21 Temmuz 2024, Pazar

‘Hak’ Düşüncesi Yapılandırılmış Bir Eğitimle Kazandırılabilir mi? – Dr. Ömer Faruk YELKENCİ

Avrupa merkezli tarih anlayışı, insan hakları meselesini sadece kendi geçmişi üzerinden ele alır. Dünyanın geri kalanın tecrübeleri, diğer medeniyetlerin omurga oluşturabilecek potansiyeldeki katkıları görmezden gelinir, yok sayılır. Bu büyük (!) anlatıya baktığımızda ise kahramanlar, dönüm noktaları ve kutsanmış metinler görürüz. Bu anlayışta yurttaşlığın bir haklar ve görevler tanımlamasına bağlı kılınması sebebiyle bu kavramı, insan haklarından ve insan haklarının tarihi gelişiminden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla insan hakları eğitiminden bahsedildiğinde de bunun yurttaşlık kavramından bağımsız ele alınamayacağı da kuşku götürmez bir durumdur. Marshall’ın (2006) yurttaşlığın tarihsel açıdan üç farklı eksenin, medeni haklar, siyasal haklar ve sosyal haklar eksenlerinin bir araya gelmesiyle oluştuğunu söylemesi de bu içiçeliği tarihsel ve kavramsal açılardan ortaya koymaktadır. Bu anlamda medeni haklar; bireysel özgürlük, konuşma özgürlüğü, düşünce ve inanç özgürlüğü, mülk edinme ve sözleşme yapma özgürlüğü ve adalet hakkı gibi hakları, siyasi haklar; siyasal karar alma sürecine seçmen ve seçilen olarak katılma hakkı gibi hakları, sosyal haklar ise; ekonomik refah ve sosyal güvenlik gibi haklara sahip olmaktan, çağdaş bir birey gibi yaşayabilme hakkına kadar uzanan hakları içerir.

Bu eksenlerin oluşturulması ise bir eğitim sürecini gerektirmektedir. Tarih boyunca değişik vasıtalarla yurttaş eğitiminin yapıldığı görülmekle beraber, yurttaşlık anlayışının ulaşmış olduğu güncel gelişmiş (!) nokta, yurttaşlık bilgisi eğitimi sorununu da gündeme getirmiştir. Bu noktadan sonra artık yurttaşlık kavramı ile yurttaşlık bilgisi eğitimi birlikte ele alınmaya başlanmış, böylece yurttaşlık ve gelinen noktada insan hakları ve demokrasi eğitiminin, devletlerin eğitim sistemlerinin amaçları arasındaki yerlerini çoktan aldığı görünür hale gelmiştir. Günümüzün küresel dünyasında yurttaşlık anlayışı geçmişe göre oldukça farklılaşmasına ve değişen dünya koşullarında yeni formlarla karşılanmasına rağmen bu konudaki arayışların bitmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu ilerleyemeyen ilerlemeci bakış açısının ötesinde daha önemlisi ise bu modern gelişim sürecinde İslâm düşüncesinin ve oluşturduğu Müslüman tecrübenin dikkate alınmayışı, en azından bizim için büyük bir yarım kalmışlığa dolayısıyla anlam eksikliğine yol açmaktadır. Bu eksikliği gidermek ve kaybettiğimiz anlamı yeniden kurabilmek için modern zamanlarda, modernizm ve ötesinin içerdiği tuzakları bertaraf edecek bir tavırla ve ihtiyaç olan alanlarda kavramların, temel metinlerimiz üzerinden yeniden ele alınması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

YURTTAŞ VE HAKLARI MI INSAN HAKLARI MI?

Yurttaşlık Son yarım asırda, teknolojinin tahmin edilemez hızdaki gelişmesinin ve buna bağlı olarak da toplumun ve tüm dünyanın değişmesinin de sonuçları olarak tezahür eden yaklaşımlar, küresel vatandaşlık, ekolojik vatandaşlık, yeni cumhuriyetçi vatandaşlık, çok kültürlü vatandaşlık, Avrupa vatandaşlığı, radikal demokratik vatandaşlık başlıkları altında incelenmektedir (Esendemir, 2006). Elan yaşanmak olan dijital çağda ise ortaya çıkmaya başlayan dijital ekonomi, dijital sosyoloji gibi yeni durumlar meseleyi dijital vatandaşlık boyutuna götürecektir. Küresel oyun kurucular, bu aşamaya bir an evvel geçmek için manipülasyonlara çoktan başlamışlardır. Bunlardan Avrupa vatandaşlığı, klasik vatandaşlığın hem coğrafi/ulusal hem de statü boyutuyla nasıl bir değişim yaşadığını göstermektedir (Esendemir, 2006). Bugün Kovid-19 salgınının etkilediği Dünya’da sağlık meselelerine dayanan sınırların oluştuğu ve Avrupa Birliği ülkelerinin sınırlarını birbirlerine dahi kapattığı düşünülecek olursa bu yurttaşlık biçiminin de sağlık üzerinden nasıl evrileceği sorusu da sorulması gereken bir sorudur.

Yukarıda bahsettiğimiz yaklaşımlar ve bunların tarihsel seyri bizim açımızdan önemli bir eksikliği de ortaya koymaktadır. Bu konu ile ilgili temel metinlerimizden olan Medine Vesikasının içerdiği öz itibarı ile yeniden ele alınması gerekmektedir. Yurttaşlık meselesinde doğrusu Hz. Muhammed’in (as) İslâm Devleti’nin kuruluşunda Medine Vesikası üzerinden ortaya koyduğu temel düşünce olarak insanın devletin doğrudan muhatabı olması ve onunla karşılıklı akitleşilmesi ve bu büyük düşüncenin uygulamadaki karşılığı olarak Şeyh Edebali’nin devletin varlığını insanın varlığıyla mukayyet kılan yaklaşımı meseleye sağlıklı bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayacaktır.

İnsan Hakları

İnsan hakları kavramının, uzun bir tarihi süreç sonunda günümüzdeki anlamına ulaştığı söylenir. Bu tarihi seyir, kavramın anlam ve içeriğinin de zamanla zenginleşmesini sağlamıştır (Doğan, 2007). Ancak insan haklarını, günümüzde ideale ulaşmış haklar olarak görmek de pek mümkün değildir. Dünya geliştikçe ve değiştikçe haklar da gelişip değişmekte, hakların tanımı da değişmektedir. İnsan hakları kavramı, tanımı, sınırları, içeriği, evrensel ve kültürel boyutları ile birlikte birçok açıdan hâlâ tartışılmaktadır (Çayır, 2002).

Ancak bu modern sürecin Müslümanların tecrübesini yok sayması kuşkusuz meseleyi, istenilen olgunluğa taşımayacaktır. Dahası önceki üç aşamadan sonra bugün varılan dördüncü aşama ile beraber, insan hakları konusunda insanlık, fıtrata aykırı seçimlerin de hak olarak tanımlanması ve bazı ülkeler tarafından kabul edilmesi gibi tehlikeli sınırlarda dolaşmaya başlamıştır. Hatta maalesef bugün bu tartışmalar bizim ülkemizin gündemine bir şekilde oturmayı başarmıştır. Gelişmiş hukuk, ileri hukuk gibi ilerlemeci bakış açısıyla oluşturulan tabirlerin içeriğinde insanların önüne konan bu yaklaşımla insan olma sınırlarının ötesine geçileceği, yıkıcı bir yozlaşma ile karşılaşılacağını söylemek zor olmasa gerektir.

İnsan hakları meselesinde de yurttaşlık meselesinde olduğu gibi büyük bir anlam eksikliğinden söz etmek gerekir. Elbette ki bu modern kavramların ortaya çıkış hikâyesi gereği bu eksikleri taşıması gayet tabiidir. Ancak eğer kendimizle çelişmek istemiyorsak ve bozucu-yıkıcı sonuçlarla karşılaşmak istemiyorsak kendi dünyamızı inşa ederken evrensel değerlerden önce kendi değerlerimizi merkeze koymalı ve evrensel değerleri bunun üzerine örmeliyiz. Bu anlamda Veda Hutbesi bizim için en önemli metinlerden biridir. Modern hukukun (Batının hukuku), aynı zamanda kırılma noktalarını ifade eden temel yaklaşımlarından; hukukun temelini sosyal olgulardan önce, doğa, akıl, tanrı iradesine bağlayan doğal hukuk yaklaşımı, insanı mutlaklaştıran ve kendine yeterli bir varlık olarak tanımlayan ve bedeni öne çıkaran dolayısıyla ihtiyaçları hukukun temeline alan biyolojik temelli yaklaşım ve hakların temelini sosyal olgulara bağlayan, toplum olmadan hakların varlığından bahsedilemeyeceğini öne süren ve bundan ötürü sürekli değişip genişleyeceğini savunan pozitivist temelli yaklaşımın (Mercan, 2017), yukarıda bahsettiğimiz sorunları ortaya çıkaran çerçeve olduğunu kuşkusuz söyleyebiliriz.

Bu noktada doğal hukuk yaklaşımı bizim durduğumuz yere yakın gibi görünse de bunun bir yanılgı olduğunu da özellikle belirtmek gerekir. İslâm düşüncesinde insan hakları bakışını oluşturan ve Kur’an-ı Kerim’i ve bu alanda onun dışındaki en önemli metin olan Veda Hutbesi’ni bu bağlamda yeniden ve yeniden ele almamız gerekliliği apaçık ortadadır.

Sonuç niyetine: İnsan Hakları ve Eğitiminin İktidar ile İlişkisi

Tarihin akışı içinde eğitimin temel amaçlarından biri de yönetenler (sistem) ve sermaye sahiplerinin (kapitalist düzen) durumunu garantiye alacak şekilde devlete iyi vatandaş yetiştirmek olarak belirmiştir. Ancak bununla birlikte zamanla birbirini besleyecek şekilde iyi vatandaş olmanın bilgisinin ve kişinin temel hak ve özgürlüklerinin bilincinde olmasının sistemli eğitimi de bir ihtiyaç olarak belirmiştir. Bu noktada yurttaşın hem insan hakları kavramı içine ve hem de özellikle demokrasi kavramı içine gizlendiği gözlemlenmektedir. Öyleyse insan hakları ve yurttaşlık eğitiminin bir bütünlüğe ulaştırıldığını ve küresel düzen tarafından kendi lehlerine garantiye alındığını söylemek mümkün görünmektedir. Devletin, verili haklar ile yurttaşı belirleme, onu eğitim sistemi ile şekillendirme çabası ister istemez onun üzerinde egemenlik hakkını gündeme getirmektedir.

Bu anlamda insanın iktidarla ilişkilerini yani bu egemenliği kabullenişini ortaya koyan en güzel gösterge eğitim sistemlerinin temel amacının ‘iyi yurttaş’ yetiştirme olarak tebarüz etmesidir. Bu bir tür ütopya tarifidir aynı zamanda. Eflatun’dan Farabî’ye, Hobbes’tan Comte’a bu hikâye boyunca bir ütopyayı tarif etme ve buna ulaşma çabası görülür. Bu noktada ortaya çıkan eleştiriler ise aslında bütün bu çabaların bizi ütopyaya değil distopyaya götürdüğü noktasında belirir. Hâlbuki hakikat ne ütopyadır, ne de distopyadır. Ortada olan yalnızca ‘topos’dur.* ‘Topos’a hükmeden, insana da hükmeder. Bu hükümranlığı tahkim edecek olan ve insani kılacak olan ise hiç şüphesiz adalettir. Zira adalet, Hz. Ömer’in dediği ve uyguladığı üzere mülkün temelidir. Ancak bu hükümranlık da geçiciliğin, faniliğin en büyük göstergesi hatta aracı olan ‘tempus’** ile mukayyettir. Bu geçicilik gerçeği doğrultusunda tarif edilen İbn Haldun’un ütopyası ‘umran’ yaklaşımına katkımız ise sadece ve ancak ‘uzun ömürlü umran’ şeklinde olabilir. Ancak bu kavramlar; mekan ve zaman insanın içinde, onun iç dünyasında içiçelik ve emanet anlayışıyla yaşandığında insan özgürleşir. Diğer taraftan insanın özgürlüğünü ve anlamı kaybetmesi de iktidarla ilişkisinin oluşmasıyla başlar. Kısaca bu hikâye bir çelişkiler hikâyesidir. Özünde barındırdığı bütün çelişkilere rağmen yurttaşlık ve insan haklarına dair düşüncelerin ve bunların eğitiminin siyasi erkin kontrolünde geliştiği pek açık bir şekilde görülmektedir.

Bu açıdan bakıldığında insan hakları Mourgeon (1991)’un, “kişinin tek tek kişilerle ve İktidar’la ilişkileri içinde kendi malı olarak bulundurduğu, kurallarla yönetilen ayrıcalıklar olarak tanımlanır” (s. 12) ifadesinde bu ayrıcalıkların kimin ya da neyin lehine olduğu daha da doğrusu ortada ayrıcalıkların bulunması durumu, güven sorunu ortaya çıkarmaktadır. İktidarla uzlaşarak alınan hakların oluşturduğu bu durum, insan hakları ve yurttaşlık eğitiminin, devletlerin eğitim sistemlerinin amaçları arasındaki yerlerini çoktan almış olmasında açık bir şekilde görülmektedir. Bu anlamda devletler, tanımladıkları vatandaş modelini oluşturma ve hakları azar azar, iktidar için zararlı olmayacak şekilde verme noktasında gayet hassas davranmışlardır. Mourgeon (1991)’a göre, “İnsan hakları İktidar ile kişi arasındaki ilişkinin en önemli sonucu ve en açıklayıcı işaretidir. Sonuç olarak insan hakları sorunsalı tam bir iktidar sorunsalıdır.” (s. 16). Bu anlamda insan hakları alanından yaşanan gelişmelerin de kendi içinde şüpheler barındırdığı söylenebilir. Hatta bunun da ötesinde yine Mourgeon (1991)’un ifadesiyle; “(…) insan hakları politikası, yani kişinin ve İktidar’ın kaçınılmaz bir ilişki içinde bir arada var olmasına ilişkin bu sürekli çaba, ister istemez bir dram politikasıdır.” (s. 25). Bunun bir politika olduğunu kabul ettiğimiz nokta ki öyle, aslında sorunsalın başladığını ortaya koymuş oluyoruz. “Yurttaş” zaten bir kalıbı ya da bir modeli ifade etiği için iktidarın, iktidar lehine etkisinden hiçbir zaman kurtulamayacaktır. Bugün için yurttaş, artık her şeyinden haberdar olunan, attığı her adımı takip edilebilen, neredeyse hiçbir mahremiyet alanı kalmamış, bütün özgürlük haklarını gönüllü bir boyun eğişle sisteme devretmiş, depolanan verilerden ibaret hale gelmiştir.

Köleliğin zirvesini yaşayan yurttaşın bu durumunu da istatistiksel veri şeklinde tezahür eden bir bağlılık statüsü biçiminde literatürdeki kategorizasyon tablolarına son satır olarak gönül rahatlığıyla ekleyebiliriz. Kudreti elinde bulundurmaklığı ile zaten büyük bir paradoks içinde var olabilen iktidar, güce dayanmadan muhatabına (hizmetkârı olduğuna) yurttaş olarak değil de sadece ve sadece insan olarak bakmayı becerebilirse, sonradan oluşturulan ve her geçen zaman diliminde eksik kaldığı düşüncesiyle sürekli değiştirilen -ya da şartlara göre- insan haklarının aslında insana iktidar tarafından verilen değil de yaratılıştan sahip olduğu haklar olarak bilinebilirse bu bir sorunsal olmaktan çıkabilir. Yoksa bu sorunları ne herhangi bir devlet ve ne de her hangi bir dönem halledilebilecektir. Bunun için önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi yüzümüzü temel metinlerimize dönüp, çağımızı yeniden kurmamız gerekir. İnsan hakları meselesinde Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (as) tarafından daha insana yakışır bir ilke ifade edilmektedir : “Kanlarınız, hayatınız, mallarınız, haysiyet, şeref ve namuslarınız Rabbinizle buluşacağınız güne kadar masumdur”.

Bu temel ilkede sayılan hakların yanında yer alan öz, bize insan hakları meselesine nasıl bakacağımızı göstermektedir. İnsan hakları üzerinden tanınan bu ismet durumu, insanın yaratılışıyla ve Allah’a kulluğuyla başlayan ve Rabbiyle buluşacakları güne kadar bir dokunulmazlıktan, öncesinde ise tartışılmayacak bir masuniyet durumdan bahsetmektedir. Dahası “Rabbinizle buluşana kadar” ifadesi ferdin hukukunun öldükten sonra da devam ettiği anlamını pekâlâ içermektedir. Her ne kadar Hobbes (2007), “Burada bilinmesi gereken en önemli şeyler, insanlar üzerindeki Hâkimiyet [Dominium] hakkının hangi yollar ile elde edildiğidir” (s. 121) dese de bu haklar ne monarklar, ne demokratlar, ne da daha modern bir yönetim sistemi tarafından verilebilir. Vardır. Bu bakış açısı, nihayetinde insan hakları meselesinde bize ait olan birikimin temelidir. Bu meseleyi biz asırlarca bu kültürün oluşturduğu iklimi soluyarak halletmişiz.

Ancak bugün toplumsal hayatımızda her ne zaman bir sorunla karşılaşsak ve her ne zaman yeni bir akım gündemimize gelse bilirkişiler hemen bu konuyu okullarda ders olarak okutmalıyız diye ahkâm keserler. Halbuki sözü edilen iklimin doğal süreçlerle, sosyal öğrenme yolu ile kazandırdığını insana, hangi ders kazandırabilir. Bu yanılgıdan kurtulmamız eğitim işlerimizi de rahatlatacaktır. Bu anlamda bugünlerde gündemde olan insan hakları eylem planı neticelendiğinde -ki bahsettiğimiz kültürü içereceğini umuyoruz- eğitim ayağı okul süreçlerinin sınırlı imkânlara sahip ders içeriklerinde yok edilmez.

Yapılması gereken hala kırıntıları da olsa var olan hukuk (haklar) iklimimizin zemininde; insan hakları eğitiminin hayat boyu sürmesi gereken bir süreç olduğunu yani okulla sınırlandırılamayacağını, sürecin okulda geçen boyutunun okul hayatı içinde doğal yollarla ve tüm derslerde bütüncül bir yaklaşımla sosyal öğrenme yaklaşımı ile ele alınması gerektiğini, bu sürecin muhatabının sadece öğrenciler olmadığını ve yönetici, öğretmen, veli ve okul hayatının tüm paydaşlarının da muhatap alınması gerekliliği tebarüz ettirilmelidir. Toplum olarak; yazarı, çizeri, arifi, maarifi herkese, elimizden kayan iklimi canlandırmak için ve kaybettiğimiz anlamı asrî olarak yeniden kurmak için gayret sarf etmek önümüzde birincil bir görev olarak durmaktadır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir