21 Temmuz 2024, Pazar

Eski Amerika, Yeni Başkan: Joe Biden ve Amerikan Rüyası – Prof. Dr. Ali Osman ÖZTÜRK

Bundan tam 75 yıl önce, yakın tarihîn en yıkıcı iki cihan harbi sonrası uluslararası güvenlik ve barışı korumak vaadiyle bir örgüt kuruldu. 51 üye ülke ile kurulan bu örgütün en can alıcı organı olan Güvenlik Konseyi’nin değişmeyen ve mutlak veto hakkına sahip beş ülkesi olarak ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere kabul edildi. BM’nin kuruluşundan bir yıl önce, yani 1944 yılında ise, Amerika’nın New Hampshire eyaletinin küçük bir kasabası, Bretton Woods’ta 44 ülkeden 730 delegenin katılımıyla dünya para ve finans düzenine yeni bir sistem teklifi yapılan bir konferans düzenlendi. Yarısından fazlası az gelişmiş ülkeleri temsil eden delegeler, 1930’da Amerika’da başlayıp, önce Avrupa ve daha sonra bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik buhranın uluslararası ticareti durma noktasına getirmesi sonucu bir can simidi olarak tarihte ilk kez, kendi aralarında ortak bir parasal düzene geçti. 1970’lerde yaşanan petrol krizlerinin etkisiyle, Bretton Woods sistemiyle bütün ülke para birimlerinin ABD doları üzerinden altına dönüştürülebilmesi üzerine kurulu anlaşma yürürlükten kalkmış olmasına rağmen, bu kez dolar fiili olarak uluslararası ticaretin yegane para birimi olarak kullanılır hale geldi. Zaten kuruluş amaçları yeni finansal sistemi tahkim etmek olan IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası bugüne kadar dolar merkezli dünya finans ve ticaret hareketlerini kontrol altında tutmayı becererek, dünya ticaretinin %60’ından fazlasını tamamen Amerikan para politikasının inisiyatifine bağlamış oldu.

Küresel düzeyde “güvenlik ve barışın tesisi”, “adil finansal ve ticari ilişkiler”in yürütülmesi bağlamında NATO’dan, Dünya Ticaret Örgütü’ne kadar bir dizi uluslararası kuruluş marifetiyle dizayn edilen dünya sistemi içinde belirleyici bir rol üstlenmiş/almış olan Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan her seçim, çoğu dünya ülkesi için yakından takip edilmesi gereken bir yarıştır. Terör, ekonomik krizler, göç dalgaları ve en son sağlımızı tehdit eden salgınlarla mücadele ederek geçirdiğimiz son on yılın ardından, dünyanın bugününe, yarınlarına dair bir şey söylenecekse, sözün başında, ortasında ya da sonunda illaki Amerika Birleşik Devletleri geçecektir.

Peki, neydi 2020 sonunda gerçekleşen Amerikan başkanlık seçimini öncekilerden farklı kılan? Yalnızca ülkesine değil, diğer ülkelere sosyal medya mesajları üzerinden ayar veren sabık başkanın tantanalı geçen seçim hezeyanlarından dolayı mı? Eski başkanların siyasetten uzak durma geleneklerini kenara bırakan Obama’nın bile Trump’a karşı sahaya inmesinden mi? Barışın, güvenliğin ve esenliğin sembolü olan bir ülkenin daha başkanlık devir-teslimi yapılmadan ancak bir üçüncü dünya ülkesinde görmeye alıştığımız görüntüleri sergileyecek duruma düşmüş olmasından mı? Yoksa ABD’nin dünyaya ayar verirken Kovid-19 ile mücadeledeki utanılacak sicili mi? Bu ve benzeri hangi soruyu sorarsak soralım, hangi saptamayı yaparsak yapalım artık bugün Amerikan rüyasının sorgulanmaya başlandığı bir seçim dönemi tecrübe edilmiş oldu. Amerika Birleşik Devletleri açısından bakılırsa, 2021’de Joe Biden ve kabinesi ile başlayacak olan yeni hükümetin hala rüyanın bitmediğini, hatta bir kâbusa dönüşmediğini önce kendi toplumuna, sonra dünyaya kabul ettirmeye odaklanacağı yeni bir dönemin eşiğinde olduğu gün gibi aşikârdır.

Amerikan rüyasının sona ermediğini iddia eden “building back better” (Yeniden ABD’yi daha iyi inşaa etmek) sloganıyla seçilen ve Biden önderliğinde kurulacak yeni yönetim 2024’e kadar dört temel konuya çözüm getirmek durumunda görünüyor. İlki, Kovid-19 ile mücadelede pek de iyi gitmeyen sağlık hizmetlerine dair ilk adım olarak seçim dönemi boyunca söz verdiği üzere aşılama sürecini kapsamlı ve verimli bir şekilde yürütmesi konusudur. Biden’dan çözüm bekleyen ikinci konu ise, ülkenin 2007-2010 arası yaşanan ekonomik kriz sonrası toplumsal düzeyde sorunları gün yüzüne çıkaran gelir dağılımında giderek artan eşitsizlikler ve Kovid-19 salgını ile durgunlaşan ekonomiyi canlandıracak yeni ekonomik düzenlemeleri hayata geçirmek olacaktır. Üçüncü konu, özellikle bir Afro-Amerikan bir vatandaşının, George Floyd’un 25 Mayıs 2020’de polis şiddeti sonucu katledilmesi sonrası artan tansiyonun eklendiği ırkçı ve aşırı dinci eğilimlerde yükselişlerin önüne geçerek bir normalleşme sürecine girmek üzere çözümler üretmek. Son olarak, son yıllarda uluslararası arenada taraf olduğu birçok alanda alışılmış zaferlerle çıkamamış, sorunları çözememiş ve hatta yükselişlerini önleyemediği güçler nedeniyle dünya lideri ülke konumunu kaybetmek üzere olan bir ülke gidişatını tersine çevirecek uluslararası düzeyde girişimlerde bulunmak olacaktır. Üstelik bütün bunları, hiçbir mazeretin ardına sığınmadan, Demokratların hem Beyaz Saray, hem Temsilciler Meclisi, hem de Senatoda çoğunluğu elde ettiği gücü bir iktidar döneminde yapmak durumdalar.

Uluslararası düzlemde dünya kamuoyu, her ne kadar klasik ve alışılmış bir Beyaz Saray yönetimi sergilemese de yarışı Trump’ın kaybetmesini nedense şaşırtıcı bulmuşa benziyor. Daha doğrusu, seçimden hemen önce yapılan birçok açıklama ve analizde dünya yeni bir dört yılı Trump ile geçirmeye sanki daha hazırlıklıydı. Oysa Demokratların sadece Beyaz Saray’ı değil, Senato ve Meclis’te de çoğunluğu elde etmesiyle birlikte, tüm dünya Trump’ın Amerikan geleneklerini alt-üst eden dönemi sonrası Biden acaba nasıl bir strateji izleyecek sorusuna kafa yormaya başladı. Konuya ilgi duyanlar Amerikan’ın dünyada kendine biçtiği rolü en güncel dokümandan takip etmek isteyenlere, Amerikan Kongresi (Senato ve Temsilciler Meclisi) için hazırlanmış ve 2021’in ilk haftasında yayınlanan metne göz atmaları tavsiye edilir (https://cresreports.congress.gov. – Rapor no: R44891).

Yayınlanan raporda, geleneksel olarak Amerika’nın dünya genelinde kendine biçtiği dört esas öncelik alanı olarak sırasıyla (1) küresel lider olarak önceki yüzyılda kurduğu düzeni devam ettirmek, (2) uluslararası liberal düzenin banisi ve hamisi olmak, (3) özgürlük, demokrasi ve insan haklarının savunucusu ve yayıcısı olmak ve (4) Avrasya’da bölgesel güçlerin ortaya çıkmasını önlemek şeklinde belirtilmiş. Yazının başında değindiğimiz gibi 2. Dünya savaşının ardından işletilen ve güvenlik, finans, ticaret, sağlık vb. birçok kritik alanda Amerika’nın liderliğiyle Batılı ülkelerin ağırlıklı etkisinde olan uluslararası örgütler marifetiyle sayılan ilk üç görevin gereklerini yerine öyle ya da böyle getirmeye çalıştığı bir 50-60 yıllık dönemden hep birlikte geçtik. Raporda ABD’nin değişen ulusal ve uluslararası dengelere bağlı olarak kendini nerede konumlandırabileceği üzerine yapılan analizlerden bazılarını dikkate almak gerekir. Mesela, ABD’nin tam anlamıyla dünyanın banisi rolünü destekleyenlerin gerekçeleri ile daha sınırlı boyutta uluslararası önceliklerini dikkate alarak “küresel liderlik” vazifesini gözden geçirmesi gerektiğine düşünenlerin öne sürdüğü gerekçeler. En yalın ifadeyle, hala dünyanın en büyük ekonomisi, en demokratik ülkesi, insan hakları adına örnek gösterilen bir toplum ve teknolojik üstünlüğe sahip olmalarından dem vurarak ABD’nin dünya lideri pozisyonunu her ne pahasına olursa olsun sürdürmesi gerektiğini savunmaktadır. Hatta, eğer ABD meydanı boş bırakıp dünya ya Çin ya da Rusya gibi otoriteryan ülkelerin etkisinde kalacak olursa, bu durumun en önce ve en fazla Amerika’ya zarar vereceği endişesi dile getirmekteler.

Diğer yandan, dünyanın hamisi ve lideri pozisyonundaki ABD’nin üstlendiği rolün insani kayıplar, finansal ve ekonomik harcamalar, diplomatik fiyaskolar yanında Amerikan değerleri, siyaseti ve toplumu üzerinde oluşturduğu yüksek maliyetin görmezden gelinerek, bu rolle elde edilen getirinin abartıldığını düşünenlerin sayısı da az değildir. Dünya liderliği rolünde eskisi gibi devam edebilmesi halinde iç meseleleriyle birçok yönden yıpranmış bir ABD’nin uluslararası münasebetlerde gücünü giderek zayıflatma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu da ifade etmekteler. Kaldı ki, söz konusu raporda, son yıllarda tam olarak çözülemeyen ekonomik ve toplumsal sıkıntılar Kovid-19 döneminde katlanarak devam ederken, dünya polisi gibi davranan, dış hibe ve yardımlarla başka ülkelere destekler veren, özellikle uluslararası örgütlerin finansmanı ve müttefiklerin güvenliği için ciddi bütçe harcayan bir yönetim tarzını artık Amerikan kamuoyunun eskisi gibi sorgulamaksızın desteklemeyeceği kaygısı da dillendirmektedirler.

Mevcut şartlara rağmen, Obama’nın izinde giden bir Demokrat olarak Biden başkanlığından, Trump yönetiminin aksine yeniden Amerika’nın dünyanın öncü demokratik devleti olarak liberalizmin ve insan haklarının sarsılmaz destekçisi olduğuna inandırmak üzere adımlar atması beklenmektedir. Biden, başkanlık kampanyası boyunca Amerika’yı yeniden daha iyi inşa etme sözünü “Building back better” hali hazırda vermiş bulunmaktadır. Bu beklentiye cevap vermek üzere ilk iş olarak, Trump yönetiminin oluşturduğu hasarı gidermek üzere, uluslararası düzeyde profesyonel yaklaşımla kurumsal yapıları aktif bir şekilde işleteceği ve ABD’yi son dönemde dünyadan ayrıştıran yeni-tecritcilik (neo-isolationsim) yaklaşımını hızla terk edeceğine dair işaretler vermektedir. Bir anlamda, soğuk savaş sonrası küreselleşme ile birlikte yükselen ve güçlenen Çin’e, yeniden büyük güç olma emelinde olan Rusya’ya, gelişmekte olan ülkelerin yeni güç dengelerine kaymalarına ve Batı dışında güçlenen ekonomilerin dengeleri alt-üst etme ihtimaline karşı ABD’nin pozisyonu alarak gereğini yapmaktan başka çaresi olmadığına ikna edilmiş görünüyor, Biden. Açıklandığı kadarıyla, Obama kabinesinde görev alan dışişleri takımının Biden yönetiminde bıraktıkları yerden devam etmek üzere tekrar bir araya getirilmiş olması ise, aynı kişilerle daha da karmaşıklaşan ve ağırlaşan şartlarda böylesi bıçak sırtı bir görevin altından biraz zor kalkabilecekleri yönünde bir takım endişeyi beraberinde getirmektedir.

Trump sonrası dönem için dış politika bağlamında açıkladığı üzere Biden, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ve Küresel Göç Sözleşmesi gibi uluslararası forum ve girişimlerde bir dizi yeni düzenlemelere gideceğini deklare etmiştir. Yine Biden, Trump döneminde uygulanan Müslümanlara yönelik seyahat kısıtlamaları, göçmenlik kotaları, Meksika sınırında göçmen çocukları ailelerinden ayırma işlemlerini, müttefikleri azarlarken diktatörleri destekleme politikalarını terk edeceğini daha seçim kampanyası boyunca kamuoyuyla paylaşmıştır. Görünen o ki, bütün bunları yaparken iklim değişikliği tehdidine karşı gerekli adımları atarak, Dünya Sağlık Örgütü’nü işlevsel hale getirmeye çalışarak ve şartlara uyması halinde yeniden İran’la nükleer anlaşmaya yollarını arayarak ABD’nin uluslararası arenada eski itibarını kazanması için elinden geleni yapacak bir Biden görmemiz uzak bir ihtimal değil.

Dört yıllık Trump yönetimi dönemi ciddi gerginliklerle yüzleşen Avrupa devletleri, Biden’ın seçim zaferi sonrası hiç kuşkusuz rahat bir nefes almış oldu. ABD’nin geçtiğimiz yüzyılda kurduğu ve işlettiği dünya düzeninin en sadık ortağı olan Avrupa ülkeleri, Çin ve Rusya ile girilen yoğun rekabet ortamında en büyük desteği Transatlantik Ortaklık girişimine yeniden canlılık getirerek destek vermeye dünden hazırdır.  Trump döneminin “Önce Amerika” – First America” mottosu yerine, Biden yönetiminin (1) ekonomi ve ticarette, 2. güvenlik ve savunmada, 3. Çin tehdidiyle mücadelede ve 4. iklim değişikliği için atılacak adımlarda Amerika’nın yalnız bırakılmayacağına dair güçlü işaretler söz konusudur. Ülkemiz açısından bakacak olursak, bu dört kritik alanda ciddi adımlar atmak isteyen yeni Amerikan Başkanının, AB’ye katılım için aday ülke ve NATO’nun kilit ve kritik bir üyesi olarak Batı’dan uzaklaşmış bir Türkiye istemeyeceği iddia edilebilir.

Aslında, tarihinde hiç karşılaşmadığı kadar iç siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunlarla aynı dönemde yüzleşen bir ülke olarak ABD’nin uluslararası düzeyde eski güzel günlerine dönme ihtimalinin olmadığını kestirebilen Biden yönetiminden, yeniden şekillenen dünya düzeninde kendini dezavantajlı bir konuma düşürmeyecek adımlar atması beklenir. Diğer bir değişle, yeni dönemde Amerikan Büyük Stratejisinin (The American Grand Strategy) uluslararası boyutunda, geçtiğimiz yüzyılda inşa ettiği dünya düzenindeki belirleyici egemen aktör rolünü kaybetmeme arzu ve çabasıyla “direnç temelli” (resilience based) dış politika ve kamu diplomasisi uygulamalarına ağırlık vereceği yeni bir dönemden bahsedebiliriz. Artık 21. yüzyılın ilk çeyreğine doğru yaklaşırken, yeni dünya düzeninin yalın bir şekilde Batı eksenli ve ABD ağırlıklı olmayacağı, hatta çok aktörlü ve katmanlı bir düzene doğru evirildiğini gösteren bölgesel ve küresel etkilere sahip bir çok gelişme yaşanmaktadır. Biden yönetiminin halkına verdiği “Yeniden (ABD’yi) daha iyi inşa etme” sözüyle birlikte ülkesinin hala oyun kurucu bir aktör olduğunu terör,  ticaret savaşları, sağlık sorunları (Kovid-19), kitlesel göç hareketleriyle boğuşan bir dünyaya ispatlayacak ne gibi sert ve yumuşak güç stratejilerini önceleyeceğini pek yakında hep birlikte göreceğiz.

Trump-Sonrası/Biden Dönemi Türkiye ile İlişkiler

Yeni dönemde, ABD’nin Türkiye’ye yönelik stratejik kurgu ve uygulamalarında nasıl bir tutum sergileyeceği merak konusudur. Ancak, Biden’ın dış politika ekibinde yer alacağı yönünde açıklamalar yapılan Antony Blinken ve Jake Sullivan’ın Obama döneminde Türkiye’ye yönelik pek de hoş olmayan yaklaşımlarını hatırında tutan Ankara, karşı stratejik hamleleri belirlemekte daha dikkatli olacaktır. Dışişleri Bakanı Sn. Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir konuşmasında “Biden beklentilerimizi iyi biliyor. Çünkü ABD’yle ilişkilerimizi olumsuz etkileyen konular Obama döneminde başladı” şeklinde yaptığı açıklama, yeni dönemde Ankara-Washington hattı arasında yaşanacak gelişmeleri çok güzel özetliyor. Bir diğer ifadeyle, Biden yönetimi ile Amerika’da yeni bir dönem başlıyor diye düşünenler olabilir, ancak bu durum en az Türkiye için geçerlidir. Suriye’de YPG/PKK’yla işbirliği yaparak, bir terör örgütüyle diğer terör örgütüne (DAEŞ) karşı işbirliği yapabilen, FETÖ’yle mücadelede NATO üyesi ve 70 yıllık müttefiklik hukuku bulunan Türkiye’nin beklentilerine kulaklarını tıkayan bir dönemdi Obama dönemi. Her iki konu hala Ankara-Washington ilişkilerinde öne çıkan konular olmaya devam ediyor.

Bu bağlamda, Obama döneminin bakiyesi olmayan ve yeni dönem itibariyle ABD-Türkiye ilişkilerinde üstesinden gelinmesi gereken en önemli konu ise S-400 meselesidir. İşin ciddiyeti, Trump döneminde F-35 savaş uçağı programından Türkiye’nin çıkarılması ve iki yıldır geciktirilen yaptırımların (CATSA) geçtiğimiz ay Demokratların üstelemesi ile Senato’dan geçmesiyle daha da anlaşılmış oldu. Hem Patriot savunma sistemini satmamakta direnen, hem de yaptırımlarla başka bir savunma sistemini almayı önlemeye çalışan ABD’nin ikircikli tutumu ortadır. Ancak, daha önce birkaç kez Türkiye’nin teklif ettiği “teknik heyetler” düzeyinde görüşmelerle orta yolun bulunarak, NATO üyesi bir ülke (Yunanistan gibi)  olarak Türkiye’nin de Rus yapımı hava güvenlik sistemine sahip olmasının bir sorun teşkil etmeyeceği yönündeki çağrılara Biden’ın duyarsız kalmayacağını ümit ediyoruz.

Türkiye’nin Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ’da yaşanan çatışmalarda destek verdiği tarafların elde ettiği başarı ve Doğu Akdeniz’de oldu-bittilere müsaade etmeyen Türkiye’nin, eski Türkiye olmadığını Biden çok geçmeden fark etmiş olmalıdır. Dahası, yeni dünya düzeni dizaynında ciddi rakipleri olan Çin ve bilhassa Rusya’ya Türkiye’nin daha da yakınlaşmasına neden olacak müdahalelerden kaçınarak, tatlı-sert kıvamda ilişkilerin devamından yana olacaktır Biden ve kabinesi. Çünkü, Türkiye’nin pozisyonu net olan bir konu olarak Ermeni meselesi, Washington-Ankara arasında ilişikleri zaman zaman gerilimli bir atmosfere taşıyan önemli bir kondur. Bu hassas konu, Biden döneminde yeniden gündeme geleceğe benziyor. Seçilmesi halinde evrensel insan hakları bağlamında, Ermeni tezlerine daha yakın durduğunu açıklıkla ifade eden Biden ile belki de Türkiye’nin ilk sınaması Başkanlık döneminin ilk aylarında (Nisan ayında) ABD’nin Türkiye’yi yeni dönemde nasıl konumlandırdığını gösteren belirgin bir gündem olacaktır.

Yeni dönemde ABD ile ilişkileri masaya yatıracak Ankara’nın dış politika kurmayları, hain darbe girişiminin baş sorumlusunu hala iade etmeyerek üç maymunu oynayan Washington’u ve darbe girişiminden tam 40 gün sonra, Ağustos 2016’da Türkiye’ye destek ziyaretini bir zahmet yapan dönemin başkan yardımcısı Biden’ı hiç hatırından çıkarmayacaktır. Biden 2011-2016 arası Obama yönetiminde başkan yardımcısı iken, Kuzey Suriye, DEAŞ ile mücadele ve Kürt gruplara –YPG ve SDG başta olmak üzere- ABD’nin askeri ve lojistik destekleri gibi ciddi konuları Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan ile çeşitli kereler müzakere etmiştir. Türkiye’nin bu konulardaki kararlılığını çok yakından bilmektedir. Kim bilir, Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a dostça yaklaşmasına rağmen uyguladığı sert politikalarla hatırladığımız Trump yönetimi sonrası Biden dönemi belki de, seçim döneminde kullanılan sert dile rağmen, Türkiye’nin bölgede güçlenen konumunu ve Cumhurbaşkanımızın kararlı tutumu karşısında daha itidalli bir Ankara-Washington ilişkiler dönemine kapı arayabilir.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir