21 Temmuz 2024, Pazar

Kovid-19’un İnsanlığa Açık Mesajı: ‘Yeşil İle Barışmak’ – Recep TEZGEL

Tarih boyunca salgınlar dramatik acıların dışında, ekonomi, tarım, eğitim ve siyaset gibi birçok alanda büyük dönüşümlere de kapı açmıştır. 1943 yılında Güneydoğu Asya’da ortaya çıkan ‘çeltik yaprak yanıklığı’ epidemisi 3 milyon civarında insanın ölümü, milyonlarca insanın göç etmesi yeni devletlerin kurulması, sınırların değişmesine neden olmuştur.(1) Avrupa’da 14. yüzyıldan itibaren yayılan veba salgınları, büyük kıtlıkları ve açlık sorununu ortaya çıkartmıştır. Bu dönemde tarımsal üretim azalırken, meralarda başıboş gezen hayvan sürülerinin kontrol altına alınma ihtiyacı hayvancılığın gelişmesine neden olmuştur. Görünen o ki Kovid-19 da sonuçları itibari ile insanlık için yeni sayfalar açacaktır. Bizler bu çalışmamızda salgının doğa – insan ilişkisine yansımalarını değerlendireceğiz.

İnsanlığın Ortak Sorusu: Nereden Çıktı Şimdi Bu Salgın?

Kovid-19’un pandemiye dönüşmesi ile birlikte dünyanın büyük bir bölümü teknolojinin baş döndürücü imkânlarına rağmen, karşı karşıya kalınan şok edici ‘acizlik’ durumunu bir türlü anlamlandıramadı. Ancak yaşanan kaos ortamı, doğa bilimleri ile uğraşanlar için bir sürpriz de ğildi. Çünkü Kovid-19, son 20 yılda görülen SARS, MERS, EBOLA, Kuş ve Domuz Gribi gibi hastalıklar dizisinin adeta son halkasıydı. Tüm bu hastalıkların ortak özellikleri; doğal yaşam ve hayvan kaynaklı (zoonoz) olmalarıdır. İnsanoğlu, modernizm ile birlikte doğa ile arasında kurduğu sorunlu ilişkinin faturası ile adeta bir kez daha yüzleşiyordu. Çünkü yaşam şeklimiz ve yaşam ortamlarımız bu tür virüsler için her gün daha cazip hale gelmişti. Sadece şu küçük örnek bile her şeyi açıklıyordu; insanoğlunun ‘parlak’ buluşlarından bakteri ve mantarlara karşı etkili olan antibiyotikler bu tür virüslere karşı etkileyici olamamaktaydı.

YEŞIL ILE BARIŞMAK

Peki, ne yapmak lazım, Levi Strauss’un da ifade ettiği gibi öncelikle temel yanlışımız olan ve kendimizi her şeyin üzerinde zannettiğimiz sözde “evrenin sahibi” olduğumuza dair hatalı kurgudan vazgeçmemiz bir zorunluluk haline gelmiştir.(2) İnsanoğlu hem kendi sağlığı hem de bitki ve hayvan sağlığı için virüslerle mücadele etmek istiyorsa, ilk olarak ‘doğa’ ile arasında 17. yüzyıla kadar ‘dostça’ devam eden ‘istismardan uzak’ “zorunlu ilişkiyi” yeniden kurmalıydı. Çünkü 17. yüzyılla birlikte Bacon’nun sembolik sözünde ifadesini bulan “bilmek, egemen olmaktır” yaklaşımıyla insan ve doğanın ‘dostluğu’ doğa aleyhine değişmiştir. Artık insan-doğa ilişkisinde doğanın “mekanik kuralları” değil, giderek insan iradesi temel belirleyici faktör haline gelmiştir.

Böylece doğayı evi gibi gören, onu koruyan, sahip çıkan, atalarının bir mirası, gelecek nesillere bırakılacak bir emanet olarak gören anlayış, yerini sorumsuzca tüketmeye, hoyratça kullanmaya, yok etmeye dönüşmüştür. İnsanoğlu ‘anasına isyan eden dik başlı çocuk’ misali tamamen kendini merkeze alan yeni bir perspektifi inşa etmiştir. Thomas Berry, bunu milyarlarca yıllık yeryüzü tarihinin ‘bağlamını değiştiren’ bir kozmolojik gelişme olarak ifade eder.(4) Bilinmeli ki, yeryüzünde her insanın sağlıklı bir yaşam güvencesi ancak bitki ve hayvan türleriyle birlikte yeniden kuracağı ‘dostça’ ilişki ile mümkün olacaktır. Mevlana’ya göre toprak, sebzeler ve hayvanlar ile insanoğlu arasında adeta aşk üzerine kurulmuş bir bağ vardır. Büyük düşünür bu bağı mecazi bir şekilde şöyle ifade eder: ‘Sen nasıl rızka düşkün bir aşıksan rızık da yiyene, yani sana aşıktır.’

Tarımda Yeşil Teknolojiye Yer Açmak

Teknolojinin sadece yeşile ve doğaya zarar vermeye değil, aynı zamanda onu düzeltmeye de yaradığı göz önüne alınmalıdır. Unutulmaması gereken bir nokta teknolojinin kendisinin tek başına bir kötülük aracı olmadığıdır. Kötülük teknolojinin programlama şeklinde yatmak tadır. Teknolojiyi kullanma niyetinize göre hasıla elde edilir. O halde ekoloji ve teknoloji arasında pozitif rasyonel bir bağ kurmak gerekir. Teknoloji ve tüketime dikkat ettiğimizde çevresel etkimizi ciddi oranda azaltabiliriz. Örneğin zirai mücadele uygulamalarında kullanılan her türlü kimyasal madde ve preparatları kapsayan Pestisitlerin (bitki ilaçları) kullanım oranlarında daha fazla hassas olmak artık kaçınılmazdır. Zararlı organizmaları engellemek amacıyla kullanılsa da, pestisitlerin kullanımında özellikle doza dikkat edilmediğinde tüm canlılar için zarar verici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Rachel Carson, 1962 yılında yayımladığı ve modern çevreci hareketler için “bir dönüm noktası” olan, Silent Spring (Sessiz Bahar) adlı kült eserinde başta DDT olmak üzere böceklere karşı kullanılmakta olan çeşitli kimyasalların doğal yaşam üzerindeki ölümcül etkilerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Carson, kitabında “Bütün bunlarla herhangi bir böcek sorunu olmadığını ve bunların kontrolü gerekmediğini söylemek istemiyorum. Aksine; kontrolün hayali durumlara değil gerçeklere dayanarak yapılmasının şart olduğunun ve uygulanan yöntemlerin böceklerle birlikte bize de zarar vermemesi gerektiğini söylemek istiyorum” demektedir.

Yerel ve Yeşil Dostu Gıda Tüketimi

Salgın sürecinde ‘gıda’ önemi en fazla anlaşılan konuların başında geldi. Gıda arzı, gıda güvencesi ve gıda güvenliği tartışmaların odağında yer aldı. TÜBA’nın Kovid-19 Pandemi Değerlendirme Raporunda ifade ettiği gibi Kovid-19 ile mücadelede güçlü bir immün sistem için farklı türden ve yeterli miktarda gıda tüketimi oldukça önem arz etmektedir. Yine salgın ile anlaşıldı ki kadim beslenme alışkanlıklarından farklı besin tüketimi ‘gıda güvenliği’ açısından tüm canlılar için risk taşımaktadır. Bilim insanları, Kovid-19’un ortaya çıkmasından yarasa ve böcek gibi egzotik hayvanların tüketilmesinin önemli bir neden olduğunu açıklayarak “vahşi hayvanlar virüs deposu” uyarısında bulunmuşlardır. Benzer bir durum Deli Dana Hastalığı (BSE)’nin temel nedenlerinden biriydi. Scarpie hastalığı nedeniyle ölmüş koyunların, hayvan yemi olarak kullanılması ve böylece ot obur olan sığırların, bu yemlerle adeta et obur yapılmasıyla doğal denge bozulmuştu. O halde gıda güvenirliği açısından baktığımızda (özellikle karantina günlerindeki gıda kuyruklarını da göz önünde bulundurduğumuzda) asırlardır güvenle tükettiğimiz yerel gıda kaynaklarına yönelmek ve temel gıda ürünlerinde bölgesel aşırı kümeleşmenin ve monokültür tarımın (tek ürüne dayalı) önüne geçmek gerekmektedir.

Küreselleşme ile birlikte tüm dünyada beslenme alışkanlığı ve örüntüsünde tek tipe doğru bir kayma söz konusudur. Bu kaymadan dolayı geleneksel besin kültüründen kopmalar ve kayıplar görülmektedir. Sağlık Bakanlığı, bu kopuşu beslenme sorunlarının nedenleri arasında saymaktadır. Günümüzde insanoğlunun toprağı işleyerek asırlar boyunca damıttığı lezzetlerin yerine tat dünyasını hiçe sayarak lezzet zevkini aynılaştıran, yerel lezzet zenginliklerini giderek yok olmasına yol açan çok uluslu şirketlerin ‘Hızlı Yemek’ zincirleri almaya başlamıştır. Çağın olmazsa olmazı olarak önümüze konan hızlı yaşam felsefesi birçok uygarlığın yıllar boyunca ürettiği beslenme kültürünü (ki genellikle bu üretim şekli sağlıklı yaşam ile uyumlu olandır) yok saymaktadır. Yerel beslenme kültürü insanlık için bir zenginlik, çeşitliliktir ve alternatifler içerir. David Gruenewald ‘geçmişte türümüze iyi hizmet eden şeyler gelecekte de hizmet etmeye devam edecektir’ der. Yerel üretim gıdaları bizi yaşadığımız toprağa ve topluluğa bağlar. Yerel besinlerden oluşan bir diyet hem doğaya hem de vücudumuza, duyularımıza ve ruhumuza yarar. Daniel Goleman, Ekolojik Zekâ adlı kitabında, yerel ürünleri satın almanın; yerel ekonomiyi koruması ve karbon ayak izini azaltması bakımından da önemli olduğunu vurgulamıştır.

Tarımsal İşgücü Ücretinin İyileştirilmesi Artık Kaçınılmaz

Kovid-19 sürecinde özellikle tarımsal alanda tüm dünyada mevsimsel iş gücü temininde sıkıntılar görüldü. İşçilik gerektiren ürünlerin ekimlerinin azalması, bakım ve hasat gecikmeleri verim ve kalitenin düşmesinin yanı sıra olası ikinci bir pandemik dalgada (birinci dalgada mevcutta bulunan stokların varlığından dolayı hissedilmeyen) gıda temininde de riskler getirecektir. Tarım sektörü yoğun bir emek isteyen uğraş alanıdır. Ancak bu emeğin karşılığı olan işçi ücretleri tüm dünyada maalesef düşüktür. Bu nedenle işçi ücretleri ve sosyal hakları mutlaka gözden geçirilmelidir. Carlo Petrini, yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine işaret eder. “Buono, Pulito e Giusto” yani “İyi, Temiz ve Adil” adlı kitapta örneklerle bu kavramların önemine değinilir. Bu üçayak üzerine oturmayan yiyecek üretimlerinin etik sayılamayacağını vurgular. Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler kitabında; ‘Kaliforniya’nın portakal bahçelerinde portakal toplamaya çıkmış yüzbinlerce tarım işçisinin günde üç portakal karşılığında bütün gün çalışmaya mecbur bırakıldıkları fakat bahçe sahiplerinin fiyatları düşürmemek için toplanan portakalları denize döktükleri bir dünyada, bir bozukluk olduğunu söylemek için ekonomi tahsil etmeye gerek de yok’ der.

YEŞIL EVLER

Kovid-19, hayatı eve taşımaya mecbur kıldı. Özellikle bahçe imkânı olamayan dört duvardan ibaret evlerde yaşayan çocuklar gün boyu evin içinde kaldıklarından sürekli olarak sıkıldıklarından yakınmaya başladı. Bu durum ebeveynlerin de tahammül sınırlarını zorlayan bir noktaya geldi. Bu süreç, dört duvar arasında sıkışmanın mutluluk ile ters orantılı olduğunu göstererek insanları ‘yeşil dostu’ ev olgusunu düşünmeye yöneltmiş oldu. Artık evler tasarlanırken her türlü doğal afete dayanıklı, kendi enerjisini üretebilen, belirli bir oranda gıdanın üretilebildiği, depolanan yağmur suyu ile sulanabilen, kaliteli vakit geçirilebilecek hobi köşesi olan, asgari atık ve karbon emisyonu salınımına sahip doğa dostu mekânlar olmasını göz önünde bulundurmak bir zorunluluk haline gelmiştir.(8) Dikey mimariye sahip konutlarda bile balkon hacimleri geniş tutularak minyatür bir bahçe oluşturabilme imkânı zorlanacaktır. Aslında Anadolu’nun yerel mimarisinde bu özelliklerin pek çoğunu görmek mümkündür. Örneğin, geleneksel mimarimizde ‘kiler’ zor günler için gıdaların saklandığı bölümken, evin iç avlusunda yer alan adına ‘hayat’ denilen bölüm ise bir anlamda doğal hayatın eve taşınmasıdır.

Yeşil Hastane

Kovid-19 sürecinde insanoğlunu en fazla sarsan ve şok eden konulardan biri de hastanelerden yansıyan dehşet verici tedavi süreçleri oldu. Kovid-19 ile birlikte yeşilin insan sağlığındaki iyileştirici rolünü yeniden gündemimize almalıyız. Yeniden diyoruz çünkü yeşilin sakinleştirici ve iyileştirici özelliği çok eski çağlarda da biliniyor ve kullanılıyordu. Evliya Çelebi, Edirne’deki II. Bayezid Darüşşifası’nda ruh ve akıl sağlığı hastalarına uygulanan tedavi yöntemini anlatırken, suları seyrettirmek, çiçekleri koklatmak, müzik dinletmek gibi yöntemlerin kullanıldığını aktarır. Hastane ortamlarının gürültülü, rahatsız edecek derecede kokulu ve insanın kafasını allak bullak eden stresli ortamlarına karşın tasarlanacak yeşil hastaneler ve bahçeleri ile ortamın kasvetli ve stresli halinin bir nebze olsun yumuşatılması ve insanların kendilerini daha iyi hissetmesini sağlamak mümkündür. Uzmanlar bu durumu “zihni dağıtan pozitif uyarıcı” olarak değerlendirmektedir.

Yeşil Okul ve Yeşil Müfredat

Günümüzde çocukların doğadan kopuşu hızla ve artarak devam etmektedir. Çocuklar zaman kıtlığı, çok fazla cihaz ve dikkat dağıtıcı şey içinde etrafta koşturuyor, oyun oynamak için birçok olumlu fırsatı içinde barındıran doğa yerine elektronik cihazını çalıştırabileceği bir elektrik prizine mümkün olan en yakın yeri arıyorlar.(9) Montessori’nin ifadesi ile kendimizi doğadan kopararak gönüllü tutsaklara çevirdik ve sonunda zindanlarımızı sevmeye ve çocuklarımızı da bu zindana tıkmaya başladık. Artık modern kent yaşamında çocukların doğa algıları, çoğunlukla parklarda elde etikleri sınırlı tecrübe ve gözlemlere dayalıdır. Bilim insanları bu durumu, doğa yoksunluğu sendromu (nature deficit disorder) olarak tanımlarlar. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kovid-19 ile birlikte daha iyi gün yüzüne çıkan bu karamsar tabloda ne yapmak lazım. Öncelikle bir anlamda yarının yetişkinleri olan bugünün çocuklarına yapılacak “doğa merkezli eğitim yatırımı” ile daha yaşanabilir bir gelecek için pozitif bir adım atarak, kötü gidişe dur demek gerekir. Bunun ilk adımını da okullara kurulacak ‘Okul Bahçeleri’ ile gerçekleştirmek mümkündür. Okul bahçeciliği olgusu, tarımın, insanların sadece günlük beslenme ihtiyacını karşılayan bir etkinlik olmaktan çıkıp, onların ruhsal ve fiziksel sağlıkları ile yaşam kalitelerini iyileştirmeye yönelik çok işlevli sosyal dönüşümüdür.

Okul bahçeciliği doğal dünyayı öğrencilerin parmak uçlarına yerleştiren, canlı bir laboratuvar, minyatür bir çevre, zengin ve güçlü bir öğrenme aracıdır. Okulun açık alanı bahçeciliğe uygun değilse; pencere önündeki saksılar, okul bahçesinin köşelerine yerleştirilmiş kullanılmış araba lastikleri, seralar, büyük saksılarda da bu faaliyetleri yapmak mümkündür. Bitki yetiştirmek için geçmişte tek ortam topraktı. Günümüzde topraksız tarım (Hidroponik), substrat, su kültürü, besin kültürü gibi yeni uygulamalarda bitki yetiştirmek için kullanılmaktadır. Okul bahçelerinin kendi başlarına bir “örtülü müfredatı” vardır. ‘Yeşil Müfredatı, tek bir dersle sınırlandırılmayıp disiplinlerarası bir yaklaşımla her dersin içeriğine aktararak ve öğrencilerin gelişim evreleri göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Böylece birbiriyle bağlantılı hiyerarşik bir aşama izlenmiş olunur. Örneğin anaokulu ve ilköğretimde doğal ile empati üzerinde yoğunlaşılırken, ortaöğretimde keşfetmek daha öncelikli, lise evresinde ise ekolojik sorunlar daha ön planda olmalıdır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir