarak İslam çağrısını yenilerken, kendisini de yenilemek durumundadır. Her daim, hem kendisini, hem de toplumu İslam’a çağıracaktır Diriliş eri. Bu çağrı; insanla birlikte zaman, tarih ve mekânı kapsayan bütüncül bir çağrıdır. Bölünmüş, parçalanmış bir medeniyet algısına yer yoktur Sezai Karakoç’un dünyasında. İnsan, zaman, mekân, bir bütün halinde İslam uygarlığının izdüşümleri olarak yer bulur bu çağrıda. Bu çağrıda çocuklar da yer bulur kendilerine.

İdeal İslam toplumunun oluşması sürecinde çocukların yetişme tarzı çok önemlidir. Diriliş nesline giden yol, bir bakıma bu eğitim sürecinden geçmektedir. Bunun için Sezai Karakoç’a göre: “Çocuklar için, yetişme çağına kadar, sadece bilgice yetiştirilme değil, ahlâk ve iradece de güçlendirilme esas alınacaktır. Isparta veya Hint biçimi değil, İslam biçimi çile doldurulacaktır. Cimrilik değil, tutumluluk öğretilecektir onlara. Bu tutumlulukları, israftan onları koruyacak, fakat cömert olmalarına engel olmayacaktır. Özveri tutkusu aşılanacaktır onlara. Onlar hayırlı işlerde yarışanlar olacaklardır. Her işlerinde Tanrı rızasını gözeteceklerdir. Merhametli olacaklardır. Ama bu kalp yumuşaklığı, inkârcılar ve İslâm ve insan düşmanlarıyla çarpışmalarında kaya gibi sert ve dayanıklı olmalarına engel olmayacaktır. Sadece insanlara değil, hayvanlara karşı da acıyıcı ve koruyucu olacaklardır. Ağaçlar ve bitkilere de. Bu tutumlarında da insanî duygu ekonomik faktörden önce gelecektir.”

Diriliş düşüncesinde kalp, akıl, ruh bir bütün olarak hareket eder. Diriliş eri, yanlışa karşı kafası, çirkine karşı kalbi, bâtıla karşı ruhuyla başkaldırarak direne direne dirilişe gider. Çağın boğucu ağlarını parçalar. “Terhisi ancak ölümle olan bir ruh savaşının adamıdır diriliş eri.”

Diriliş mefkuresine göre, insanın yaşadığı zaman, bu dünya, öteki dünya (ahiret yurdu) bir bütün olarak tasavvur edilmelidir. Hatta yaşanılan sıkıntıların temelinde ölümden sonraki hayatın ıskalanmış olması yatmaktadır. “Bütün zulümler, haksızlıklar, eksiklikler, bu dünyayı bu dünyadan ibaret bilmekten kaynaklanıyor. Öteye ruhların kapalı oluşundan. Gözlerin perdeli oluşundan. Kalplerin mühürlü oluşundan. Vakti hep “öğle” sanışımızdan. “İkindi”nin sırrından habersiz oluşumuzdan. Akşamı güneş batmadan düşünemeyişimizden, geceyi, gece gelmeden hatırlayamayışımızdan.” (Karakoç, Sezai, Diriliş Muştusu, İstanbul: Diriliş Yayınları, 2003)  

Şairliği, fikir adamlığı, sanat ve edebiyat üzerine yazdıkları, günlük yazıları, konferansları, siyasi parti çalışmaları, kısacası topyekûn hayatı boyunca ortaya koyduğu bütün eserleri ve mümtaz şahsiyetiyle, insanlığı, zaman, ölüm, diriliş kavramları üzerine eğilmeye ve derin derin düşünmeye davet eden Sezai Karakoç ilmek ilmek ördüğü, idealini kurduğu Diriliş nesline şöyle seslenir: “Yeniden doğacaksın. Kıyametini yaşayıp yeniden dirileceksin. Azrail’i, İsrafil’i ve Cebrail’i adeta göreceksin. Yardım edecek onlar sana. Domuza karşı aslan, yılana karşı kartal, baykuşa karşı hüthüt, kargaya karşı bülbül, eşeğe karşı at olacaksın. Dünyaya, eşyaya yeniden anlamını getireceksin. O zaman Allah da sana, senin kendi öz anlamını bağışlayacaktır. Hiç kuşkun olmasın.”

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir