21 Temmuz 2024, Pazar

Dünyamızın Kovid-19 ve Borç Sorunu – Prof. Dr. Mahmut BİLEN

Kovid-19’un dünyada neden olduğu çok sayıda sorun bulunmaktadır. Sağlık alanındaki tehdidi bir tarafa bırakıldığında bunlardan en fazla hissedileni ekonomik etkisi olmuştur. Dünyada hem ülke içi hem de ülkeler arası ekonomik ilişkilerde dikkate değer bir yavaşlama ve gelir kaybının yaşanmasına yaşanmasına, IMF’ye göre Kovid-19, 1929 krizinden bu yana küresel etkileri açısından en fazla hissedilen bir ekonomik krize neden olmuştur. Kovid-19 nedeniyle 2020 yılı için çok sayıda küresel ekonomi kurumunun yaptığı öngörülerde ABD (%-5,9), AB (%-7,5) gibi gelişmiş ülkeler ortalama %-6,1 düzeyinde küçüleceği, emerging1 piyasalar ve gelişmekte olan ülkelerin ise %-1 düzeyinde küçüleceği bir küresel ekonomik krizle karşı karşıya olduğumuzu ifade etmektedirler (IMF, 2020: 9).

Bu krizin ortaya çıkmasında etkili olan en önemli faktörler, geleceğe yönelik bozulan beklentiler, daralan talep, üretimin dikkate değer düzeyde azalması ve özellikle düzenli işi olmayan çalışanlar başta olmak üzere hane halkların gelirlerinde meydana gelen ciddi kayıplar sıralanabilir. Türkiye’nin dış ticaretinin %50’den fazlasını yaptığı Avrupa’da ise, Avrupa Yatırım Bankasının tahminlerine göre, Kovid-19’un AB ülkelerinde neden olduğu kayıplar, firmaların gelirlerindeki kayıpların, GSYH’nın %13-24 düzeyinde olduğu, firmaların yatırım kayıplarının ise %31 ile %52 arasında değiştiği şeklindedir. Kovid-19’un yayıldığı ve AB ülkelerinin 2020 başındaki kapalı kaldığı üç aylık dönem boyunca, AB’nin firmaların kitlesel halde batmasına engel olacak güçlü müdahale politikalarına rağmen2, AB firmaları %51-58 nakit sıkıntısına maruz kalmışlardır.

Firmaların borçluluğundaki artışın, GSYH’ya oranın %4 ile %6 arasındaki bir düzeyde olması beklenmektedir. AB ekonomik küçülmesinin 2009 finansal kriz ile karşılaştırıldığında, Kovid-19’un neden olduğu daralmanın iki kat daha fazla olacağı tahmin edilmektedir (Revoltella, Maurin and Pal, 2020). Bu kayıpların daha da büyümemesi için firmaların kısa dönem finansman ihtiyaçlarının, uzun dönem finansal niteliğe dönüştürülmesi gerektiği aksi halde firmaların borç tuzağına maruz kalacağı tespit edilmektedir.

Kovid-19’un neden olduğu ekonomik hasarı azaltmaya yönelik önemli bir müdahale ise merkez bankalarından gelmiştir. 2008 Küresel finansal krizden sonra krizden çıkış için dünya merkez bankalarının -ABD (Fed), Avrupa Birliği Merkez Bankası (ECB), İngiltere Merkez Bankası (BOE) ve Japonya Merkez Bankası (BOJ)- başvurduğu politika seçeneği, varlık alımları ile bilançolarını büyütmek olmuştu. Nitekim bu ülkelerin merkez bankalarının bilanço değeri, 2007=100 kabul edildiğinde, sayılan merkez bankaları 500 ile 700 arasında, yani 5 ile 7 kat bilançoları büyümüştür. Özellikle son dönem Kovid-19’un da etkisiyle başta ABD merkez bankası (9 kat) (Marketwatch, 2020) ve diğer bankaların bilançoları hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Doğrusu merkez bankalarının ekonomideki para miktarını artırmak için ilk dikkate almaları gereken ekonomik büyüme düzeyi olması gerekirken, ekonomik büyümeden çok daha yüksek bir hızla bilançolarını büyütmeye başvurdular. Tarihte eşi benzeri görülmemiş şekilde dünyanın önde gelen merkez bankalarının piyasadan varlık alımları ile bilançolarını büyütmeleri, ekonomilerin içine düştüklerleri olağan dışı etkisini kontrol etmek ve mümkün olduğunca hızlı şekilde krizden çıkışına yardım etmektir(Haas ve Neely, 2020). Doğal olarak hem ülke ekonomisi hem de dünya ekonomisi açısından önemli bir finansal destek sağlanmıştır.

Devlet ve firmaların kıymetli kâğıtlarını satın alan bu merkez bankaları, piyasaya bol miktarda para verdiklerinden finansal piyasaların daha da büyümesine neden olmuşlardır. Son yaşanan Kovid-19 virüsü dünyada yayıldıkça bütün ekonomiler bu süreçlerden üretim, istihdam ve ticari hacimde meydana gelen kayıpları telafi etmek üzere hem kamu hem de merkez bankaları proaktif politikalar ile ekonomilere müdahale ettiler. ABD başta olmak üzere, bütün büyük ekonomilerin merkez bankaları bir yandan varlık alımları ile diğer yandan düşürdükleri faiz oranları ile dünyada borçluluk düzeylerinin hızlanmasında oldukça etkili oldukları görülmektedir.

Hem kamu hem de özel kesimlerinin borç kâğıtlarının merkez bankaları tarafından satın alınmasının bir yandan parasal büyümeye neden olurken, diğer yandan borç stoğunun artamasına yol açtığı bilinmektedir. Tarihte bu kadar hızlı parasal büyümenin olduğu bir dönem yoktur. Ekonomilerde ülkedeki üretimden daha hızlı şekilde parasal büyümenin eninde sonunda getireceği sonucun enflasyon sorunu olacağını iktisat literatürü ortaya koymuştur. Kovid-19 küresel ekonomiyi harabeye çevirdi ancak en sert hasarı yoksul ekonomileri borç krizine sürüklemek sureti ile vurmuş oldu. Emerging piyasalar olarak adlandırılan ekonomilerde kamu borcu, son 50 yılda görülmemiş düzeylere ulaşmıştır.

G20 ülkeleri, Dünya Bankası ve IMF başta olmak üzere yoksul ekonomilerin borçlu olduğu ülke ve kurumlar, borç servislerinin tehir edeceği yönündeki kararları bu ülkelerdeki hasarın daha ağırlaşmasını sınırlamıştır (Worldbank, 2020). Kovid-19 salgınından sonra tarihte benzeri görülmemiş şekilde 102 ülke IMF’den acil finansman/borç talebinde bulunmuştur. IMF, RCF (Rapit Credit Facility) ve RFI (Rapid Financing Instrument) programları kapsamındaki fon büyüklüğünü ikiye katlayarak 100 milyar $’lık finansman karşılamak üzere harekete geçmiş ve 70’den fazla ülkenin talebine cevap verilmiştir. 1 trilyon $’lık finansman destek programının 2020’nin ilk çeyreğinde 250 milyar $ düzeyini kredi olarak kullandıracağını duyurmuştur. IMF ile 19 kez stand-by anlaşması yapan bir ülkenin vatandaşının yakınen bileceği olgulardan biri, IMF’den alınan kredilerin koşullu olduğudur.

Bu koşullardan birincisi IMF’nin sağladığı kredinin faizi ile birlikte nasıl geri alınacağı ve nerelerde kullandırılacağıdır. Bunun dışında yine borç verilen ülkenin menfaatinden ziyade borç veren sermaye sahiplerinin çıkarını önceleyecek bir tutum içinde hareket ettiği bilinmektedir. Kovid-19 sonrası dönemde IMF’nin borç vereceği ülkelerden talebinin listesine ülke vatandaşlarına aşı ve çip uygulamasını bir önkoşul olarak ileri sürdüğünü dünya kamuoyunda yüksek sesle dillendirilmektedir. Bu gelişmenin dünyanın yoksul ve gelişmekte olan ekonomilerinin borç sorununu daha da büyüteceği açık şekilde görülmektedir. Genel olarak değerlendirildiğinde, IMF ve Dünya Bankası yoksul ekonomilerinin zamanı gelmiş borç servis ödemelerinin ertelenmesi yönünde bir karar aldılar. Salgının yoksul ülkelerde tahrip edici sonuçlarının önüne geçmeye yönelik olan bu talebe G20 ülkeleri de katılarak destek sağlamıştır (IMF, June 2020). IMF’ye (2020: 5) göre, bu süreçte gelişmekte olan ülkelerin borçlarının GSYH oranda %13 düzeyinde bir artış gerçekleşeceği öngörülmektedir.

Buna karşın kamu açıklarının, 2020 yılında GSYH’ya oranın dünya genelinde %-9,9 olacağı IMF (2020) tarafından tahmin edilirken, gelişmiş ülkelerde kamu açıklarının ifade edilen oranı en yüksek düzeyde yani %-10,7 olacağı öngörülmektedir. Dünyanın geri kalan kesimlerini oluşturan ülkelerde ise bu oran, emerging ekonomileri ve gelişmekte olan ülkelerde %-9,1 düzeyinde, düşük gelirli ülkelerde ise bu oranın % -5,7 düzeyinde gerçekleşeceği adı geçen kurum tarafından tahmin edilmektedir. Az gelişmiş ekonomilerde finansal ihtiyacın şiddetinin borç ile karşılanması, zaten yüksek borç yükü altında olan bu ekonomilerin gelecekte karşı karşıya kalınacak borcun geri ödenmesi ve faiz maliyetinin ülke ekonomisindeki etkisi Titanik gemisinde batmadan önce güneşlenme şezlonglarının düzenlenmesine benzetilebilir. Nitekim IMF’ye göre, dünyanın az gelişmiş 34 ülkesi ve gelişmekte olan Arjantin, Lübnan, Ekvator ve diğer ülkeleri zaten 2019 yılında borçlarını ödemede temerrüde düşme sorunu ile yüzleştikleri kamuoyuna duyurulmuştur. Artan bu borç yükü sadece finansal bir soruna değil, insani ihtiyaçların sağlanamaması sorununa yol açacak gelişmelere neden olmaktadır.

G20 ülkelerinin önerisi ile bu ülkelerin borç servis ödemelerinin tehir edilmesine yönelik karar yine gelecekte bu ülkelerin içinde bulunduğu bu olağanüstü durum için çözüm gibi dursa da gelecek için borç yükünün büyümesine neden olmaktadır (Eurodad, 2020). 1980’den günümüze uygulanan finansal küreselleşme ile dünyada servet ve gelir dağılımının hem ülkeler arasında hem de ülke içinde oldukça bozulan yapısı bu manzaranın diğer önemli bir sebebidir. 2008 küresel finansal krizi ile ilk etkisini yaşadığımız finansal piyasalardaki oldukça yüksek kaldıraç oranları (10 TL’si olan birinin, 100 TL değerinde varlığı satın almasına izin veren yapı) bir yandan finansal piyasalarda balonların, aşırı değerlenmelerin diğer yandan ise finansal piyasaların aşırı istikrarsız yapısı ile ekonomilerin daha kırılgan hale gelmesine neden olmaktadır.

Bunun yanında yüksek düzeydeki gelir ve servet sahiplerinin bütün mekanizmaları ile sahip olduğu varlıklardan daha yüksek gelir elde etmek üzere, borç mekanizmalarının hem yaygınlaştırılması hem de toplumların borçluluk düzeylerinin yükseltilmesi sureti ile küresel borç, tarihte benzeri görülmeyecek düzeylere kavuşmuştur. Tablo 1: Küresel Düzeyde Hanehalkı, Hükümetler ve Finansal Olan ve Olmayan Firmaların Borç Düzeyi (Trilyon $), 2019. Hanehalkları Finansal Olmayan Firmalar Hükümetler Finansal Sektör Toplam Gelişmiş Ekonomiler 35,00 43.9 53,30 52,00 184,20 Gelişmekte Olan Ekonomiler 13,00 30,30 16,70 11,10 71,10 Dünya 48,00 74,20 70,00 63,10 255,30 Kaynak: IIF (2020) Küresel borç 2019 yılında 10 trilyon $ artış göstererek 255 trilyon $ düzeyine kavuştu. Bu değer dünyanın bir yıllık üretiminin (GDP) %322’sine denk gelmektedir.

Kovid-19 ile mücadele kapsamında 2020 yılının birkaç ayı içinde bütün hükümetlerin dünya piyasasındaki toplam borçları 2,1 trilyon $ artış gösterdi. Tabloda gösterilen hükümetlerin dışındaki üç kesim ilave edildiğinde 2020 yılının ilk birkaç ayındaki artan borç düzeyinin 3,2 trilyon $ düzeyine ulaştığı görülmektedir. Eğer Kovid-19 nedeni ile küresel küçülme düzeyi ve artan borç miktarındaki artış dikkate alınacak olunur ise küresel borcun küresel GSYH’ya oranı %322’den %342 düzeyine artacağı tahmin edilmektedir.

Bu tutar, 2017 ile 2019 arasındaki toplam kamu borçlanmasının iki katından fazladır. Salgının ekonomik etkileri ile hükümetlerin mücadele etmek üzere yüksek bir borçlanmaya yöneldiği anlaşılmaktadır. 2008 küresel finansal krizin başladığı vakitler ile kıyaslandığında küresel borç düzeyi %40 (87 trilyon $) artış göstermiştir. “Emerging” ve gelişmekte olan ülkelerde son 50 yılın dönemsel en yüksek borç artış düzeyi son yılda gerçekleşti. 2010 yılından bu yana bu ülkelerdeki borcun GSYH oranı %60 artış göstererek, 2019 yılına geldiğinde bu oran %170 düzeyine ulaşmıştır. Bu ülkelerin içinde en yüksek düzeyde borcu artan ülke Çin’dir. Çin hariç tutulduğunda bile bu ülkelerin borcunun GSYH oranındaki artışı %20 düzeyine ulaştığı görülmektedir. Kovid-19 nedeni ile bu ülkelerin borçluluk düzeyinin daha da artacağını tahmin etmek güç değildir. Bu borç dalgasını büyüten esas itibariyle üç dönem bulunmaktadır. 1970-1989 döneminde dünyada düşen reel faizler ve artan sendikasyon krediler yardımıyla hem Güney Amerika ülkeleri hem de özellikle Sahraaltı Afrika ülkeleri başta olmak üzere dünyanın yoksul ülkeleri çok ciddi düzeyde borçlandırıldılar.

İkinci dalgada ise daha ziyade finansal ve sermaye piyasalarının serbestleştirilmesi ekseninde Doğu Asya ve Pasifik, Merkezî Asya ve Avrupa ülkelerinin özellikle yabancı para cinsinden finans kurumların ve büyük firmaların borçlanmasına yol açmıştır. Bu dönemdeki yüksek borç yükü de birçok ülkede krizlere neden olmuş, IMF ve Dünya Bankasının destek ve kurtarma paketleri ile borçların yeniden yapılandırıldığı gelişmelere başvurulmuştur. 2002-2009 dönemi borç dalgası, finans merkezlerindeki megabankaların sağladığı finansal esneklikler ekseninde daha ziyade Avrupa ve Merkezi Asya ülkelerindeki özel sektör firmalarının öncülüğünü yaptığı eksende borç dalgası büyüdü. Birinci dalgada, borçlanmalar daha ziyade kamu kesimi ve kamunun sahibi olduğu büyük ölçekli firmalar borçlanırken, ikinci ve üçüncü borç dalgalarında ise daha ziyade özel kesimin borçlandığı görülmektedir.

Asya krizinde borç problemi yaşayan firmaların önemli kısmının yarı kamusal firmalar olduğu ifade edilmektedir. Her üç borç dalgasının sonu küresel durgunluk ve kriz ile noktalanmıştır. 1982, 1991, 1998, 2001 ve 2009 krizlerinin ilk etkisi hemen hepsinin finansal piyasalarda başlayan ve ekonomilerin geneline yayılan ekonomik krizlere yol açtığı bilinmektedir. Her bir krizde de büyük banka ve firmaların kamu tarafından kurtarılmasına yönelik uygulanan ekonomi paketleri nedeni ile kamu ve ülke ekonomilerine çok ciddi mali yükler getirdiği bilinmektedir.

Nitekim Türkiye’de 2001’de borç krizinde, 20’den fazla banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devir edildi ve bu işlemin kamuya ilk maliyeti 24 milyar $ düzeyinde idi. Bu maliyetin yıllar ilerledikçe daha da büyüdüğü bilinmektedir (Bilen, 2018: 317). Dördüncü borç dalgası, 2010 yılı sonrası başladı ve en yüksek düzeye ulaştı. Özellikle bu dönem borçlanmanın dünya genelinde bir artış gösterdiği görülmektedir. Ancak özellikle “Emerging” ekonomiler ve gelişmekte olan ekonomilerde borçların (borç/GSYH) oranı %65 düzeyinde bir artış gerçekleştirerek %170 üzerine çıkacak düzeylere kavuştu. Düşük gelirli yoksul ekonomilerde ise bu dönemde borçların GSYH oranındaki artış %20 nispetinde olmuştur. Bu dönem artan borcun önemli kısmının finansal olmayan kesimden geldiği görülmektedir. Bu dönemde kamu kesimi borcunun yabancılardan borcu artmış ve aynı zamanda kamu kesime kıyasla özel kesimin ülkenin toplam borç stoğu içindeki payının arttığı görülmektedir. Bu dönemde hızlı artan borç stoğuna rağmen yıllık ekonomik büyüme oranlarının ortalama olarak yarı yarıya azaldığı görülmektedir (Köse ve diğerleri, 2020: 40-43).

Grafik 1 incelendiğinde, küresel borcun 1970’li yıllara kadar GSYH’ya oranı %100 civarında seyir ediyordu. Ancak 1980 sonrası neoliberal ekonomi politikaları veya küreselleşme denilen gelişme ile birlikte küresel borcun hızlı bir şekilde arttığı ve son yıllarda bu borcun gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelik ağırlığında bir değişme olduğu fark edilecektir. Grafik 2 incelendiğinde, 1995 yılında küresel borçluluk düzeyi GSYH’nın yaklaşık olarak %200’ü düzeyinde iken 2019 yılına gelindiğinde tarihin hiçbir döneminde görülmemiş şekilde hızlanarak %322 düzeyine tırmanmıştır. Salgından en fazla etkilenecek olan kesim KOBİ’ler ve düşük gelirli hanehalklarının olacağı öngörülmektedir. Özellikle artan parasal genişlemenin, sağlanan krediler veya borçların ilerleyen yıllarda enflasyonla birlikte ekonomilere getireceği yük dikkate alındığında düşük gelirli olan kesimlerin hem kısa hem de uzun vadede Kovid-19’dan olumsuz etkilenecekleri beklenebilir.

Uzun vadede gelir ve servet dağılımının bu süreçte daha da bozulması beklenecektir (IMF, 2020). Bunun birkaç nedeni bulunmaktadır. Öncelikle, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (ABD ve diğer G-8 ülkeleri tarafından kabul edilen) tarafından çevre ülkelere dayatılan ve Washington Konsensüsü olarak ifade edilen neoliberal ekonomi politikaları bütün dünyada özellikle başta kurumlar vergileri olmak üzere, vergilerin düşürülmesi önemli bir faktördür. Dünya genelinde kamusal harcamaların finansmanında bir seçenek olarak borçlanmanın vergilerin yerine daha fazla ağırlık kazanması, bu gelişmenin nedenlerinden biridir. Nitekim bu gelişme, çevre ülkelerin önemli bir kısmında hem kamu açıkları hem de dış ticaret açıkları nedeni ile daha yüksek düzeyde küresel finans sektörüne borçlanmaya yol açmıştır. Reinhart ve Rogoff (2010) tarafından yapılan, 42 ülke ve 200 yıllık bir zaman periyodunu kapsayan araştırmaya göre, kamunun borç düzeyi ile reel milli gelir büyümesi arasındaki ilişki analiz edilmiştir.

Bu araştırmada, kamu borcunun milli gelire oranı %90’nın altında ise ekonomik büyüme üzerindeki etkisinin oldukça zayıf olduğunu, bu oranın %90’nın her üzerine çıkıldığında, medyan büyüme oranının %1 düzeyinde, ortalama büyümenin ise dikkate değer düzeyde azaldığını tespit etmektedirler. Gelişmekte olan ülkelerde ise kamu ve özel sektör dış borcunun toplamının milli gelire oranı %60 ulaştığında yıllık ekonomik büyümenin %2 düştüğünü tespit edilmektedir. Genel olarak buradan ulaşılan sonuç, dünya genelinde hanehalkı, finansal ve finansal olmayan firmaların ve kamunun artan borçluluk düzeylerinin ekonomik büyümeyi tehdit ettiği ve ekonomilerin geleceği üzerinde büyük riskler oluşturduğu bu araştırma ile ortaya konulmaktadır. 2019 yılı dünyanın toplam borcunun 255 trilyon $ olduğu ve bunun yıllık faiz oranın %3 olduğu dikkate alınacak olursa (uzun yıllar faizin %5 ile %10 arasında olduğu bilinmektedir) insanlığın sermaye sahiplerine ödemesi gereken tutar, 7,65 trilyon $ yapmaktadır. Bu değer, yıllık dünyanın GSYH’nin %8,7 düzeyine denk gelmektedir.

Diğer bir deyişle, insanlığın yıllık ödeyeceği faizin karşılanması için dünyanın aynı düzeydeki refah düzeyini koruması için yıllık %8,7 kadar büyümesi gerekiyor. Dünya ortalama büyümesinin bunun yarısının altında olduğu bilinmektedir. Anlaşılacağı gibi durum insanlığın büyük bir borç ve faiz maliyetine mahkûm edildiği bir gelişme ile karşı karşıya bırakmış durumdadır. İnsanlığı köleleştiren bir finans kapitalin bütün dünyayı mahkûm ettiği manzaraya dikkat çekmek üzere Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’ın “Siyonizmin faiz mikrobu” ifadesini hatırlayanlar, bu manzaranın insanlığı karşı karşıya bıraktığı felaketi daha iyi anlayacakları bir durumu resmetmektedir. T. Piketty (2014) tam bu duruma dikkat çekerek vaziyeti analiz etmektedir. Bir ülkedeki sermaye sahiplerinin yıllık getirisi ülkenin ortalama milli gerilirin üzerine çıktığında o ülkede zaman içinde gelir ve servet dağılımının bozulacağını, insanlığın savaş ve sosyal gerilimlere mahkûm olacağını ifade etmektektedir. Bilindiği gibi dünya yıllık büyümesinin yaklaşık %3 olduğu dikkate alındığında tarif edilen manzaraya doğru dünyanın hızla sürüklenmek durumunda kaldığı fark edilecektir.

Bunun önüne geçilmesi için Piktty’nin önerdiği çözüm, ortalaması alındığında İslam’daki zekât kurumuna denk gelen (ayrıntılı bilgi için bakınız: Bilen, 2016) küresel bir servet vergisidir. Paradoksal biçimde, küreselleşme politikalarının en fazla konuşulduğu bu zaman periyodunda emek sahiplerinin, az gelişmiş ülkelerdeki iş ve yaşam koşullarının kötülüğünden kurtulup, küreselleşme fırsatlarından yararlanmak için giriştikleri yolculukları ya gelişmiş olan ülke sınırlarındaki ABD’nin güneyinde olduğu gibi yükselen duvarlarla veya Akdeniz kıyılarında yaşamları son bulan bebek, kadın ve insan manzaraları olarak görülmektedir.

Diğer yandan aslında bu dönemde, 2019 yılında, küreselleşme olarak ifade edilen bu süreçte dünyada mal (19,48 trilon $) ve hizmet ticaretindeki (5,8 trilyon $) toplam değerin yaklaşık 25 trilyon $ olduğu, dünya üretiminin (küresel GSYH, 87,26 trilyon $ (Statisticstime, 2020)) yaklaşık %28,6’sına denk geldiği görülmektedir (WTO, 2019). Buna karşın bir günde dünya piyasalarında el değiştiren dolar miktarının 6,6 trilyon $ olduğu (Statista, 2019) dikkate alındığında aslında küreselleşen şeyin daha ziyade finansın küreselleşmesi olduğudur. Anlaşılacağı üzere, küreselleşme bütün boyutları ile yani emek dâhil bütün üretim faktörlerinin, mal ve hizmet ticareti yanında finansın küreselleşmesi sağlanmış olsa, bu ilkesel olarak kabul edilebilir. Ancak günümüzde uygulanan küreselleşme politikası, sadece finans küreselleşmenin fırsatlarından ve getirisinden sonuna kadar yararlanırken, diğer üretim faktörleri bundan mahrum olmaktadır.

Küresel finansın sahipleri ve en fazla yararlanı olan ABD’nin, Çin ile içine düştüğü dış ticaret açıkları nedeni ile gümrük duvarlarını yükseltme tehditi, emeğin önündeki engellerin en üst düzeyde sınırlanması, hakkaniyetin ve adaletin en son akla gelecek bir küresel finansal yapının sonuna kadar kapıların açıldığı bir dünya ekonomisini manzara etmektedir. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak dünya ekonomisinin içinde nispi ağırlığı artan bu finans sahipleri daha fazla getiri elde etmek için ulusları, devletleri ve firmaları daha fazla borçlandırmanın yol ve seçeneklerini genişletmektedirler.

Bütün izah edilen bu açıklamalar ve karşımızdaki manzara aslında bu düzenin bu şekli ile daha fazla devam edemeyeceğini; yeni ve daha insani olan bir ekonomi politiğin insanlığın ihtiyacı olduğunu açık şekilde ortaya koymaktadır. Çölün, bir feryat şeklinde büyümekte olduğunu, modern dünyada insanlığın varlığının anlamının kaybolduğunu filozoflar en üst perdeden ifade ettiler. Bu anlam kaybına en fazla yol açan küresel dünyadaki hakkaniyet ve adalet sorunudur ve insanlığın yeniden varlığına anlam kazandıracak bir yaklaşıma ve ruha her zamankinden daha fazla ihtiyacının olduğuna işaret etmektedir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir