21 Temmuz 2024, Pazar

Türkiye-İran İlişkilerine Tarihi Perspektiften Genel Bir Bakış –  Prof. Dr. Yılmaz KARADENİZ

Türkler ve İranlılar, Göktürk ve Sasani devletlerinden günümüze yaklaşık 1470 yıl komşu iki millet olmakla kalmamış, İslâmi dönem ile birlikte kurulan Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu devletleri İran coğrafyasında kurulmuş, doğudan batıya göçler sırasında on iki Türk boyu İran’a inmiş ve daha sonra bu boylardan Safevi Türkmen Kızılbaşlar, Afşarlar ve Kaçarlar hanedan olarak İran tahtına oturarak 1925’e kadar idareyi ellerinde bulundurmuşlardır. Onun için iki Müslüman milletin tarihleri ve kültürleri iç içe geçmiş ve adeta ortak olmuştur. Kasıtlı olarak söylendiği gibi iki Müslüman millet birbirinin hasmı değildir. Osmanlı Devleti batı cephesinde savaştığı zamanlarda İran’ın hemen saldırıya geçtiği efsanesi de milliyetçilik ve ırkçılık düşüncesine sahip kesimlerin mesnetsiz yaklaşımlarıdır. Çünkü Şah İsmail’i Safevi tahtına oturtan on iki Kızılbaş Türkmen beyleri olup yeni şahın Anadolu’nun doğusunda hakimiyet mücadelesi vermesini istemişlerdir. Bunun için Şah İsmail ile Yavuz Sulltan Selim arasındaki savaş, iki devlet arasındaki tek büyük savaştır. 1736-1747 tarihleri arasındaki savaş Türk hükümdarı Nadir Şah’ın hüküm sürdüğü dönemdir. Yine 1795-1925 tarihleri arasındaki savaşlar Kaçar Türklerinin idarede olduğu dönem olup bu dönemde Osmanlı Devleti’nin İran’da ele geçirdiği toprakların elden çıkmasıyla yapılan seferlerde iki ordu karşı karşıya gelmemiştir.

Osmanlı Devleti ile Safeviler arasındaki siyasi çekişme ve mücadele, Yavuz Sultan Selim’in 1514’teki Çaldıran zaferinden sonra azalmış, iki devlet arasında dostluk öne çıkmaya başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman ile Şah I. Tahmasb arasında 1555’te imzalanan Amasya Anlaşması ile ilişkilerin savaşsız devam etmesi sağlanmıştır. Bu anlaşmadan sonra Osmanlı padişahı ile İran şahı arasında yapılan yazışma ve mektuplaşmalarda kullanılan dil de yumuşamıştır. Şah I. Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta cülûsunu tebrik etmek için bir heyeti kıymetli hediyeler ile İstanbul’a göndermiştir. İran ile Osmanlı Devleti arasındaki bu dostluk ilişkileri padişahın 1566’daki vefatına kadar sürmüştür. Yerine tahta oturan II. Selim döneminde ilişkiler aynı seviyede kalmıştır. Bu süre içerisinde her iki ülkeye gelip giden İngiliz elçiler, iki devletin arasını açmak için çalışmış, İran’ın Osmanlı Devleti’ne savaş açması halinde birlikte hareket etmeyi vaat etmişlerdir. Bağdat’ın İran’ın toprağı ve atalarının yeri olduğunu söyleyerek kışkırtmaya çalışmışlardır.

Şah I. Tahmasb, Osmanlı padişahını “Sultan Gazi” ve “Mücahid-i fi Sebilillâh” olarak bilmiş, onunla savaşmayı hilaf-ı şeriat olarak telakki etmiştir. Kendisinin yazdığı tezkirede; “Osmanlı sultanı Freng canibine gazaya gitmiş, bizim onunla gitmemiz gerekir. Yoksa kardeşimizi ve oğlumuzu öldürmüş olsa dahi işimiz önden gitmektir. Çünkü gazaya gitmek sadece onun görevi değildir. Dini dünyaya satmamamız gerekir” sözlerini kullanmıştır.

Şah I. Abbas, Osmanlı’nın batıda küffara karşı yaptığı savaşları cihad olarak görmüş, küffarın İran ile Osmanlı arasında ihtilaf olduğunu bilmemelerini istemiştir. Bu minval üzere devam eden ilişkiler, IV. Murad ile Şah Safi arasında 1639’da imzalanan Kasrışirin (Zuhab) Anlaşması’na kadar sürmüştür. Bağdat’ın Osmanlı Devleti tarafından tekrar fethedilmesinden sonra 1639’da imzalanan Kasrışirin (Zuhab) Anlaşması, Nadir Şah dönemine kadar ve hatta Nasırüddin Şah döneminde imzalanan Erzurum Anlaşması’na kadar gelmiştir. Bu dönemde İran tahtında oturan Sünni Kaçar Türklerinden Nasırüddin Şah ve Muzaferüddin Şah, İstanbul’u da ziyaret etmişlerdir.

Afşar Türklerinden olup 1736’da İran tahtına oturan Nadir Şah, Osmanlı padişahı I. Mahmud’a gönderdiği mektup ile hem kendi cülusunu bildirmiş ve hem de Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabul edilmesini istemiştir. (A.DVNS. NMH. d.00003-2). Nadir Şah, farklı iki mezhep arasındaki ihtilafları ebediyen ortadan kaldırmak için teşebbüse geçmiştir. O dönemde Osmanlı hâkimiyetinde bulunan ve Şiiler tarafından kutsal sayılan Necef’te bir komisyon kurulması için 1746’da buraya gitmiştir. Necef Komisyonu’na Osmanlı Devleti temsilcisi olarak Bağdat’taki Sünni ulemadan Süveydi katılmıştır. Süveydi, “el Haccacü’l-katia” isimli eserinde, Nadir Şah’ın kendisini hüsn-ü niyet ile karşıladığını kaydetmiştir. Afganistan, Hindistan, İran, Osmanlı ve daha birçok ülkeden gelen Şii ve Sünni ulemadan oluşan komisyon, iki mezhep arasındaki ihtilafın sona ermesi için Caferiliği beşinci mezhep olarak kabul etmiştir. Kararın bir nüshası Nadir Şah tarafından imzalandıktan sonra İstanbul’a padişahın imzası için gönderilmiştir. Ancak her ne hikmet ise İstanbul’daki ulema bunu tasdik etmeyince padişah Birinci Mahmud da imzalamamıştır. İki devlet bu şekilde 19. asra kadar gelmiş, bundan sonra iki devletin topraklarını işgal etmek için devreye giren İngiliz Siyonizmi, Rusya’ya kontrolde tutarak hileli ve sinsi siyaset ile Osmanlı ve İran’ı güçsüzleştirmek için ahlaki olmayan diplomasiyi kullanmaya başlamıştır.

19. asrın başlarına gelindiğinde Kaçar Türkleri idaresindeki İran ile Osmanlı Devleti aynı kaderi paylaşarak İngiliz ve Rus emperyalizmine maruz kalmış, her iki ülke Birinci Dünya Savaşı’na girdikten sonra toprakları işgal edilmiş, Türkiye, Lozan ile İngiliz nüfuzu altına girdikten sonra inkılâp adı altında İslami değerlerini ve geçmişini silmeye çalışmış, İran ise 1919 Anlaşmasıyla İngiliz nüfuzuna girmiştir. İran’da savaş sonrası İngiltere’ye bağlı kalacak olan Rıza Mirpençe (Rıza Şah)’yi keşfeden Zerdüşt Ardeşir, İngiliz General Iron Side’e bu şahsı tavsiye edince Pehlevi (İranlıların atası) unvanıyla 1925’te tahta oturtulmuş, 1979 İslam Devrimi’ne kadar İngilizlerin İran’daki menfaat bekçiliğini yapmıştır. İngiltere, her iki ülke üzerinde bu işleri başardıktan sonra Sünni ve Şii Caferi mezhebine mensup iki Müslüman milletin bir araya gelmemesi için bu defa sinsi siyasetini bu alana kaydırmış, Müslümanlar arasında birliğin, yani vahdetin baş düşmanı olan kavmiyetçilik ve milliyetçiliği devreye sokmuştur. Bu siyasetin nasıl, hangi yöntem ve araçlar ile muvaffak olduğunu izah ettikten sonra günümüzdeki Türk-İran ilişkilerine değinmek, günümüzde iki devlete biçilen rolün farkına varmak açısından faydalı olacaktır.

Osmanlı Devleti ve İran, Ortadoğu’daki İslâm coğrafyasının iki önemli ülkesi, birisi Sünni halifeliğin temsilcisi, diğeri ise Şii Caferi imametin temsilcisi olarak on dokuzuncu asrın başından itibaren sömürgeci İngiliz siyasetine maruz kalıp büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Bu siyaset, sıradan ve bilindik yöntemlerle İslâm coğrafyasına girmemiştir. Bazen siyasi maslahattan olan Islahat, Tanzimat, Kanun-ı Esasi, Meşrutiyet ve şahsi hürriyet yöntemleriyle, bazen de içtimaî yapıyı kendi din ve kültüründen uzaklaştıracak batılılaşma araçlarıyla gelmiştir. İlk önce Osmanlı ve İran gibi İslâm ülkelerine geri kalmışlık psikolojisi işlenerek batıya göre geri kaldıkları kabul ettirilmiştir. Akabinde bütün suç İslâm’a yüklenerek dinîn teknik gelişmelere engel olduğu, ferdi özgürlükleri kısıtladığı, hilafetin gereksiz olduğu ve mevcut saltanat idarelerinin yıkılması gerektiği terennüm edilmeye başlanmıştır. Bu başarıldıktan sonra geri kalmışlığın, fakirliğin ilacı ve çaresi olarak batılılaşma, meşrutiyet rejimi ve beşerî kanunlar gösterilmiştir. Bunlara ulaşmak için de mevcut siyasi idarelerden kurtulmak gerektiğinden dem vurularak iç karışıklık istenmiştir. Bu süreçte gerek Osmanlı ve gerekse İran’da orta halli ulema, şuara, üdeba ve fikir ehlinden bazıları bilerek, bazıları ise işin farkında olmayarak rol almışlardır. İran tarafında Mirza Ağa Han Nuri, Cemaleddin Esedabadi (Afgani), Melkum Han ve Yahya Devletabadi gibi birçok kişi bu değirmene su taşımıştır., Osmanlı tarafında ise Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Emin Ali Paşa, Fuad Paşa, Enver Paşa, Şinasi, Mithat Paşa, Münif Paşa, Mustafa Fazıl Paşa, Said Nursi, Tevfik Fikret, Rıza Tevfik, Mehmet Akif Ersoy, Ziya Paşa ve daha birçok kişi rol almış, mason localarının hedeflerine bilerek veya bilmeyerek katkı sağlamışlardır. Milletini bu siyasete kurban etmek istemeyen Sultan II. Abdülhamid, İttihat ve Terakki denilen çetenin katkısıyla tahttan uzaklaştırılırken, İran’da gerçek manada ve yerli unsurlara dayanarak ıslahat yapmaya çalışan ve Kaçar idaresinin girmiş olduğu İngiliz nüfuzundan çıkması için çalışan dönemin güçlü ve tecrübeli devlet adamı sadrazam Mirza Taki Han (Emir-i Kebir) ise feci bir şekilde şaha katlettirilmiştir.

İran ve Osmanlı toprakları üzerinde hesap yapan ve bunun için Birinci Dünya Savaşı’nı organize eden İngiltere, savaş öncesinde 1907’de Rusya’ya İstanbul boğazlarını vadederek etkisiz kılıp yanına çektikten, Fransa’yı da kendisine yanaştırdıktan sonra, petrolün merkezi olan Ortadoğu’da meydanı boş bulmuş ve istediği sinsi siyaseti uygulamaya geçirmiştir. Bu siyasete 1917’de Balfour Deklarasyonu ile Siyonist hedeflerden olan Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurma da eklenince, durum daha da vahim bir hal almış, İslâm coğrafyasındaki mazlumların sayısı gittikçe artmış, zulümler en üst seviyeye çıkmıştır. Bununla ilgili olarak Bakara Suresi’nin 11. ayetini hatırlatmak gerekir. Cenab-ı Allah (c.c), bizlere şöyle hitap etmektedir; “Onlara; yeryüzünde fitne, bozgunculuk çıkarmayın denildiği zaman, biz sadece ıslah edicileriz derler.” Ayeti-i Kerime’den de anlaşılacağı üzere tarihin her döneminde yeryüzünde fitne çıkaran, terör ve anarşiye sebep olan, bozgunculuk yapan, dünyayı imar yerine tahrip eden ve zulümlerinde sınır tanımayanlar, hiçbir zaman ıslah ediciler olmamış, kendilerine gönderilen ilahi emirleri dinlememiş, yaptıkları kötülükler ile tarihteki yerlerini alıp bu âlemden silinip gitmişlerdir.

İnsanlık tarihi içerisinde hak ve batıl olarak günümüze kadar gelen ve kıyamete kadar devam edecek olan bu mücadelede, haktan yana olup yeryüzünde Allah’ın hükmünü hâkim kılmaya çalışarak dünyayı imâr edenler olduğu gibi, yeryüzünde fitne ve fesat çıkartarak insanların kanları ile kendi kavim ve milletlerini besleyenler de olacaktır. Haktan yana olanlar olduğu gibi batıldan yana saf tutarak dünyevi menfaat için zalimlerin değirmenine sürekli su taşıyanlar da olacaktır. Bununla alakalı olarak gerek bizim tarihimizde ve gerekse İran tarihinde çok çarpıcı örneklere rastlamak mümkündür.

İkinci Abdülhamid’in hileli ve sinsi İngiliz Siyonizmi tarafından teşekkül ettirilen ve adlarına önce Jöntürk ve daha sonra İttihat ve Terakki ismini alacak olan bir yerli çetenin askeri darbesiyle tahttan uzaklaştırılmasının üzerinden yüz sekiz yıl geçti. Sultan Abdülaziz’in aynı siyaset neticesinde katledilişinin üzerinden yüz kırk yıl geçti. Bugün devlet büyüklerimizin diplomatik nezaket gereği sadece “Üst Akıl” demekle iktifa ettikleri İngiliz Siyonizmi, o günden bugüne kadar geçen sürede İslâm coğrafyası üzerinde sinsi planlarını yürütmektedir. Bu siyaset sıradan ve bilindik bir siyaset olmayıp bazen suret-i haktan görünen ve dışarıdan desteklenen Cemaleddin Esedabadi (Afgani) ve onun günümüzdeki devamı Fetullah Gülen gibi din âlimi kisvesi altındaki şarlatanlar ve etraflarındaki çeteler ile gelmekte, bazen de İslâm coğrafyasında doğrudan teşekkül ettirilen silahlı terör örgütleriyle hedefe ulaşmaya çalışmaktadır. Bu sinsi siyasetin her iki yönteminde, içeriden elde edilen makam, nefis ve para düşkünü, ümmetin menfaatlerini yabancı elçiliklerin kapısında kolayca peşkeş çekebilen figüranlar rol almıştır. Bu sinsi ve hileli siyaset, on sekizinci asrın son yarısından itibaren yoğun bir şekilde İslâm coğrafyasının verimli bahçelerine girmiş, o günden bugüne kadar içeriden çıkmamakta, bahçe sahibi Müslümanların kanı ile kendi milletini beslemeye devam etmektedir.

Osmanlı Devleti’nde, on dokuzuncu asrın başlarından itibaren bu siyasete inandırılan Jöntürk, Genç Türk ve Genç Osmanlılar denilen ve bünyesinde bir kısım askeri, idari, fikri, ilmi, yarı ulema ve devlet adamları barındıran bir güruh, kendi devleti ve ümmetin menfaatlerini İngiliz hariciyesine teslim etmekten çekinmemiştir. Dünyevi makam, rüşvet, paye, para ve kadından başka bir düşünceleri olmayan bu kişiler, İngiliz işgalinden sonra kendi devletlerinden geriye kalacak olan kısmında ise makam elde etmek için birbirileriyle yarışmışlardır. Osmanlı Devleti’nde çeşitli ırk, din ve milliyetlerden bir araya getirtilen bu insanlar, devletin ve milletin menfaatlerini muhafaza eden İkinci Abdülhamid’i önce hırsızlık, eğlence düşkünü, hürriyet düşmanı ve istibdat sevdalısı gibi iftiralarla itham ettikten sonra, asıl niyet ve kimler tarafından kullanıldıklarını milletten gizlemek için hürriyetperver ve vatanperest olarak ortaya çıkmışlardır. İngiliz hariciyesi tarafından verilen görevi kusursuzca yerine getiren bu insanlar, İkinci Abdülhamid’i tahttan uzaklaştırıp iktidarı ele aldıktan sonra memlekette terör faaliyetlerine girişerek koca bir ümmetin talan edilmesine yardımcı olmuşlardır.

İngiliz siyasetinin İran kısmında ise Islahat, Meşrutiyet, Kanun-ı Esasi ve ferdi hürriyet hilesiyle elde edilen Zeynelabidin Merağayi, Abdurrahim Talibof, Mirza Ağa Han Kirmani, Mirza Ali Asgar Han, Melkum Han, Feth Ali Ahundzâde, Ziyaeddin Tabatabai, Firuz Mirza, Hasan Vusuk ve Cemaleddin Esedabadi (Afgani) gibi birçok devlet adamı, fikir adamı ve yarı ulema kullanılmıştır. İran halkının bütün iktisadi, askeri, içtimai, siyasi dertlerine ilaç olarak sunulan Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet rejimini getirme adına İran iç karışıklığa sürüklenmiştir. Bu süreç içerisinde İran tütünlerinin bir İngiliz Yahudi sermayedar olan Talbut’a verilmesini havi Tütün İmtiyazı, iç karışıklığın aracı olarak sahnelenmiş, halkın imtiyaza karşı isyanı beklenmeye başlanmıştır. Bir müddet sonra imtiyaza karşı başlayan iç isyanlar, Esedabadi ve Hasan Şirazi tarafından tahrik edilmiş, bu sinsi oyunun farkında olmayan halk ve yarı ulema, nasıl bir tuzağın içerisine çekildiklerini anlamamış, hükümet ise imtiyazın iptalinden doğan tazminatı ödedikten sonra hilenin farkına varmıştır.

İngiltere’nin İran ve Osmanlı topraklarını istilada kullandığı araçların içerisinde Feth Ali Ahundzâde ve Melkum Han vasıtasıyla yer alan Cemaleddin Esedabadi (Afgani), bir yandan Sudan’daki Mutemehdi’yi Osmanlı halifeliğine karşı Arap halifeliğine iknaya çalışarak buradaki İngiliz nüfuzuna karşı başlayan isyanı tahrik etmiş, diğer taraftan onun olmaması halinde kendisine teklif edilen halifelik ve mehdiliğin peşinden koşmuştur. Esedabadi (Afgani), Arap halifeliğini sürekli gündeme getirerek Sünni Osmanlı halifeliğinin İslâm coğrafyasındaki itibarını ve nüfuzunu düşürmeye çalışmıştır. İkinci Abdülhamid’in gerek Esedabadi üzerinden yapılmak isteneni fark etmesi, gerekse Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için yapılan bütün teklifleri redderek girişimlere engel olması, bu sinsi siyasetin farklı yollara başvurmasına sebep olmuştur.

İngiliz Siyonizmi, on dokuzuncu asrın son yarısından itibaren Kudüs’ü işgal etmek, Theodor Herzl’in burada bir Yahudi devleti kurulması hayalini hayata geçirmek için bütün yolları denemeye başlamıştır. Bu projenin uygulama sahası olan Osmanlı topraklarını muhafazaya çalışan ve Kudüs toprağını Mülk-ü Şahane statüsüne aldıran İkinci Abdülhamid, içerden siyonistlere yardımcı olan İttihat ve Terakki ile sonuna kadar mücadele etmiştir. Ancak haince tertiplenen bir askeri darbe ile tahttan uzaklaştırıldıktan sonra meydan tamamıyla İngilizlere kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na çekilmesi, Filistin’deki Osmanlı topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması ve petrol bölgelerinin işgali kolaylaşmıştır. İngilizler, bu siyasette kendilerine rakip olarak gördükleri Rusya’yı 1907’de aldatarak yanına çekmiş, Fransa’yı da yanı başına oturtmuş, projenin icrasına geçmek için İngiliz kraliyetinin teyze çocukları Almanya’yı kullanmıştır. Savaşın sonunda Anadolu haricindeki bütün topraklarımızı işgal eden İngilizler, Lozan’da ülkemiz üzerinde kurdukları nüfuzu devam ettirmek için Müslüman Anadolu halkının İslâm’a sırt çevirmesini, geçmişini yok saymasını ve halifeliğin kaldırılmasını şart koşmuş, bu şartların birinci meclis tarafından reddedilmesinden sonra kurulan ikinci meclis tarafından kabul edilmesi üzerine sadece sınırlarımızı tanımışlardır.

İngilizlerin bu sinsi ve hileli siyasetinin anlaşılabilmesi için her dönemde kimlerin kullanıldığının, kullanılan figüranların gerçek kişilik ve niyetlerinin ele alınıp ortaya konulması ve genç nesillere anlatılması gerekir. İslâm coğrafyasında on dokuzuncu asrın başlarından itibaren fiilen devreye sokulan sürecin, yerli figüranlar ile nasıl başlatıldığını, bütün aşamalarıyla bundan önce neşrettiğimiz “İngilizlerin İslâm Ülkelerini Parçalama Politikası ve İran” isimli kitabımızda vermeye çalışmıştık. İkinci Abdülhamid ve Nasırüddin Şah’ı istibdatçı, adalet düşmanı, hırsız, eğlence düşkünü ve müsrif göstermeye çalışırken, aslında bu projenin peşinden gitmiştir. Her iki ülkedeki idarecileri halkın gözünden küçük düşürüp yıpratmak için dini ve fikri kesimden olup halk üzerinde etkili olan insanları kullanmıştır. Her iki tarafta bu sinsi tuzağın içerisine bilerek ve bilmeden dâhil olanlar, devletleri parçalanıp harap olduktan sonra işin farkına varmışlardır. İran ulemasından Şeyh Fazlullah Nuri, işin farkına varmışsa da kendisini darağacında görmüştür. Geniş bir coğrafyaya sahip Osmanlı Devleti, Türkiye Cumhuriyeti olarak Anadolu içerisine hapsedilirken, İran’da bir darbe ile iktidara getirilen Rıza Pehlevi ve oğlu Muhammed Pehlevi, yıllarca İran’da İngiliz nüfuzunun bekçiliğini yapmışlardır.

Osmanlı ve İran üzerinde aynı dönemde devreye giren İngiliz Siyonizmi, İslâm coğrafyasında amacına ulaşmak için o günden bugüne kadar geçen sürede, aynı sinsi ve hileli yöntemleri kullanmaya devam etmektedir. Ülkemizin gençlerine bu sinsi ve hileli siyasetin tuzakları anlatılmadığı, Lozan Antlaşması ve sonrasında yaşanılan süreç sarih bir şekilde ortaya konulmadığı müddetçe aynı durumlar tekrarlanacak, İngilizlerin kendi ülkelerine darbe yapmasını bekleyen bir nesil her zaman olacaktır. Böyle olunca da batılı emperyalist güçler, İslâm coğrafyasında kan dökmeye devam edeceklerdir. Ülkemizin ve ümmetin genç nesillerine bu şuuru vermek ve bu tuzaklara karşı farkındalık sağlamak hepimizin ve özellikle biz tarihçilerin görevidir. Müslümanlar arasındaki mezhep ve milliyet farklılığının nasıl iç savaş ve mücadelelere dönüştürüldüğünü, nasıl silah olarak kullanıldığını ümmetin genç nesillerine aktarmaktır. Eğer şimdiye kadar bu görevimizi yerine getirmiş olsaydık, İngilizler başta olmak üzere batılı emperyalist ülkeler, bugün İslâm coğrafyasında bu kadar kan akıtamaz ve Müslümanların mallarını elinden çalamazlardı. Hülasa, “tarih değil, hatalar tekerrür eder.”

“Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.” (Yusuf Sûresi, 111).

 

 

1980 SONRASI TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

 

İran, 1979’da Seyyid Ruhullah Musevi Humeyni önderliğinde İslâm Devrimi ile Amerika ve İngiltere’nin nüfuzunu ortadan kaldırdıktan sonra devrimin lideri tarafından verilen demeçlerde laik rejim ile idare edilen Türkiye’ye çok sıcak bakılmamış ise de ilişkilerin devamı istenmiştir. Devrimin gerçekleşmesinden sonra Başbakan Bülent Ecevit’in İran’daki yeni hükümeti tanıması, ilişkilerin ticari ve siyasi olarak devamını sağlamıştır. İmam Humeyni’den sonra gelen Haşimi Rafsancani hükümeti döneminde İran-Türkiye ilişkilerinde belirleyici konuların başında İran’ın PKK ile olan ilişkileri meselesi yer almıştır. Türkiye, devrim ihracı söylemini devam ettirirken, İran ise Amerika ve İsrail’e yakın laik Türkiye’den kaygılı olduğunu dile getirmiştir. 1991’de Türkiye’yi ziyaret eden Rafsancani, Anıtkabir’i ziyaret etmeyerek bu tavrını göstermiştir.

Rafsancani dönemi Türk-İran ilişkilerini olumsuz etkileyen olaylardan bir diğeri de gazeteci Uğur Mumcu’nun 1993’te öldürülmesi gelmiştir. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in olayın hemen akabinde Mumcu cinayetini İran bağlantılı örgütlerin faaliyetlerine bağlaması ve bu örgütlerin Çetin Emeç ve Turan Dursun’un suikastlarıyla ilişkilendirmesi İran’ın tepkisine sebep olmuştur. Bu demecin akabinde Türk televizyonlarında İran’a karşı olumsuz yayınların yapılması ve gösterilerin tertip ettirilmesi ilişkileri olumsuz etkilemiştir. 1996’da başlayan Ankara-Tahran arasındaki kriz, Şubat 1997’de büyükelçilerin karşılıklı çekilmesi noktasına kadar gitmiştir. Sincan’da düzenlenen Kudüs Gecesi’ne İran Büyükelçisi Bagheri’nin çağrılması, Dışişleri Bakanlığı tarafından protesto edilmiş, Türk Genelkurmay Başkanlığı da büyükelçinin en kısa zamanda Türkiye’den ayrılması gerektiğini bildirmiştir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen İran’ın Türkiye açısından doğuya açılan kapı olması ve Türkiye’nin de İran için vazgeçilmez olması, iki devletin arasındaki siyasi ve iktisadi ilişkinin devamını mecbur kılmıştır.

Türkiye-İran ilişkilerindeki diğer önemli bir dönüm noktası da Refahyol Hükümeti’nin Başbakanı merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın öncülük ettiği Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya’nın üye oldukları Gelişmekte Olan Sekiz Ülke (D-8) Örgütü’nün 15 Haziran 1997’de kuruluşudur. İslâm Dünyası’nda geniş bir nüfusu temsil eden sekiz ülke, ilişkilerde ekonomik fırsatları çeşitlendirmek, uluslararası düzeyde karar alma sürecine katılımı artırmak, somut ortak projeler etrafında ekonomik iş birliğini geliştirmek ve üye ülkelerin dünya ekonomisindeki durumlarını güçlendirmek amacıyla bir araya gelmişlerdir. D-8’in kuruluşunda Türkiye ve İran önemli rol oynamış, küresel emperyalist devletler bu örgütün kuruluşundan rahatsız olmuşlardır. Rahatsız olmakla kalmayan Siyonist güçler, merhum Necmetin Erbakan hükümetini, yerli işbirlikçiler eliyle yaptırdıkları hileler ile iktidardan düşürmüşlerdir.

İngiltere ve Amerika’nın başını çektiği batılı ülkelerin Körfez Savaşı sonunda Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri Saddam Hüseyin’e karşı isyan ettirmeleri ve buna Irak ordusunun ağır silahlarla karşılık vermesi, Türkiye ve İran sınırına binlerce insanın yığılmasına sebep olmuştur. ABD ve müttefiklerinin duruma müdahale etmeleri ve Amerika’nın askeri olarak Kuzey Irak’a yerleşmesi (Çekiç Güç) İran’ı oldukça rahatsız etmiştir. Körfez Savaşı sırasında Amerika ve İngiltere’nin öncülüğündeki askerlerin Irak’a girmeleri, Kürtlerin pervasızca hareket etmelerine sebep olmuş, Kuzey Irak Kürtleri bu süre içerisinde Türkiye ve İran için sıkıntı olmuşlardır. Amerika’nın Türkiye’den yana görünerek Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurma projesi, İran tarafından bölgenin işgali olarak görülmüştür. Türkiye ve İran, Suriye’yi de işin içerisine katarak Irak’ın toprak bütünlüğünü savunduklarını ilan etmişlerdir. Ancak Amerika’nın Kuzey Irak’taki varlığının Türkiye tarafından devamının istenmesi ve İran rejim muhaliflerinin otorite boşluğunun olduğu bu bölgede toplanmaları ilişkileri sıkıntıya sokmuştur. Bu sıkıntıların yaşandığı sırada İran’da yapılan seçimlerde halkın %70’nin oyunu alan Muhammed Hatemi, değişim söylemiyle iktidara gelmiştir.

Muhammed Hatemi dönemi Türkiye-İran ilişkileri, Türkiye’de Refahyol Hükümeti ve Merhum Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın iktidardan düşürülmesi faaliyetlerinin yoğunlaştığı, Türk Genelkurmayı’nın sürece müdahil olması sebebiyle sıkıntılı başlamıştır. Rafsancani yönetiminin son zamanlarında gerginleşen ilişkiler, 1997 yılı başında krizle sonuçlanmıştır. İran büyükelçisi Bagheri’nin Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen Kudüs Gecesi’nde Türkiye’nin İsrail ile münasebetlerini eleştiren bir konuşma yapması, zaten gergin olan ilişkileri kopma noktasına getirmiş, karşılıklı suçlamalar neticesinde iki ülke büyükelçilerini geri çekmişlerdir. Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi için İran Dışişleri Bakanı Kemal Harazi ve Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in çabaları dikkat çekici olmuştur. Eylül 1997’de Birleşmiş Milletler toplantısında bir araya gelen Cem-Harazi ikilisi, ilişkileri normalleştirme ve karşılıklı olarak yeni büyükelçileri atama kararı almışlardır. İran’da Hatemi döneminin başlaması, iki ülke ilişkilerine olumlu yansımış ve yukarıda bahsedilen sebeplerle kesintiye uğrayan ilişkiler, 1998’de büyükelçilik seviyesine yeniden çıkartılmıştır. Cem’in İran ziyareti ve Harazi’nin Türkiye ziyaretleri sırasında verdikleri dostluk mesajları, ilişkileri müspet yönde etkilemiş, İran’ın ev sahipliğinde düzenlenen İslam Konferansı Örgütü zirvesi için Tahran’a giden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, her ne kadar İran’a olumlu bir bakışı olmamış ise de İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ile görüşerek ilişiklerin düzelmesine katkı sağlamıştır.

PKK Terör Örgütü lideri Öcalan’ın 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinden sonra İran’da düzenlenen PKK yanlısı gösteriler, iki ülke arasındaki ilişkileri gerginliğe sürüklemiş, bunu İran üzerinden PKK saldırılarının artması izlemiştir. 1999’da Türkiye’de meydana gelen deprem, problemlerin geçici de olsa unutulmasına sebep olmuşsa da Ahmet Taner Kışlalı’nın fail-i meçhul suikastı, terör konusunu yeniden gündemin başına oturtmuştur. Başbakan Bülent Ecevit hükümeti her ne kadar temkinli açıklamalarda bulunmuşsa da televizyon ve gazetelerde, saldırıda İran’ın parmağı olduğu yönünde spekülasyonlar yapılması ortamı gerginleştirmiştir. Bombalama olayının sözde faili olarak seçilen Necdet Yüksel’in, Kışlalı’nın aracına bombayı kendisinin yerleştirdiğini ve İranlı bir diplomat tarafından olaya azmettirildiğini iddia etmesiyle gözler yeniden İran’a çevrilmiştir.

Türkiye’de 1999’daki seçimlerde milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle meclise gelmesi sırasında Başbakan Bülent Ecevit’in sarf ettiği hakaret içeren sözler ve milletvekilinin dışarı çıkarılmasını istemesi, İran tarafından tepkiyle karşılandığı gibi başörtüsü üzerinde verilen karşılıklı demeçler gerilimi iyice arttırmıştır. Temmuz ayında gerçekleşen üç olay ise gerilimi tekrar krize dönüştürmüştür. İran’da darbe peşinde olan Amerika ve İsrail’in yardımlarıyla tertiplenen öğrenci olaylarında Türkiye’nin suçlanması, Türk uçaklarının İran içlerinde bir köyü bombaladıkları iddiası ve yanlışlıkla İran tarafına geçen iki Türk askerinin tutuklanmasıyla başlayan kriz, askerlerin serbest bırakılmasıyla yatışmaya başlamıştır. İran, Türkiye’nin PKK’nın faaliyette bulunduğu bölgelerde eş zamanlı ortak operasyon isteğini kabul etmiştir.

Türkiye’de 2000’deki Hizbullah operasyonu ve Uğur Mumcu’nun yine fail-i meçhul cinayeti ile ilgili olarak Umut Operasyonu’nun başlaması, Türk basınında İran parmağı tartışmasının tekrar gündeme getirilmesi, düzelme eğilimindeki ilişkileri tekrar karşılıklı sert demeçler verme seviyesine getirmiştir. İki ülke dışişleri bakanlarının uzlaştırıcı tavrı, ilişkileri kopma noktasına getirmekten kurtarmıştır. Ankara’da iki ülke yetkililerinin katıldığı toplantıda dışişleri müsteşarları seviyesinde yılda iki kez toplanacak bir çalışma grubunun oluşturularak bölgesel ve uluslararası konularda karşılıklı danışmalarda bulunulması hakkındaki mutabakat zaptının imzalanmasıyla gerilim sona ermiştir.

Türkiye-İran ilişkileri, ABD’nin 2003’te Irak’ı işgal planlarından ve bunun için ürettiği bahanelerden olumsuz etkilenmiştir. Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurmak, bölgedeki mezhep ve ırki farklılıkları iç kargaşaya dönüştürmek isteyen İngiltere, Amerika ve İsrail, Irak’ın nükleer silahlara sahip olduğunu bahane ederek işgali başlatmışlardır. Amerika’da gerçekleşen ve 11 Eylül Saldırısı olarak kayıtlara geçen olaydan hemen sonra ABD’nin dilinde düşürmediği Irak’a demokrasi götürme söyleminden Türkiye ve İran emin olmamışlardır. Bu sırada Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi İran tarafından olumlu karşılanmış, Türkiye’de gelişen ekonominin enerjiye ihtiyaç duyması ve bu enerjinin de İran’da bulunması, ilişkilerin karşılıklı olarak olumlu yönde seyretmesini sağlamıştır.

Amerika, 11 Eylül saldırısından sonra Afganistan’ı ve 2003’te Irak’ı işgal edince bütün bölge ülkeleri derinden etkilenmiştir. Irak’ta sahnelenen etnik ve din temelli iç çatışmalar, ekonomik çöküntü ve devlet yapısının ortadan kalkması, Irak’ın sınır komşusu İran ve Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir. Kuzey Irak’ta terör örgütleri üzerinden tahrik ettirilen Kürt milliyetçiliğinin artmasıyla bölgede bir Kürt devletinin kurulması ihtimali, Türkiye’nin İran ile yakınlaşmasını sağlamıştır. İran, 2004’te PKK’yı terör örgütü olarak kabul ederken, Türkiye de İran karşıtı Halkın Mücahitleri Örgütü’nü terör listesine almıştır. İki devlet, PKK ve onun İran’da faaliyet gösteren kolu PJAK terörü ile mücadelede iş birliğine gitmişlerdir.

ABD’nin Irak’ı işgaliyle Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin giderek güçlenmesi ve bağımsız devlet kurma fikrini gündeme getirmesi, Türkiye-İran ikili ilişkilerini 2004’te yeni bir sürece doğru götürmüştür. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha önceki tahribattan sıyrılıp normal komşuluk üzerine kurulması için büyük çaba göstermiştir. Bu sırada İran-Türkiye 18. Karma Ekonomik Komisyonu toplantısı için Tahran’ı ziyaret etmiştir. 18 Şubat 2004’te Tahran’da yapılan D-8 zirvesi kulislerinde bir araya gelen İran ve Türkiye liderleri, ikili ilişkilerin artması yönünde mutabık kalmışlardır. Bunu Türk şirketlerinin İran’daki yatırımlar ve doğalgaz alımı anlaşmaları imzalamaları izlemiştir. 2005’te Türkiye ile İran arasındaki siyasi ilişkiler nükleer program sebebiyle yavaşlamıştır. İran’ın yürüttüğü nükleer programın İsrail ve batıyı giderek endişelendirmesini, Avrupa’da düzenlenen bombalı eylemlerin İran’a yüklenmesi izlemiştir. Nükleer programı sebebiyle ABD’nin hedefinde olan İran’a yönelik sesler, terörü desteklediği iddiasıyla artmaya başlamıştır. İran’ın uluslararası alanda yaşadığı bu gerilim, Türkiye hükümeti tarafından desteklenmemiş, İsrail de dahil birçok ülke nükleer silaha sahip iken İran’ın barışçıl amaçlar için üzerinde çalıştığı nükleer programın makul sayılması gerektiğini söylemiştir. Bu sırada İran’da 2005’te yapılan seçimde Mahmud Ahmedinejad cumhurbaşkanı olduktan sonra nükleer çalışmalara hız vermiştir. Türkiye, İran’ın barışçıl nükleer silaha sahip olmasını makul bir hak olarak görmüş ve İran’a yönelik bir askeri müdahale seçeneğini tasvip etmediğini beyan ederek İran’a uygulanan ambargo ve yaptırımlara haklı olarak katılmamıştır.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın bazı söylemleri Türkiye tarafından dikkatle izlense de ticari ilişkiler devam etmiştir. Doğal gazda tüketici olan Türkiye’nin, gelişen sanayisinin ihtiyacını en uygun şekilde karşılayabileceği kaynağın İran olması, Rusya’nın Avrupa’ya karşı doğalgazı bir silah olarak kullanması ve Türkiye’nin temin seçeneklerini çeşitlendirmek istemesi iki ülke ilişkilerinde esas olmuştur. İki ülkenin yumuşak karnı olarak nitelendirilebilecek Kürt meselesi konusunda ABD’nin emperyalist politikaları, Türkiye ve İran’ı daha çok yakınlaştırmıştır.

Türkiye, İran’a nükleer çalışmaları sebebiyle uygulanan ambargoyu eleştirmiş, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in İran’a karşı yeni bir ambargo kararı almalarına engel olmak için, 17 Mayıs 2010’da Türkiye, Brezilya ve İran arasında uranyumun takas edilmesine dair bir anlaşmanın imzalanmasına öncülük etmiştir. Ancak anlaşmanın ardından ABD Dışişleri Bakanı Clinton, yapılan anlaşmaya rağmen P5+1 ülkelerinin İran’a yaptırım konusunda uzlaştıklarını bildirmiştir. Bu sebeple BM Güvenlik Konseyi’nin iki geçici üyesi olan Türkiye ve Brezilya tarafından atılan bu önemli adım geçerliliğini yitirmiştir. 9 Haziran 2010’da BM Güvenlik Konseyi toplanmış, Türkiye ve Brezilya’nın olumsuz ve Lübnan’ın çekimser oyuna karşı 12 olumlu oyla İran’a daha kapsamlı yaptırımların uygulanmasını öngören 1929 sayılı karar kabul edilmiştir.

2011’de Kuzey Afrika’dan Suriye’ye kadar olan ülkelerde adına Arap Baharı denilen, sözde demokrasi, gerçekte ise Tunus, Cezayir, Libya, Mısır ve Suriye’de Müslüman milleti meydanlara indirip iç karışıklık çıkarttıktan sonra ezmek, öldürmek ve zindanlara toplamak için küresel Siyonist güçlerin sinsi tuzağının uygulanma safhasında İran ve Türkiye farklı düşünmüştür. İran, Büyük Şeytan olarak adlandırdığı Amerika’nın ve hamisi İngiltere’nin Akdeniz’den Hindistan’a kadar olan güzergâhın kilidi durumundaki Suriye’nin düşmemesi için Rusya ile birlikte mevcut yönetimin yanında yer almıştır. Türkiye ise yönetimin değişmesinden yana tavır koyarak karşı tarafta yer almıştır. Bir tarihçi olarak Suriye Meselesi ve Arap Baharı denilen tuzak ile nelerin hedeflendiğini tahmin etmek çok zor değildir. Çünkü Mısır Osmanlı hakimiyetinde iken burada çıkartılan Urabi (Arabi) Paşa İsyanı sonrasında 1882’de Mısır, İngilizler tarafından işgal edilmiş ve o tarihten günümüze kadar Mısır ordusu işgalcilerin isteği doğrultusunda oluşturulmaktadır. Yine Sudan’da İngiliz tahriki ve Cemaleddin Afgani telkini ile Osmanlıya karşı isyana kalkışan Mutemehdi (Mehdi) sayesinde Sudan ve Nil Havzası Osmanlının elinden çıkmıştır. Afganistan’da Dost Muhammed Han’ın çocuklarını birbirine düşüren İngilizler, o günden bugüne Afganistan’dan çıkmamışlardır. Yani kısaca bu yöntem Müslüman coğrafyada hep icra edilmiş ve maalesef Müslümanlar da bu tuzağa hep düşmüşlerdir.

Netice olarak, Kaçarların inkırazıyla iktidara gelen Pehleviler döneminde Türk-İran ilişkileri, her iki devletin I. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmaları sebebiyle karşılıklı ekonomik iş birliği üzerine şekillenmiştir. İran İslâm Devrimi ile Türkiye’nin laik yapısı ve batı eksenli siyaseti, Amerika’yı Büyük Şeytan olarak gören Ayetullah İmam Humeyni tarafından iyi görülmemişse de ilişkiler devam etmiştir. Rafsancani ile başlayan siyaset değişikliği, Türk-İran ilişkilerine müspet bir yön çizmiş, Türkiye’nin enerjiye ihtiyaç duyması ve İran’ın da doğalgaz ve petrol ihraç eden bir ülke olması, ilişkilerin temkinli devamını sağlamıştır. PKK Terör Örgütü’nün İran topraklarındaki faaliyetleri ve Türkiye’nin İsrail ile yakın ilişkileri her ne kadar gerginliklere sebep olmuşsa da ilişkiler hiçbir zaman kopmamıştır. Özellikle Ak Parti hükümeti döneminde İran’a karşı takip edilen dengeli ve adil siyaset, ilişkileri yapay olmaktan kurtarıp olması gereken şekle getirmiştir. Türkiye’de yapılan askeri darbelere zemin hazırlamada kullanılan İran söylemleri, bu dönemde geçerliliğini yitirdiği gibi daha önceki suçlamaların asılsız oldukları da anlaşılmaya başlanmıştır. Gerek iki devlet ve gerekse iki millet birbirini daha iyi anlamıştır. İran üzerine çalışan bir tarihçi olarak şunu belirtmeme gerekir ki, Türkiye ve İran, gerek tarihi, kültürel, siyasi ve gerekse ticari olarak birbirine muhtaç ikiz kardeşlerdir. Her iki ülkenin birlikteliği eğer İngiltere ve Amerika başta olmak üzere batılı emperyalist devletleri rahatsız etmiş ve hala rahatsız ediyor ise bunda bir hikmet aramak gerekir. Merhum Erbakan Hoca’nın iki cümle ile söylediği gibi, Siyonist hamlelere karşı tam tersini yapmak kafidir. Çünkü Allah’ın yardımı mutlaka erişecektir.

Kaynakça

  1. Yılmaz KARADENİZ, İran Tarihi (1700-1795), Selenge Yayınları, İstanbul 2020, Genişletilmiş İkinci Baskı.
  2. Yılmaz KARADENİZ, Kaçarlar Döneminde İran (İdarî, Askerî, Sosyal Yapı ve Toplumsal Hareketler), Selenge Yayınları, İstanbul 2020, İkinci.
  3. Yılmaz KARADENİZ, İran’da Sömürgecilik Mücadelesi ve Kaçar Hanedanı (1795-1925), Bakış Yayınları, İstanbul 2006 (Kısaltılmış Doktora Tezi.
  4. Yılmaz KARADENİZ, İngilizlerin İslam Ülkelerini Parçalama Politikası ve İran, Kesit Yayınları, İstanbul 2016.
  5. Yılmaz KARADENİZ, Osmanlı ve İran’ın İngiliz Paraleli Cemaleddin Esedabadi (Afgani), Gece Kitaplığı, Genişletilmiş İkinci Baskı, Ankara 2017.

 

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir