9 Temmuz 2024, Salı

Devlet-Birey İlişkisi Çerçevesinde Türkiye’nin Yeni Anayasa İhtiyacı –  Dr. Abdullah ŞENGÖNÜL

Devlet – birey ilişkisi, başlangıçta bireyin boyun eğdiği ve mutlak otoritesini kabul ettiği bir evrende ortaya çıkmıştır. Tarihi seyri içerisinde bu ilişki daima yüksek öneme sahip olmuştur. Bunun yanı sıra taraflara atfedilen rollerde kritik paradigma değişimleri gözlemlenmiştir. Devlete atfedilen mutlak kutsiyet, zaman içerisinde bireyin daha kıymetli olduğu kanaatine doğru ulaşmıştır. Bu serüvenin yansıması olarak tarih boyunca birçok düzenleme yapılmıştır. Bahsedilen düzenlemeler farklı medeniyetlerde farklı yöntemlerle yapılmış olsa da ana teması daima anlaşma zemini oluşturmayı amaçlamıştır. Tamamında görülen bir diğer ortak nokta da aslında kurallar bütünü içerisinde huzurlu ve adil bir düzen temelinde yaşayabilme arayış ve arzusudur.

Başlangıçtan bugüne kadar varlığı ve biçimi üzerinde oldukça geniş bir literatür oluşturan devlet tartışmaları, her dönemin akademik ve toplumsal gündeminin parçası olmaya devam etmiştir. Devletin varlığı ve o otoriteyi kuran, kabullenen bireyin ilişkisi, özellikle son 300 yılda sıkı ve bağlayıcı kurallarla hukuk evrenine oturtulma gayretlerine konu olmuştur. Daha öncesinde ise Hun devletinden Antik Yunan’a, Platon’dan İbn-i Rüşd’e, İbn-i Rüşd’den Thomas Aquinas’a ulaşan sosyolojik aktarımlar ve toplum sözleşmeleri bahsedilen sürecin sadece birkaç adımı mahiyetindedir.

Devlet olgusu her medeniyette kuşkusuz sadece kendi belirlediği evrende gerçekleşmemiş, etrafından, rakiplerinden/düşmanlarından ya da kültürel bağlarından, zamanın koşullarından etkilenmiştir. Ayrıca müesses nizamlar ile güneşi batmayan imparatorluk hedefleri veya mutlak cihan hakimiyeti kurmak çabaları da  tarihte çok kez karşımıza çıkmaktadır. Tarihsel süreçte oldukça zengin bir meselenin, zamanımızın koşullarında da aynı zenginliğe sahip olduğu gözlemlenmektedir.

Son yüzyıla ilham veren, devlet – birey ilişkisinin fikri ve uygulama temeline dayalı “Bill of Rights”, “Sened-i İttifak” gibi örnekler daima bir ihtiyaca binaen ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyaçların giderilmesinde ise çoğunlukla “şiddet” araç olarak kullanılmıştır. Bireyin, devlete tanıdığı sınırsız kredinin sonunu getiren ve çatışmalara sahne olan son yüzyılın bir miktar bakiyesi devam etse de geleceğin şekillenmesinde, teknoloji, iletişim, dijital enstrümanların gücü yeni bir dönemin başlamasını sağlamıştır. Böylece devlet – birey ilişkisinin yeniden tanımı ve tarifi de bu gerçeklere dayalı olarak tartışılmaya devam etmektedir. Nihayetinde bu arayışların ulaştığı mertebenin zirvesinde anayasal düzen ve buna bağlı meşruiyet zemini görülmektedir.

Modern devlet anlayışının kapitalizm vasıtası olduğu, kölelikle özgürlüğün arasında konumlanma sorunu yaşadığı kabul edilmektedir. Bu fikrin savunucularından birisi olan Franz Oppenheimer, geleceği tarif ederken efendilik ve sömürünün temsilcisi olmayan bir devlet düzeni arayışlarını işaret etmektedir. Hatta 19. yy Avrupalı siyaset ve toplum bilimi uzmanlarının kahir ekseriyeti şu hususa dikkat çekmektedir: Devlet kapitalizmin bir aracı olduğu için sermayeyi güçlendirecek kritik uygulamaları olmuştur. Alt sınıf olarak tasnif edilen kişileri topraklarından uzaklaştırarak şehir hayatında sanayi işçileri haline getirmiştir. Böylece emek sahiplerini, sermaye sahiplerinin yani üst sınıfların kölesine dönüştürmüştür. 1926 yılında Nixon Caver tarafından derlenen dönemin ekonomik devrimleri, devlet – birey ilişkisinde devlet aygıtının ve düzeninin ekonomik açıdan işlevsel etkisini ifade etmektedir.

Devlet – birey ilişkisinin Türk ve İslam medeniyetinde Batı’dan daha farklı değerler manzumesi vardır. Adalet temelinde, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” mefkuresi gibi sadece dönemin koşullarında değil tüm zamanlara hitap edecek kadar kudretli yaklaşımlar bulunmaktadır. Milletin hukukunu korumak, devlet otoritesine ve yöneticiye bağlılık için temel meşruiyet unsuru olarak kabul edilmektedir. Devlet ve birey, ortak gündem olarak Nizam-ı Alem fikri üzerinde ittifak ederek yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirmiştir. Koçi Bey Risalelerinde uyarıldığı gibi nizamı bozacak küçük adımların büyük felaketleri çağıracağı uyarısı da -çok sayıda faktörün etkisiyle- gerçekleşmiştir.

Dünyada gelişim sürecinin ana hatlarına yer verilen devlet – birey ilişkisi, esasında kaçınılmaz zaruretlerin sonucunda reform talepleri ile günümüze ulaşmıştır. Örneğin 2020 yılında ABD seçimlerinden sonra Kongre Binasında yaşananlar sonucunda göçmen politikasından güvenlik politikalarına kadar geniş bir yelpazede tartışmalara sahne olmuştur. Benzer örnek, yakın zamanda Fransa’da yaşanan sarı yelekliler protestolarıdır. Buradan yapılacak ana çıkarım, devlet – birey ilişkisinde genellikle şiddet ve çatışma ekseninde gerçekleşen değişimleri, rasyonel ve oldukça geniş kitlelerle uzlaşarak yapabilmek geleceği kuşatmak demektir. Bir başka ifade ile toplumun ruhunu yansıtan ve millet için devlet mantalitesini uygulayan anayasal düzenler, geleceği şekillendirme ve yönetme kudretine erişir.

Türkiye’nin 100 yıllık anayasal düzen serüveni de daima demokrasi arayışları ve kesintileri ile varlığını sürdürmüştür. 1921 Anayasası sadece 3 yıl sonra 1924 Anayasası haline dönüşmüş, 1928 yılında esaslı bir değişime tabi tutulmuştur. Bu tarihten sonra anayasa çalışmaları askeri darbelerin ürünü olarak zuhur etmiştir. 1961 Anayasası toplumun ihtiyaçları yerine 38 kişilik meşruiyeti gayri sahih bir komitenin defolu talimatlarının imalatı olarak dikte edilmiştir. 21 yıllık diretmeli tedavülü 7 Kasım 1982 yılında özrü kabahatine rahmet okutan bir metne yerini bırakmıştır. Arada geçen süre devlet – birey ilişkisinin yakın tarihimizde en çarpıcı dönemidir. Bu dönemde Türkiye’de sokak hareketleri, ideolojik kamplaşmalar sonucunda iç çatışmayı çağrıştıran pek çok olay yaşanmıştır. Bir de Türkiye’ye özgü özellikle dış odaklı faaliyetler*, bireye, devlete karşı adeta şiddet ve çatışma ile direnmeyi öğütlemiştir. Daha sonra terör ve siyasi istikrarsızlıklar içerisinde ihtiyacını dahi keşfedemeyen kördüğümlü anayasa dönemleri yaşanmıştır.

Türkiye’de anayasal düzenin genellikle vesayet odakları ve darbe bakiyeleri ile tesis edilmesi sonucu, hayatın tamamını kuşatan bir yelpazede ilerleme/kalkınma sorunu yaşanmıştır. Hukuki evrende anahtar kavramlardan birisi olan “ölçülülük” ile değerlendirildiğinde Türkiye’nin anayasal düzeninde devlet – birey bütünlüğü uzun süredir gözetilememiştir. Böylece birbirini yeterince tanımayan ama birbirine mecbur olan iki yapının ihtiyaçlarını anlamaması sonucunu getirmiştir. O halde ilk adımda, devlet – birey ilişkisinde karşılıklı ihtiyaçların önce tespiti sonra da giderilmesine yönelik stratejiler üretilmelidir. Devlet – birey ilişkisinin varlığını tanımlayan meşruiyet tapusu anayasadır, anayasal düzendir. Bu durumda artık rahatlıkla şu yargıya varabiliriz: Türkiye’nin devlet – birey ilişkisi çerçevesinde yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır. Elde edilen bu yargının icrasında yöntem ve stratejiler ise tekrar başa ya da “eskiye” dönmemek için hayati öneme sahiptir.

Konjonktür gerekçeli ve spesifik aksiyonlar bazında son 30 yıla kısa bir göz atıldığında yeni ve sivil bir anayasaya neden ihtiyaç olduğu bir başka pencereden de ispat edilebilir. Sürekli vesayet altında var olmaya çalışan ve istikrarsızlığı ile verimsizlik abidesi olan siyasal bir düzen, ekonomik krizler ve terör eşliğinde 1990’lı yıllara damga vurmuştur. 2000’li yıllar ise fırlatılan bir anayasa kitapçığı sebepli devlet krizi, ardından da sosyo-ekonomik çöküntü gerçekleri ile yüzleşerek başlamıştır. 2002 yılından itibaren ise vesayet odaklarının hukuk üstü mevcudiyetlerine karşı yeni bir dönem başlamıştır. Bu süreçte “ordu göreve” davetleri, 367 garabeti, 27 Nisan e-muhtırası kırılım noktalarını oluşturmuştur. Tam da bu dönemden itibaren Türkiye’de 3 seçimin gündemi “Yeni Anayasa” vaadine sahne olmuştur. Millet kararını verirken 3 seçim ve yanı sıra 3 referandumda yeni anayasa istiyorum şeklinde iradesini beyan etmiştir.

Türkiye’de bireyin demokratik irade ve kanaatini yeni bir anayasa yapılması yönünde siyaset kurumuna dolayısıyla da devlete defalarca ilettiği görülmektedir. Başlangıçta belirtildiği gibi değişim talepleri tarih boyunca var olmuştur. Bu taleplerin ortaya çıkmasını devlet – birey ilişkisini baz alarak bazı parametre ya da faktörler üzerinden incelemek mümkündür. Türkiye örneğinde bu değişim taleplerini/ihtiyaçlarını değerlendirebileceğimiz faktörleri ana unsurlar halinde şu biçimde ele alınabilir:

  • Sosyolojik Parametreler: Birey, toplum olarak ortak geliştirilen değerlerin bir parçasıdır. Muhafazakâr doktrinde bireycilik kavramı toplumsal atomizm olarak belirtilir. Ancak burada ele alınan birey, devletin muhatabı ve toplumun parçası olan bireydir. Bireylerin oluşturduğu ve kahir ekseriyetin ittifakı olan fikirler ve yaklaşımlar dikkate alınarak devletler inşa edilir ve yönetilir. İbn-i Haldun’un Mukaddimesi de devletin inşası ve bekasında, toplumsal değerlere bağlılığın kıymetine sıkça vurgu yapılmıştır. Aksi durumlar anti demokratik rejim uygulamalarıdır. Her devlet, milletin doğasına ve ruhuna uygun olarak varlığını sürdürebilir. Bunun dışındaki uygulamalar sistemli sosyolojik çatışmalara sebep olur. Sosyolojik parametreler kavramından kastedilen, toplum gerçeklerine dair veriler bazında bir yaklaşım geliştirilmesidir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca devlet adına irade sergileyenler bu gerçeği göz ardı etmiştir. İşte bu durum vesayet olarak bahsedilen yapının doğuşudur. Son yıllarda yaşanan milletin devletten önemli olduğu vurgusu Türkiye’de de hayat bulmuş ve yeni anayasa ihtiyaçları böylece ortaya çıkmıştır.

 

  • Fikirler: Devlet – birey ilişkisinde yaşanan köklü paradigma ve anlayış değişimi en önemli unsur olarak ele alınabilir. Devlet, millet için hizmet aracıdır. Milletin devlet için köle olduğunu ileri süren kapitalist mantığın hükmünü yitirmesi, fikirler kümesinde öne çıkan unsurlardandır. Ayrıca dünyada gelişen düşünce akımlarının taraftar bulması ve etkili olması -Arap Baharı misalinde olduğu gibi- ülkelerde siyasal düzenin değişimine varana kadar çok derin biçimde tesir gösterebilir. Türkiye’de ise millet odaklı siyaset anlayışının son dönemde tüm siyasi aktörler tarafından vurgulanması bu ihtiyaca olan duyarlılığın yansımasıdır. Fikirlerin, toplum gerçekleri doğrultusunda üretilmesi, geleceğini kuşatması ve bireyin buna onay vereceği hale getirilebilmesi büyük bir başarıdır. Türkiye’de bireyin sivil ve demokratik bir yeni anayasa fikrini benimsemiş olması da aynı başarının ürünüdür.

 

  • Teknoloji: Başta iletişim araçları olmak üzere dijital dönemin getirdiği yeni stratejik ortam bireyin tekil olarak dahi kanaatini en geniş şekilde sunabilmesini sağlamaktadır. Kanaatlerini oluştururken de teknoloji kaynaklı çok geniş bir kaynak havuzundan istifade imkanına kavuşmaktadır. Türkiye’de interaktif iletişim araçları nüfusun en az %80’i tarafından çok etkili düzeyde kullanılmaktadır. Fikirlerin yayılması, taraftar toplaması açısından, bireyin ihtiyacını ifade etmekte en etkili unsur kuşkusuz teknolojik imkanlar olarak görülmektedir. Bireyin ihtiyaçlarını keşfetmekte özellikle siber ağların belirleyici gücü Kovid-19 pandemisi ile birlikte daha da belirgin hale gelmiştir.

 

  • Bilgi / Enformasyon Gücü: Klasikleşen söylemlerden birisi haline gelen “çağımız bilgi çağı” söylemi bilgi ve işlenmesi ile elde edilen enformasyon için önemli bir vurgudur. Bilgi gücü esasında öğrenebilme ve ulaşabilme imkan ve kabiliyetlerini ifade etmektedir. Teknolojik alt yapıyı, etkin fikirler üretmek için bilgi ile yönetmek, hem birey hem de devlet için kondisyon parametresidir. Türkiye’de bilgiye ulaşmanın alt yapısı dünya standartlarında ortalamanın çok üzerindedir. Bu aşamadan sonra inovasyon ve rekabet gücüne erişebilmek için kullanılmalıdır. Bu seviyeye erişen toplum kesimleri de ihtiyaç ve taleplerini daha etkili biçimde belirtmektedir.

 

  • Ekonomik Kaynaklar: Devlet – birey ilişkisi çerçevesinde ekonomik kaynaklar sosyolojik değerlendirmelerin temelinde de yer almaktadır. Bireyin devletten en büyük beklentisi güvenlik ihtiyacını karışladıktan sonra onun ekonomik refahı ve özgürlüğünü sağlamasıdır. Devletlerin kalkınma düzeyleri ve bireylerin ekonomik gücü, hukuk ve demokrasi zeminlerinin güçlü olmasına bağlıdır. Türkiye’de değişim ihtiyacı, daha özgür ve sivil bir anayasa talebi esasında ekonomik düzeyde görülen kademe atlamasına bağlıdır. Zira 2021 yılına ekonomi ve hukuk reformları ile başlanmıştır. Dönemsel olarak birçok değişkenin etkisiyle inişli çıkışlı bir ekonomik süreç yaşanmaktadır. Ancak genel grafik verileri olumlu yönde hissedilir bir değişimi işaret etmektedir. Ekonomik güce erişen birey, devletten taleplerini daha net bir biçimde vurgulayabilmektedir.

 

  • Ahlak ve Kültür: Hukuk kuralları, ahlak, din, örf ve adetlerden etkilenerek müeyyide kudretine sahip halde oluşturulur. Ahlak ve kültür, bireyin etkilendiği irfan müktesebatının ilham ocağıdır. Birey, yönetildiği ve sorumluluk taşıdığı devletten kendi değerlerinin korunmasını talep etmektedir. Burada oluşacak uyumsuzluk ya bireyin ya da devletin varlığını tehdit eder. Geçmiş örneklere bakıldığında başlangıçta birey tehdit ediliyor şeklinde görülse de zamanla devletin mağlup olduğu örneklerle doludur. Devlet kendisini oluşturan toplumun değerlerine ve bu değerleri benimseyen bireylere başta inanç ve adalet mekanizmalarında ahenk göstermelidir. Ahlak ve kültür ekseni gözetilerek yapılan anayasa reformlarının bireyin en fazla etkileneceği alanlardandır.

 

 

Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyaç analizi, teknik açıdan yapılan gözlemler ekseninde ana hatlarıyla ortaya konulmuştur. “Yeni bir anayasaya ihtiyaç var mı?” sorusuna 6 ana parametre ya da faktör üzerinden yapılan değerlendirme sonucunda bariz ihtiyaç olduğu kanaati hasıl olmuştur. Haddi zatında milletin irfanı ve aklı olmadan, darbe ürünü, askeri rejimler tarafından üretilmiş metinlerle kamu düzeni sağlamaya çalışmak, yılların kaybedilmesine sebep olmuştur. Hatta öyle olmuştur ki çok tartışmalı “kamusal alan” tabir ve tarifleri ile devlet – birey ilişkisi ağır darbe almıştır. Buraya kadar bahsedilen eksik ve riskli kısımların düzenlenmesi, yeni bir anayasa ihtiyacının karşılanmasında, milletin temsil yetkisini verdiği otoritelere -başta TBMM- büyük sorumluluk düşmektedir. Daha önce yarım kalan çalışmalarda uzlaşılan hususları da bilimsel ve rasyonel insicam ile hayata geçirmek gerekmektedir. Tam da bu noktada kritik bir takım sorular karşımıza çıkmaktadır:

Yeni Anayasa nasıl bir ruha sahip olmalıdır?

Usul nasıl yapılmalı, esas neler içermelidir?

Anayasa çalışmalarında en önemli kısım kuşkusuz amaç ve yöntem temelinin kurulması aşamasıdır. Yeni anayasa çalışmalarının sürdürülebilirliği için en önemli kısmı, model ve metodoloji kurgusunun titiz hazırlanmasına bağlıdır.  Sosyolojik etki analizi, devlet geleneği, geleceğin imar ve inşası, kurumsallaşma gereksinimleri, dünyanın değişimi gözetlenerek bu süreç çok geniş katılımla yürütülmelidir. Bir başka ifadeyle, Türkiye’de ilk kez sağduyu ile vesayet odaklarından uzak, flu ittifaklardan arınmış, herhangi bir dış unsurdan talimat almadan, millet aklı ve vicdanını kuşatan huzur vasıtası bir anayasa yapım süreci hedeflenmektedir.

Bir anayasanın toplumda uyandırması gereken temel hissiyat, adalet, insan hakları, ekonomik kalkınma, eğitim, sağlık, kültür gibi alanlarda müreffeh bir iklim iddiasıdır. Tamamının özeti olarak “adil düzen” anlayışının fiiliyatta hayat bulmasını arzulayan bir anayasa çalışması ortaya çıkarılmalıdır.

Yeni bir anayasa, toplumun ekonomik ve sosyolojik olarak tüm kesimlerinin kendini bulduğu uygulanabilir bir anlaşma metni olmalıdır. Devletin bireye hizmet eden bir aygıt olduğuna bireyi ikna etmesi, bireyin de huzurla devletine aidiyet taşıması bu sürecin başarısı olarak kabul edilebilir.

Sonuç itibarıyla, Türkiye, dünyada yaşanan siyasal ve sosyal dezavantajlı değişimlerin olduğu dönemde büyük bir fırsat yakalamıştır. Pandemi sonrası sürece hazırlanmak ve geleceğin fırsatlarından istifade etmek için demokratik ve sivil yeni bir anayasa hazırlık sürecini etkili bir çalışma modeli ile süratle tamamlanması gerekir. Ülkemiz, 100 yıllık geçmişinde her defasında adeta ayağına vurulmuş prangalardan ilk defa milletin talebi ve talimatı doğrultusunda yeni bir anayasa ile kurtulma imkanını kaçırmamalıdır.

 

* 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim Meydanında bulunan kalabalığın üzerine The Marmara otelinden envanter kaydı Türkiye’de bulunmayan uzun namlulu silahlarla ateş açılmıştır. (Detayı için M. Ali Birand 12 Eylül Belgesi)

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir