12 Temmuz 2024, Cuma

7 Ekim ve İslam İşbirliği Teşkilatı – Dr. Mehmet Ali Yüksel

İslam dininin toplumsal düzen üzerindeki en önemli ilkelerinden biri de hiç şüphesiz “el-Müslimûne ümmetün vâhıdetün el-Küfrü milletün vahıdetün” olarak bilinen İslam’ın bir millet, küfrün ise diğer millet olduğu inancıdır. Hazreti Peygamber sonrası Müslümanların birliği “Hulefayı Raşidin” (dört halife) dönemindeki hilafet sancağı ile sağlanmış, ardından başta kavmiyetçilik akabinde de milliyetçilik olmak üzere birçok sebepten ötürü Müslümanlar tek bir İslam Devleti altında bir araya gelememiş ve yaklaşık 1262 yıl boyunca hilafet ve saltanatın birlikte bulunduğu devletler ve imparatorluklar bu birlik misyonuna önderlik etmiştir. Ümmeti bir araya getirebilecek ya da bir öncü devlet etrafında toparlayabilecek en önemli siyasal mekanizma olan halifelik makamının yokluğu Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında Müslümanların ortak hareket edememesinin en büyük nedeni olmuştur. 20. Yüzyılın devletler arası ilişkiler sisteminde bu boşluğun yerini doldurmak, ümmetin ortak hareket edebileceği bir siyasal mekanizma oluşturmak niyeti İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kuruluşunu tetikleyen gaye olmuştur.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Ortaya Çıkışı

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kuruluşu, 1969 yılında Mescid-i Aksa’nın kundaklanma girişiminin yarattığı yaygın toplumsal infiale dayanmaktadır. 1967 yılında başlayan, “6 Gün Savaşı” olarak bilinen Arap-İsrail Savaşı sonrasında Müslüman kılığına giren Avusturyalı, Yahudi bir Siyonist’in Mescid-i Aksa’yı yakması Müslümanlar arasında büyük bir tepkiye neden olmuştur. Dönemin Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni, kundaklamayı bir “Yahudi suçu” olarak nitelendirmiş ve tüm Müslüman devlet başkanlarını bir zirve toplantısına çağırmıştır. Bu çağrıya ve toplumsal tepkiye kayıtsız kalamayan siyasi liderler uluslararası alanda daha güçlü bir tepki ortaya koyabilmek için Müslüman ülkelerin devletleriyle bir araya gelerek ortak hareket edebilecekleri bir konferans düzenlemiştir. Suudi Arabistan Kralı Faysal Bin Abdülaziz’in girişimiyle 25 Eylül 1969 tarihinde Fas’ın başkenti Rabat şehrinde 24 ülkenin katılımıyla ilk İslam Zirvesi düzenlenmiştir. Zirvede, katılımcı ülkeler arasında iş birliğini geliştirmek için kurumsal bir yapılanmaya olan ihtiyaç görülmüş ve zirveden 6 ay sonra Dışişleri Bakanları Konferansı düzenlenerek İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) resmi olarak kurulmuştur.

İKÖ, Kudüs’ü teşkilatlanma merkezi olarak seçmiş Kudüs özgürleştirilinceye kadar Suudi Arabistan’ın Cidde şehrini geçici merkez olarak tayin etmiştir. Üye ülkeler arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek ile İslam dünyasının hak ve çıkarlarını korumak İKÖ’nün temel amacı olarak belirginleştirilirken, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel alanlarda ortak faaliyetler yürütmek, İslam ülkelerindeki sorunlara çözüm bulmak ve İslam medeniyetinin değerlerini yansıtmak da örgütün amaçları içerisinde yer almıştır.

Teşkilatın en üst karar organı, üye ülkelerin devlet başkanlarının katıldığı İslam Zirvesi Konferansı’dır. Her üç yılda bir düzenlenen bu konferansta, teşkilatın vizyonu, stratejisi ve politikaları belirlenir. Teşkilatın ikinci karar organı, üye ülkelerin dışişleri bakanlarının katıldığı Dışişleri Bakanları Konseyi’dir. Her yıl düzenlenen bu konferansta, teşkilatın faaliyetleri, projeleri ve bütçesi gözden geçirilir. Teşkilatın yürütme organı ise Genel Sekreterlik organıdır. Cidde’de bulunan Genel Sekreterlik, teşkilatın idari, mali ve teknik işlerinden sorumludur. Teşkilatın bu 3 ana organı dışında ayrıca çeşitli alt organları, komiteleri, uzman grupları, bağlı kuruluşları ve bağımsız kuruluşları vardır. Bunlar arasında “İslam Kalkınma Bankası”, “İslam İşbirliği Teşkilatı İnsani Yardım Fonu”, “İslam İşbirliği Teşkilatı Bilim ve Teknoloji Komisyonu”, “İslam İşbirliği Teşkilatı İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi”, “İslam Ülkeleri Standartlar ve Metroloji Enstitüsü”, “İslam Tarihi, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi”, “İslam Ülkeleri Yükseköğretim Kuruluşları Birliği”, “İslam Ülkeleri Gençlik Forumu”, “İslam Ülkeleri Spor Dayanışması Federasyonu”, “İslam Ülkeleri Kadınlar Dayanışma Konseyi” gibi kurumları ön planda yer almaktadır.

41 yıl boyunca İKÖ olarak faaliyetlerini yürüten örgüt, 2011 yılında Astana’da düzenlenen 38. Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısı’nda ismini İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirmiştir. Teşkilat, kurulduğu günden bu yana İslam dünyasının karşılaştığı pek çok sorunla ilgilenmiş, uluslararası toplumda İslam ülkelerinin sesi olmaya çalışmıştır. Teşkilat, Filistin meselesi, Keşmir sorunu, Afganistan krizi, Irak işgali, Suriye iç savaşı, Yemen çatışması, Arakan soykırımı, İslamofobi, terörizm, radikalizm, insan hakları, kalkınma, eğitim, sağlık, çevre, kültür, medya, bilim, teknoloji gibi konularda çeşitli girişimlerde bulunmuş, raporlar, deklarasyonlar, kararlar, planlar, programlar hazırlamış, projeler yürütmüştür. Teşkilat, aynı zamanda Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Afrika Birliği, Arap Birliği, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Asya İşbirliği Diyaloğu gibi uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla işbirliği yapmış, ortak toplantılar, zirveler, forumlar düzenlemiştir.

Aksa Tufanı ve İsrail’in Gazze’deki Soykırımı

Aksa Tufanı, HAMAS’ın askeri kanadı olan İzzeddin El-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023 tarihinde İsrail topraklarına sızarak gerçekleştirdiği operasyona verilen isimdir. Operasyon, ilk olarak Gazze’den İsrail’e 5.000’den fazla roketin atılmasıyla başlamıştır. Ardından Kassam Tugayları Gazze Şeridi’ndeki duvarları geçerek İsrail’in yerleşim bölgelerine girmiş, üst düzey askeri ve sivil bürokratlara yönelik sıcak çatışma başlatmıştır. Operasyon sırasında 300 civarında askeri ve sivil kayıp veren İsrail’de 4000 civarında da yaralı oluşmuştur. Çok sayıda İsrail askerinin öldürüldüğü veya esir alındığı operasyonda Kassam Tugayları tarafından bazı askerî üsler de ele geçirilmiştir.

Kassam Tugayları, Aksa Tufanı operasyonunu kutsal değerlerine yönelik yapılan ihlallerine karşılık vermek için gerçekleştirdiğini açıklamıştır. Ancak yıllardır devam eden İsrail istihbarat örgütü MOSSAD’ın teknik kapasitesine yönelik şişirilmiş algı ile 7 Ekim’deki sivil kayıplarının İsrail ordusunun helikopterleri tarafından açılan ateş sonucu gerçekleştiği ortaya çıkınca, Kassam Tugayları tarafından gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonunun İsrail tarafından yönlendirildiği ya da en azından buna göz yumulduğu gibi görüşlerde ortaya çıktı. Ancak İsrail ordusunun karşı atak yapması için uzun süre beklemek zorunda kalması ve kara harekatında çok yavaş ilerleyebilmesi bu görüşleri çürütmüş, Aksa Tufanı operasyonunun uzun süren bir hazırlık ve İsrail’in güvenlik zafiyeti sayesinde gerçekleştirildiği görüşü ağırlık kazanmıştır.

Çatışmalardan sonra İsrail ülke genelinde olağanüstü hâl ilan etmiş, ilk şoku atlattıktan sonra 8 Ekim gecesi itibarıyla ülke genelindeki tüm yerleşim yerlerinin ve askeri bölgelerin kontrolünü yeniden ele geçirmiş, ardından “Demir Kılıç” adını verdikleri karşı saldırıyı başlatmıştır.

Demir Kılıç operasyonu, uzun süren bir hava bombardımanı sonrasında Gazze’nin kuzeyine odaklanan kara harekatına dönüşmüştür. Bu süreçte İsrail hiçbir ayrım gözetmeksizin çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan binlerce Gazzeliyi katletmiştir. Gazze’nin kuzeyindeki 1 milyondan fazla sivili evlerini terk etmeye zorlamıştır. Okul, hastane, cami, kilise, sivil yerleşim bölgesi ayrımı yapmadan toplu bir yıkım gerçekleştirmiştir. Gazze’ye yakıt, gıda, elektrik ve su ikmalini durdurarak tüm Gazze’yi açlığa ve ölüme itmiştir. Birleşmiş Milletler dahil hiçbir uluslararası örgütün sivillere yönelik yardımına müsaade etmemiş bununla da kalmayıp bu örgüt çalışanlarına yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Ele geçirilen Kassam Tugayı mensuplarına yönelik insanlık dışı muameleler İsrailli sivillerin dahi tepki gösterdiği bir boyuta evrilmiştir. Gazze’nin dış dünya ile iletişimini keserek ve bölgedeki basın mensuplarına yönelik saldırılar da gerçekleştirerek yapılan katliamı saklamaya çalışsa da bölgeden gelen görüntüler katliamın ve yıkımın boyutlarını ortaya çıkarmıştır.

İsrail tarafından yürütülen toplu yıkım stratejisi sonucunda iki ay içerisinde 50.000’den fazla konut, 100’den fazla camii, okul ve hastanelerin dahil olduğu 100’den fazla kamu binası tamamen yıkılmıştır. 300.000’den fazla konut, 250’den fazla okul, 200 civarı cami ve 3 kilise de hasar görmüştür. Uygulanan abluka nedeniyle 200’e yakın okul, hastane, sağlık merkezi vb. kamusal hizmet binası da hizmet dışı kalmıştır. Tespit edildiği kadarıyla çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan 18.000’den fazla sivil Gazzeli katledilmiştir. Enkaz altında kalan ve tespit edilemeyenler göz önüne alındığında bu rakamın çok daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir.

İsrail’in yürüttüğü bu katliam, Siyonist olmayan veya Siyonistlerin etkisi altında olmayan hukuk ve strateji alanındaki uzmanlarda İsrail’in Gazze’yi insansızlaştırma politikası yürüttüğü ve yapılanların bir soykırım niteliği taşıdığı yönünde yaygın bir görüş ortaya çıkarmaktadır.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Gazze’deki Soykırım Karşısındaki Tutumu

Kuruluşunun temeli, Kudüs odaklı Filistin meselesi olan İslam İşbirliği Teşkilatı yıllardır devam eden Filistin sorununa bir çözüm üretemezken, 7 Ekim’de başlayan süreçle bir kez daha hayal kırıklığı yaratmıştır. İsrail’in 8 Ekim’de başlattığı saldırılar sonrasında acil olarak harekete geçmesi gereken teşkilat ancak 35 gün sonra, binlerce sivil kayıp ve büyük bir yıkım sonrasında toplanabilmiştir.

11 Kasım 2023 Cumartesi günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, 8. kez olağanüstü olarak İslam Zirvesi düzenlenmiştir. Zirvede somut bir yaptırım kararı ya da fiili bir hareket planı ortaya konulamamıştır. Zirve sonrası sadece sözlü kınama, ateşkes çağrısı, Birleşmiş Milletler kararlarını hatırlatma, uluslararası ceza mahkemesini göreve çağırma gibi hususları içeren 31 maddelik bir sonuç bildirisi açıklanmıştır. Bildiride kullanılan üslup sert olsa da yaptırıcı bir nitelik taşımamıştır.

Bildirinin en önemli vurgusu ise giriş bölümünde yer verilen “Filistin halkı, güvenlik ve barışa kavuşmadan ve gasp edilen tüm haklarını geri almadan, İsrail’in ve diğer hiçbir bölge ülkesinin güvenlik ve barışa kavuşamayacağı, İsrail’in işgalinin devam etmesinin bölgesel güvenlik ve istikrar ile küresel güvenlik ve barışa tehdit oluşturduğu” ifadesi olmuştur. Bildirinin 1.maddesinde Filistin halkına karşı işlenen savaş suçları, barbarca ve vahşice işlenmiş insanlık dışı katliamlar kınanmış, 4. maddesinde de “Tüm devletleri, işgal yetkililerinin, ordusunun ve terörist yerleşimcilerin, Filistin halkını öldürmek, evleri, okulları, cami ve kiliseleri ile tüm mallarını yok etmek için kullandığı silah ve mühimmat ihracatını derhal durdurmaya çağırıyoruz.” ifadelerine yer verilmiştir.

Sonuç bildirisinde yer verilen bu gibi maddelerin içerisinde 8. madde ve 24. madde diğerler maddelere nazaran bir nebze daha önem arz etmektedir. 8. maddede Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısından, İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara ilişkin soruşturmayı tamamlamasını talep edilirken, 24. Maddede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 242 (1967), 338 (1973), 497 (1981), 1515 (2003) ve 2334 (2016) sayılı geçmiş kararlarına atıfta bulunulmuş ve bu kararlar vurgulanmıştır.

Zirvede İsrail’e karşı somut ve caydırıcı tedbirlerin alınmasına yönelik görüşler dile getirilse de bölgedeki Amerikan üslerinin kullandırılmaması, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi, petrol ambargosunun uygulanması, İsrail sivil havacılığının Arap hava sahasında engellenmesi gibi konularda herhangi bir karar alınamamıştır. Bu nedenle İslam Zirvesi’nden çıkan sonuç sözlü öneri, talep, kınama gibi hususları içeren etkisiz bir sonuç olmuştur.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Etkinsizlik Nedenleri

Teşkilat her açıklamasında ve her belgesinde sıklıkla Müslümanların birliğine ve beraberliğine vurgu yapsa da teşkilata üye devletlerin mezhep ayrılıkları, dış politika tutumları, fikir ayrılıkları ile çıkar çatışmaları istenilen birlik ve beraberliğin önünde devasa bir engel oluşturmaktadır. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın somut bir güç ortaya koyamamasının nedenlerinde ise şu 3 husus ön plana çıkmaktadır;

  • Ülke iktidarlarının özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere ve Fransa ile bağımlılık derecesinde olan siyasi ve ekonomik ilişkileri

Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Irak, Bahreyn ve Fas başta olmak üzere birçok teşkilat üyesi devlet gerek ekonomik olarak gerek siyasi olarak yabancı ülkelere bağımlı durumdadır. Petrol zengini Suudi Arabistan ve BAE’nin ticareti ve bu ticaretten elde ettiği gelirleri çoğunlukla ABD ve İngiltere kontrolünde bulunmaktadır. Ciddi siyasi gerilimler bu ülkelere ait sermaye birikime yönelik yaptırımları tetikleyebilecek ve ülkelerin sahip olduğu finansal güç bir anda sıfırlanabilecek niteliktedir.

  • İktidarı elinde bulunduran zümrelerin, şahsi siyasi ve ekonomik çıkarları

İslam ülkelerinin birçoğunda özellikle Ortadoğu ve Afrika bölgesinde, iktidarın meşruiyeti millet iradesine dayanmamaktadır. Afrika bölgesinde iktidar askeri güç ile gelirken, Arap yarımadasındaki iktidarlarda hanedan etkisi söz konusudur.  İktidarda bulunan kesimlerin siyasi ikballeri, şahsi servetleri ve kişisel ilişkileri de önemli ölçüde ABD ile organik bir bağa sahiptir. İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik uluslararası toplumsal tepki artarken, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 11 Kasım 2023’deki İslam Zirvesi öncesinde İsrail Başbakanı Netanyahu’nun verdiği demeç bu durumu gözler önüne sermiştir. Netanyahu, “Arap liderlere söylüyorum, eğer çıkarlarınızı korumak istiyorsanız, tek bir şey yapmak zorundasınız: Sessiz kalın!” diyerek hem Arap liderleri aşağılamış hem de tehdit etmiştir.

Bu durumun bir başka örneği ise Mısır’ın Filistin politikasında karşımıza çıkmaktadır. Mısır’da hem şu an yönetimi elinde bulunduran Abdulfettah Sisi öncülüğündeki askeri darbe ekipleri, hem geçmişte uzun yıllar iktidarda kalmış ve yine askeri darbe ürünü olan Hüsnü Mübarek yönetimi Filistin meselesinde sessiz kalmış hatta Müslümanlardan çok Siyonistleri destekleyen bir tutum benimsemiştir. Bunun en büyük nedeni Mısır toplumsal yapısında önemli bir karşılığı bulunan Müslüman Kardeşler (İhvan) yapılanması ile Filistin’deki mücadelenin ana omurgası olan Hamas’ın birbiriyle olan yakın bağıdır. Mısır yönetimleri açısından Filistin’de kazanılacak bir zafer Hamas’ın iktidara gelmesi ile sonuçlanacak ve bu durum uzun vadede Mısır içerisinde İhvan için önemli bir destek unsuru oluşturacaktır. Bu nedenle Mısır hem İhvan’ı hem Hamas’ı terör örgütü olarak görmekte ve onlara yönelik operasyonları desteklemektedir. Sürecin bir parçası olarak da Gazze’ye uygulanan ambargoya ve ablukaya destek vermektedir. 8 Ekim’de başlayan Demir Kılıç operasyonunda yaşanan vahşete ve katliamlara rağmen Gazze ile Mısır arasındaki Refah sınır kapısının çok sınırlı bir şekilde kullandırılmasının sebebi budur. Kendi sınır kapısını dahi kullandırmayan Mısır hükümetinin İslam İşbirliği Teşkilatı’nda alınabilecek somut yaptırımlara katılmasını, destek vermesini beklemek de imkansızdır.

  • Yabancı askeri unsurların, İslam ülkelerindeki varlığının yarattığı gölge baskı

ABD’nin dünya geneline yaydığı askeri üs ağında, maalesef ki İslam ülkeleri de yer almaktadır. Özellikle Arap yarımadası önemli ölçüde ABD askerine ev sahipliği yapmaktadır. Umman’da 600, BAE’de 5000, Katar’da 13.000, Bahreyn’de 7.000, Kuveyt’te 12.000, Irak’ta 6.000, Suriye’de 800, Ürdün’de 3000, Suudi Arabistan’da 3000’den fazla Amerikan askeri ile çok sayıda askeri ekipman ve mühimmat bulunmaktadır. Bu durum ülkedeki iktidarlar üzerinde ve karar alma mekanizmalarında önemli bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Örneğin Suudi Arabistan’da Kral’ın ölümü sonrası, çölde susuzluktan hayatını kaybeden Prens vakası yabancı askeri unsurlar ile iktidarlara gelen zümreler arasındaki ilişkiye atıf yapılan şaibeli durumlardan birisi olmuştur. Bu nedenle ülkesinde yabancı askeri unsurlara yer veren ve bunun kontrolünü sağlayamayan devletlerin o askeri unsurların aleyhinde karar verebilmesi oldukça zor görülmektedir.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Geleceği

Şu an geldiği durum itibariyle 1,6 milyar Müslümanı temsil eden 57 üye devletle İslam İşbirliği Teşkilatı uluslararası alanda üçüncü büyük hükümetler arası örgüt konumundadır. Birleşmiş Milletler ve Bağlantısızlar Hareketi’nden sonra, kendisini teknik olarak barış ve güvenlikte önemli bir rol oynayacak kadar güçlü bir konuma yerleştirmektedir. Ancak bu kapasitesine rağmen teşkilatın fiili hareket noktasında aynı etkiye sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Teşkilat, İslam dünyasındaki sorunlara karşı kenarda kalan bir gözlemciden öteye geçememektedir. Bu kapsamdaki sorunlarda herhangi bir caydırıcı ya da zorlayıcı bir adım atamamaktadır. Ancak, toplumu Müslüman olmayan ama Müslüman azınlıkların dahil olduğu krizlerde bazen aktif rol de üstlenmiştir. Örneğin, Müslüman azınlığın dahil olduğu Güney Tayland barış sürecinde önemli bir rol oynamıştır. Benzer şekilde, 2007’den bu yana, Filipinler hükümeti ve Moro İslami Kurtuluş Cephesi ile birlikte üçlü Mindanao barış sürecinin merkezinde yer almıştır. Bu çabalar İslam İşbirliği Teşkilatı’na bir miktar meşruiyet sağlamıştır, Fakat İslam ülkeleri arasında yer alan herhangi bir devletin gayrimüslim bir devletle olan sorunlarında fiili adım atamaması teşkilatı önemsiz hale getirmektedir. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın önem verilen, somut çözümler ortaya koyabilen, aktif, caydırıcı ve zorlayıcı bir yapı konumuna gelmesi için üye ülkelerin şu hususlarda kararlı ve samimi adımlar atması kaçınılmaz bir gereklilik arz etmektedir;

  • Üye ülkelerde iktidarın millet egemenliğine dayanması,
  • Üye ülkelerin, özellikle finans alanı başta olmak üzere ekonomik alanda gayrimüslim ülkelerdeki ekonomik bağımlılığını azaltacak ve birbirleri ile bağını artıracak etkin ve sıkı işbirliğinin sağlanması,
  • Üye ülkelerde yabancı askeri üs varlığının sonlandırılması,
  • Üye ülkeler arasında ortak bir askeri müdahale birimi kurulması,

Sosyolojik olarak bir yapının belirli aşamalardan sonra ulaştığı en kritik nokta “var olma” noktasıdır. İslam İşbirliği Teşkilatı da şuan bu durumdadır. Üye ülkeler gerekli adımları atarsa teşkilat var olacak, atmazsa varlıklarının bir anlamı kalmayacaktır. Bu kapsamda değinilen yukarıdaki 4 hususta müspet gelişmeler sağlanmadıkça teşkilatın sembolik bir yapı olarak devam edeceğini ve her geçen gün önem kaybederek tabeladan öteye geçemeyeceğini söylemek mümkündür.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir