21 Temmuz 2024, Pazar

Hukuk ve Adalet Temelinde Haklının Yüzyılı – Abdülhamit GÜL

İnsanın yeryüzündeki serüvenine anlam ve değer katan temel kavramlardan biri adalettir. İki insanın bir araya geldiği andan itibaren adalet ve hukuk kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle binlerce yıldır adalet, toplumun varoluş meselesi olarak konuşulmakta, tartışılmaktadır.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, toplumsal hayatın en önemli konusu olan adalet ve hukuk perspektifinin Türkiye Yüzyılı’nda yeniden inşa edilmesi için, yine milletimizi adres gösterdi. “Gelin birlikte inşa edelim” çağrısı her alanda olduğu gibi hukuk çerçevesinde de oldukça kıymetli bir çağrıydı. Zira “Haklının Yüzyılı”na giden yolda hukukun doğrudan dokunduğu noktadan, insanımızın kendisinden doğması bir zarurettir. Tam burada bütün kanunların ve yargı kararlarının temelini oluşturan “anayasa” akıllara gelmektedir. Anayasanız ne kadar güçlü ise, hukuk sisteminiz o kadar güçlüdür. Anayasanız ne kadar özgürlükçü ise, vatandaşın temel hak ve hürriyetleri o denli sarsılmazdır. Anayasanız ne kadar sivil ise siyaset kurumu vesayetten o kadar aridir. İşte bu yüzden ‘Haklının Yüzyılı’nı oluşturmak için işe; sivil, demokratik ve özgürlükçü bir anayasadan başlamamız gerekmektedir.

Toplumsal sözleşme iradesi Türkiye Yüzyılı Vizyon Belgesi’nde ortaya konulmuştur. Ruhuna darbenin sindiği anayasaya, Türkiye’nin tahammülü yoktur. Buradan doğan sorunların değişen toplum ve hukuk sistemi ile her geçen gün daha girift bir hal alması, yeni anayasanın çoğulcu bir anlayışla yapılması zaruretini ortaya koymaktadır. Bu sorunların kalıcı bir şekilde çözümü, siyaset kurumunun görevi ve ödevidir.

Yeni anayasamızın muhatabı nasıl ki; 85 milyon vatandaşımız ise, inşa sürecinin mimarı da toplumun bütün kesimleri olmalıdır. Anayasanın hazırlanma sürecinde şüphesiz hukukçularımıza, sivil toplum kuruluşlarımıza ve akademisyenlere; esas itibarıyla toplumun bütün kesimlerine büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Akabinde siyasetin de toplumumuzun beklentisine kulak vererek, gerekeni yapması beklenmektedir. Türkiye’yi adalette, ekonomide, sağlık ve eğitimde, kısaca her alanda en üst lige taşıyacak bu çalışmanın lokomotifi olmak için, taşın altına elimizi değil tüm vücudumuzu koymaya hazırız, kararlıyız. Yeni anayasayı yapabilmek, siyasetin güçlenmesi için turnusol kağıdı olma özelliği taşıyor. Yeni sivil anayasayı Türkiye Yüzyılı’nın anahtarı olarak değerlendiriyoruz. Bu nedenle yeni anayasayı, Türkiye Yüzyılı’nın öncelikli hedeflerinden görüyoruz.

 

Kanun Devleti Değil Hukuk Devleti

Hukuk ile kanunun örtüşüp örtüşmediği, bazen tamamen farklı misyonlara sahip olup olmadıkları da başka bir tartışma konusudur. Şüphesiz, Haklının Yüzyılı’nda bizim ihtiyacımız olan “Kanun devleti” değil “hukuk devleti”dir. Hukuk devletinden kastımız; hukukun evrensel standartlarını koruyan, geliştiren ve insan haklarına, hukukun üstünlüğüne dayanan bir anlayışın tezahürüdür. Hukukçunun mesleki kalitesinin ölçütü, sadece kanunu uygulama kabiliyeti değildir. Hukuk; tarihiyle, sosyolojisiyle ve felsefesiyle, insanı ilgilendiren topyekun bir disiplindir. Hukukun özü; toplumun kendi tecrübeleri, evrensel kurallar ve güncel gelişmeler ile harmanlanarak şekillenir.

Elbette hukuk pratiği dediğimiz olgunun kalitesi, insan unsuru ile kaimdir, varlığını ise kaliteli hukukçulara borçludur. Bunun yolu eğitimden geçmektedir. Hukuk fakültelerini taş duvardan ibaret göremeyiz. Hukuk fakülteleri; yargıcın vereceği kararın, savcının kaleme alacağı iddianamenin, avukatın savunmasının yani en nihayetinde hukuk sisteminin hak ve özgürlük anlayışının ilk ocağı, temel mektebidir. Bu temel felsefeyi üniversite koridorlarına aşılayabilmek demek, hak ve haklı kavramının siyasi düşüncesinin olmayacağını, savunma hakkının duruma ve mahkeme salonuna göre değişmeyeceğini, teminat altına almak demektir. Bu perspektifle meslek hayatına adım atanlar, adalet yolculuğunda tuğla üstüne tuğla koyarak, bilge hukukçular haline gelecektir. Bu konuda özellikle üniversitelere ve akademi dünyasına önemli görevler düşmektedir.

Bir hukukçuda olması gereken temel vasıf objektifliktir, önyargısızlıktır. Hukukçunun ön yargılarından arınması, hukukun nesnel ve tarafsız olmasını sağlayacaktır. Ön yargı, masumiyet karinesini temelinden sarsar, adil yargının düşmanıdır. Masumiyet karinesi Anayasa’nın 38’inci maddesinde, apaçık temel bir kural olarak yer bulmaktadır. Bu kuralın ihlali, yargılamanın bütün aşamalarına tesir edeceği gibi, aynı zamanda kişinin lekelenmeme hakkını da ortadan kaldırır.

İnsan haklarını temel alan bir ceza muhakemesi sistemi, hakikati ararken yeni mağduriyetlerin oluşmasına asla izin veremez. Hukukumuzda lekelenmeme hakkı bunun için mevcuttur. İhbar edilen herkesin baştan, peşinen şüpheli olarak değerlendirilmesi söz konusu olamaz. Yakın tarihimiz, aksi uygulamaların yol açtığı acı tecrübelere sahne olmuştur. Fetullahçı Terör Örgütü’nün uydurma suçlar ve sahte deliller ile kamuoyunu manipüle ettiği davalar yaşandı. O dönemde bu kavramların önemi, bir kez daha anlaşıldı, görüldü. Masumiyet karinesiyle, lekelenmeme hakkıyla içi doldurulmuş adil yargılanma hakkı, yargılamaların kırmızı çizgileri olmalıdır. Bu anlayışla hareket etmek, Haklının Yüzyılı’nı aralayacak en önemli anahtardır.

 

“Bu Benim Anayasam!”

Türkiye Yüzyılı’nda güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu, ideal bir yargı sisteminin inşasını başarmak istiyoruz. Vizyon Belgemizde altı çizilen bir ifade var; temel hak ve hürriyetlerin akıl dışı otorite karşısında korunması. Bu aynı zamanda büyük bir meydan okuyuşun izdüşümüdür. Zira bu amaç, bütün vesayet odaklarından arınmış, insanımız için en ideal yargı ve hukuk sisteminin oluşturulacağının teminatıdır. Devletin bütün kurumlarının, haklının ve hakkın yanında olacağı ilan edilmiştir. Söz konusu dönüşümde garantör ise, milletimizin iradesidir. Milletimizin iradesi ile teşekkül eden Gazi Meclis’imizin yeni, sivil anayasa yapabilme imkanı vardır. Bu hedefin gerçekleşmesiyle Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde AK Parti hükumetlerinin ortaya koyduğu temel hak ve özgürlükler anayasal güvenceye kavuşacaktır.

85 milyon vatandaşımızın “Bu benim anayasam!” dediği anayasayı yapmak tarihi bir ödevdir. Bunu gerçekleştirmek, Türkiye Yüzyılı’nı gelecek yüzyıllara emin, özgüvenli ve kararlı bir şekilde inşası sonucunu doğuracaktır. Türkiye; insanı, tarihi, gelecek tasavvuru ve tecrübeleri ile bu hedefi gerçekleştirebilecek imkan ve kabiliyete sahiptir.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir