25 Temmuz 2024, Perşembe

Çin Rüyası ve Küresel Hegemonya – Prof. Dr. Abdürreşit Celil KARLUK

HANGI ÇIN?

Günümüzün uluslararası ilişkilerinde gücünü, nüfuzunu giderek artıran, evrensel değerler başta olmak üzere birçok uluslararası hukuku göz ardı eden veya çiğneyebilen, sınırlarının içi ve dışındaki farklılıklara karşı agresif ve saldırgan tutum takınan bir Çin belirmiştir. Bu Çin, başta BM ve çoğu uluslararası örgütler ile ülkelerce resmi olarak tanınmayan, fakat ekonomi ve kültür olmak üzere çeşitli ilişkilerini BM tarafından tanınan ülkelerle sürdüren, evrensel değerlere, demokratik normlara saygılı, çoğulculuğu destekleyen ve yaşatan Çin Cumhuriyeti, nam-ı diğer Tayvan’dan farklıdır. Adı da Çin Halk Cumhuriyetidir (ÇHC).

Ne kadar “Halk”ın cumhuriyeti olduğu sorgulanan, yasalarında vaat edilen hakları kendi vatandaşlarına fazla gören, başta Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan gibi sonradan sahip olduğu Çinli olmayan bölgelerde ulusal yasaları dahil bölgesel özerklik yasası ve dini-inanç yasalarını 1997 yılından beri sistematik olarak rafa kaldırmak suretiyle, ilgili bölgelerde ağır insan hakları ihlallerinin yaşanmasına neden olan, Hongkong’u ikinci bir Tibet veya Doğu Türkistan’a dönüştürmek için her yolu dene yen, Tayvan’a sürekli tehditler savuran; kendi sahillerinden binlerce mil uzaklıkta olan fakat öteki ülkelerin sahillerine sadece onlarca mil yakınlıktaki güney denizinde bulunan adalarda hak iddia eden, hatta oraları işgal edip askeri üsler inşa eden, Pakistan hariç hiç bir komşusu ile geçinemeyen Çin Halk Cumhuriyetidir.

Elbette, 1980 sonrasında başlattığı “Reform ve Açılım” sürecinde cezbettiği yabancı sermaye ve teknoloji ile hızlı ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmekle birlikte teknoloji transferini de sağlayabilmiş, ucuz işçilik ve dünya fabrikası olmaktan ziyade katma değeri yüksek teknolojik ürünleri de üretebilen bir ülke konumuna da yükselerek günümüzde 5G başta olmak üzere birçok alanda gelişmiş ülkelere meydan okumayı da bilmiştir. Bunlarla birlikte ABD ile ticaret savaşına, çoğu Batılı ülkelerle teknoloji savaşına girişerek yalnızlaşmaya başladığı da bir başka gerçekliktir.

ÇHC, Konfüçyüsçü uygarlığın beşiği olan Çin anakarasında, 2000 yıldır aralıksız hüküm süren feodal Çin imparatorluklarının sonuncusu Mançu-Qing imparatorluğunun Batı tarzı milliyetçi ideolojilerden beslenen Han Çinlisi milliyetçiler tarafından yıkıldıktan (1911) sonra kurulan Çin cumhuriyetinin, ülke sınırları içinde yine bir Batı menşeli ideoloji olan ve komünizmden beslenen Çinli komünistlerin isyanları sonucunda başlayan iç savaşta yenilmesi akabinde, Çin anakarasında kurulmuş (1949), 1971’de de BM tarafından resmen tanınmış bir devlettir. ÇHC, 1980 sonrası başlattığı “Reform ve Açılım”, 1992 sonrası uygulamaya koyduğu “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi” sistemi ile ekonomi ve endüstri alanında istikrarlı yükselişi yakalayan, 2002’de DTÖ üyeliği ile küresel ticarette elde ettiği büyük avantajlarla küresel siyasette ağırlığını daha fazla hissettiren, diplomasi tarihine “borç diplomasisi” gibi uygulamaları yerleştirerek, “Kuşak-Yol Projesi” ile küresel hegemonya kurma peşine düşen, kimilerine göre yeni sömürgeci, yeni emperyalist bir ülkedir.

KONFÜÇYANIZM, ÇINCE DÜNYA VE ÖTEKI

Çin kültürü ve uygarlığı diğer kültür ve uygarlıklardan farklı olarak genellikle kendisi ile rekabet edebilme ihtimali olan yabancı kültür ve uygarlıklara mesafeli kalmayı başarmış, içindeki veya yakın çevresindeki öteki kültür-uygarlıklara üstünlük kurarak, onların mevcudiyetlerinin daimî olmasını engellemiştir. Bundan ötürü, homojenlik belirgin bir özellik ve önemli değer olarak egemen düşünceleri olan Konfüçyanizm’in merkezinde yer almıştır. Bundan dolayı Çinlilerin dünya hakimiyet düşüncesinde daima Çin “merkezi” konumda olmuştur. Çin Devleti’nin Çince söylenişi “Zhongguo-中国”nun anlamı ise, “Merkez(i) ülke”dir. Bu anlayışın kökleri antik çağlara kadar uzanan bir çeşit Çin merkezci zihniyetten kaynaklanıyordu. Böyle bir zihniyet ve kültürel değerler temelinde şekillenmiş olan üstünlük anlayışı, 19. yüzyılın sonlarında Batı tarafından yarı sömürge hale getirilene kadar baskınlığını ve yaygınlığını korumuştur. Öyle ki, Batı’nın top ve tüfekleri Mançu-Qing İmparatorluğu’nun kapılarına dayanana ve Çin orduları dağıtılarak, sarayları yakılana kadar Çinliler hala kendilerini dünyanın merkezi ve en güçlü imparatorluğu olarak telakki ediyorlardı (Karluk 2019: 22).

Özellikle, kültürel hatları çok keskin olan Çinli-Barbar ayırımı Çinliliği kutsayan, kendilerinden olmayan ötekileri aşağılayan, Çinliliğin egemen olduğu Kültürel Çin’de farklılığa müsaade etmeyen zihniyeti ile bu zihniyetin çıktısı olarak kendisini merkeze ve üstün konuma koyan çeşitli davranış örüntülerinin başta Çinli elitler olmak üzere Çin toplumunda yaygın bir şekilde sıradanlaşmaya başladığı görülmüştür. Çünkü, Çin’i en çok meşgul eden Hunlar ve devamı olan Türkler, dokuzuncu yüzyıldan itibaren yavaş yavaş tehdit olmaktan çıkmıştır. Artık Çin, kendisi kadar fiziki büyüklüğe sahip ve kendisi kadar yüksek bir kültüre ulaşmış diğer ülkeler ya da uygarlıklarla hiçbir zaman uğraşmak zorunda kalmamıştır (Kissenger, 2015: 28).

Daha doğrusu, Çin’in batısında bulunan güçlü medeniyetler 19. yüzyılın ortalarına kadar Çin ile uğraşmamıştır. Bundan dolayı Çinlilerin tahayyülündeki cihanın (Tianxia/天下) merkezinde kendileri çevresinde ise, geri kalmış dört barbar komşu (SiYı/四姨) bulunuyordu. Bundan dolayı, komşu halkların Çin hükûmetinin hükümdarlığını tanıdıkları, haraç ödedikleri müddetçe, Çin uygarlığı ile temaslarından fayda sağlayacaklarını düşünmüşlerdir. Bunu yapmayanlar Barbarlar olarak görülüyordu. Bundan dolayı, Çin imparatoruna itaat etmek ve imparatorluk ritüellerine uymak Çin kültürünün çekirdeğini oluşturmakta idi (Fairbank & Goldman, 2006: 68-69). Huaxia veya Çin kökenli yöneticiler, kültürel yapılarından dolayı çoğu zaman günümüz tabiri ile koyu etnik merkezci şuura sahip olabiliyorlardı. “Huaxia” adının kendisi, bu noktayı kanıtlamaktadır.

Bu husus ile ilgili Çin klasiklerinden “Erya Shıgu/而雅释诂”da şöyle bir bilgi vardır (Wang, Ning, 1995: 86): “Huaxia yer yüzündeki en büyük kavimdir. Başka kavimler, onun sınır bölgesinde yaşayanlardır ya da ona bağımlı olan topluluklardır ki, onların hepsi Huaxia’ya itaat etmesi gerekir”. Bu çeşit güçle kendini üstün tutma ve güçlü özgüven duygusu, yönetici sınıfın yabancılar karşısında özellikle, her alanda kendileri ile eşit veya aşağı durumda olanlara karşı daha sert ve hoşgörüsüz olmasına neden olmuştur.

 

Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edilen Doğu Türkistan ve Tibet’te bölgenin esas yerlisi ve sahibi olan Türkler ile Tibetlilere reva görülen kendi yasalarına tamamen aykırı insanlık dışı uygulamaları besleyen felsefe esasında Huaxia-Yabancı/Barbar ilişkisini düzenleyen ötekileri yönetme kültüründe var olan yukarıda bahsi geçen kültürel kodlar ile “Bizden olmayanın niyeti kesinlikle farklıdır (非我族类,其心必异: Benim türümden/milletimden olmayanın, niyeti kesinlikle başkadır/kötüdür) felsefesine dayanıyordu (Karluk 2019: 33). ÇIN RÜYASI Çin düşüncesi Batı düşüncesi ile temasa geçtiği yıllardan sonra, en az 2000 yıldır Çin’e egemen olan Konfüçyüs düşüncesini sorgulanmaya başlamıştır. ÇKP iktidarı ile Mao döneminde başlatılan Kültür Devrimi (1966-1976) sırasında sorgulamanın kökten reddetme derecesine çıktığı görülmüştür. Bu dönemin meşhur sloganı olan “Dört eskiyi yıkma”1 eşliğinde başta Konfüçyüsçü kültür olmak üzere geleneksel kültüre şiddetli saldırı başlatılmıştır. Bu süreçte Konfüçyüs’ün heykelleri, ibadethaneleri yıkılmış, Konfüçyüs düşüncesi ile ilgili eserler yakılarak devlet yönetimi ve gündelik hayattan uzaklaştırılmaya çalışılmıştı.

Mao’nun 1976’daki ölümüne kadar süren ilgili girişim, ÇKP liderliğindeki değişime bağlı olarak değişmiş, hatta Deng Xiaoping ile Konfüçyüsçülük tekrar yükselişe geçmiştir. Deng tarafından hayata geçirilen “Reform ve Açılım” politikalarıyla Çin ekonomisi hızla büyümeye başlarken, Batı ile tekrar temasa geçilmiştir. 1980’li yıllardaki politik yumuşama ve ekonomik serbestleşme, kültürel alanda da hissedilmiş, özellikle gençlikte gayri geleneksel davranışlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu süreçte Çin’in kadim devlet geleneği devreye girmiş ve Konfüçyüs’ün (1984 yılında) ÇKP tarafından “Çin’in en şanlı figürlerinden biri” olarak kabul etmesi sağlanmıştı.

Çünkü, Batı modernitesine duyulan ilgi, eleştirel düşüncenin kıpırdamaya başlanması, özellikle Haziran 1989’da demokrasi ve özgürlük talepleri ile Tiananmen Meydanını dolduran milyonlarca Çin genci ÇKP iktidarını korkutmuştu. İktidarını koruma ve toplumu geleneksel Çin bürokrasi kültürüne uygun bir şekilde yönetmek isteyen ÇKP rejimi, sorgulama ve eleştiriyi sınırlandıran, itaati öne alan Konfüçyüsçü geleneksel kültürü yeniden canlandırmaya başlamıştır (Billioud, 2007: 52). ÇKP, 1992 yılında sosyalist plan ekonomisinden “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi”ne geçerken, endüstrileşme ve iktisadi kalkınmada süreklilik yakalamış, halkın yaşam standartlarında gözle görülür iyileşme sağlanmıştı. Bu süreçte ÇKP, sosyalist düşüncesinde (artık) kuram geliştirememeye başlamış, geleneksel sosyalist söylemleri kademeli olarak terk ederek daha çok milliyetçi diktatörlüğe evirilmeye başlamıştır.

Bu süreç, ÇKP başına geçen Xi Jinping ile daha da hızlanmış, Kasım 2012 tarihinde Xi tarafından “Çin ulusunun büyük dirilişi” şeklinde ilk defa dile getirilen “Çin Rüyası” söylemiyle (Khun, 2013) zirveye taşınmıştır. Xi tarafından ortaya atılan ve ÇHC’nin resmi söylemine dönüşen “Çin Rüyası”nın çizdiği vizyon, ÇKP kuruluşunun 100. yılı olan 2021 yılında orta halli refah toplumu inşasını kapsamlı bir biçimde tamamlamayı ve ÇHC’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2049 yılında ise müreffeh, güçlü, demokratik, medeni ve uyumlu sosyalist, çağdaş bir ülke kurmayı, böylece Çin halkının büyük yeniden yükselişini öngören idealini gerçekleştirmeyi hedeflemekteydi (Xi, 2017: 40). Xi tarafından ortaya konulan “Çin Rüyası”, Çin’in uluslararası kamuoyunda yükselen bir güç olarak algılanmaya başlanmasında etkili bir slogan olarak rol oynamaktadır. 2013 yılında ÇHC’deki üç önemli yetkiyi tek elde toplayan Xi, “Çin Rüyası” propagandasını yoğun bir şekilde sürdürmüş, bizzat kendisi farklı slogan ve kampanyalar ile toplumun tüm katmanlarına yerleştirmeye çalışmıştır. Xi, devletin tüm aygıtlarını kullanarak yaygınlaştırmaya çalıştığı “Çin Rüyası” söylemi, aşırı milliyetçi, şoven bulunarak eleştirilmiştir.

Özellikle, Çin toplumunda yaygınlaşan eşitsizlik ve yolsuzluklardan dolayı artan sosyal sorunları çözmek yerine, iç ve dış düşman yaratarak halkın dikkatini farklı kanallara yönlendirmeye çalıştığı görülmüştür. Bu bağlamda, önce içeride Uygurları, Tibetlileri, daha sonra tüm Doğu Türkistanlıları işbu rüyanın gerçekleşmesinde engel ve iç düşman olarak hedef göstermiş, beyin yıkama ve işkence kamplarını meşrulaştırmış; dışarıda ise, başta ABD olmak üzere, çoğu komşularını potansiyel tehdit ve rakip görerek anlaşmak yerine zıtlaşmayı tercih ederek hem içeride hem dışarıda sürekli düşman üretmiştir.

 

ÇHC’nin “Çin Rüyası” bağlamında attığı ve atmaya devam ettiği adımları, başta Batı Türkistan cumhuriyetle ri olmak üzere güney komşularındaki “Çin tehdidi” algısını daha da pekiştirmiştir. Diğer taraftan, Xi iktidarının hedeflediği bu rüyaya ya da ideale nasıl ulaşılacağı konusunda tatmin edici seviyede bir yol-yöntemin açıklanmadığı da dikkat çekici olmuştur. Bu ideal ile eş zamanlı olarak ortaya atılan “Yol-Kuşak” projesinin işbu idealin gerçekleştirilmesinde önemli bir hegemonik girişim olduğu görüşü alan uzmanlarında ağır basmıştır. Çünkü, işbu proje ile bağlantılı olarak kurulan başta Asya Yatırım Bankası olmak üzere işbu projenin hayata geçirilmesi için ayrılan milyarlarca dolarlık muazzam bütçe veya fonlar, ilgili güzergahtaki ülkeler ile kurulan açık ve gizli ilişkiler, satın almalar; diğer taraftan ABD ile artan zıtlaşmalar ve ticaret savaşları Çin’in gizil planlarını daha fazla açığa çıkarırken, Çin rüyasının gerçekleşmesini zorlaştıran göstergelerin de artmasına neden olmaktadır.

ÇIN, KÜRESEL HEGEMONYA?

Çin rüyası bağlamında devam eden “Kuşak-Yol” projesi veya girişiminin ÇHC’nin 21. yüzyıldaki hegemonya arayışının somutlaştırılmış versiyonu olup olmadığı yönde akademik ve politik çevrelerce sorgulandığı, hatta buna kanaat getiren ülkelerden ABD, Japonya ve Hindistan’ın bazı tedbirleri aldığı, ilgili ülkeleri uyarmaya başladığı da görülmektedir. ÇHC sadece ekonomik yatırımlar, para ve borç diplomasini hızlandırmakla kalmadığı, aynı zamanda özellikle gelişmekte olan Asya, Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde kamu diplomasisi ile yumuşak güç stratejisine de önem verdiği dikkatlerden kaçmamaktadır.

Hegemonya, bilindiği üzere kendi sınırları içinde yetkin ve etkin söz sahibi olan ulusal egemen devletlerin, sınırları dışında da yetkin ve etkin söz sahibi olması durumuna işaret eder. Joseph Nye Batı merkezci yaklaşımı ile 15. yüzyıldan sonraki süreçte ortaya çıkan hegemon güçleri şu şekilde sıralamıştır (2004: 57): 16. yüzyılda İspanya, 17. yüzyılda Hollanda, 18. yüzyılda Fransa, 19. yüzyılda Britanya ve 20. yüzyılda ABD küresel üstünlüğü elinde tutmuştur. 20. yüzyılda ABD ile SSCB arasında cereyan eden hegemonya nam-ı diğer küresel üstünlük mücadelesinden üstün çıkan ABD, 21. yüzyılda kendi eliyle büyüttüğü ÇHC ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. ÇHC, 1980 sonrasında başlattığı “Reform ve Açılım” stratejisi ile çektiği yabancı sermaye ve Batı teknolojisinin yardımıyla endüstrisi ile ekonomisini iyice güçlendirerek kendine olan güvenini sürekliarttırmıştır. Daha çok biriken sermayeye dayalı özgüveni destekleyen geleneksel kültür ve medeniyetindeki “Merkez olma” ve “Haraççı Ticaret Sistemi”ni diriltme içgüdüsü, Xi iktidarı ile tamamen dışa vurmuş, dış ilişkilerinde geleneksel olarak izlediği pasif ve düşük profilli siyaset hızla terk edilerek daha aktif, hatta agresif tavırla izlenmeye başlanmıştır.

Bu tutumuna uyan, Çin merkezli sisteme biat eden ülkeler belirli seviyede ödüllendirilirken, karşı çıkan ülkeler düşman ülke olarak görülmüş, hatta “iktisadi çıkarlarının zarar göreceği” tehditlerini savurmuştur3. ÇHC’nin agresif tutumları karşısında başta ABD olmak üzere belli başlı Batılı ülkeler daha aktif tavır ve tedbir aldığı son yıllarda dozunu arttırarak devam eden ticaret savaşları ile Huawei eksenli teknoloji savaşlarında kendini göstermiştir. Detaya fazla girmeden genele baktığımızda, ÇHC’nin yıllardır başarı ile gizlemiş olduğu küresel üstünlük kurma niyetinin Xi iktidarı ile tamamen açığa çıktığı gözlemlenmektedir. Geçmiş ve mevcut hegemon güçlerin küresel üstünlüğü ele geçirme ve sürdürme çabaları ile deneyimlerine baktığımızda, ÇHC’nin böyle bir üstünlüğü ele geçirecek üniversal güce henüz sahip olmadığı, özellikle ABD’ye alternatif olabilmesi için tercih edilir yönlerinin ise dışarıya yansıtıldığı kadar olmadığı aşağıda sıralayacağımız bazı gerçeklerden anlaşılacaktır. Her şeyden önce, ÇHC’de egemen olan otoriter ÇKP rejimi henüz kendi vatandaşları arasında sevilen, içtenlikle kabul gören bir rejim değildir.

“Fark”ı tehdit olarak algılayan, parti-devlet yapılanmasının baskı, zulüm ve sistematik dışlamasına maruz kalan ve sayıları 100 milyona varan azınlıklar, Han Çinliler arasındaki nüfusları yüzlerce milyon ile ifade edilen çeşitli inanç grupları, muhalif görüşlü insanlar, ÇKP rejimince açıktan ve potansiyel “düşmanları” olarak görülmeye devam etmektedir. ÇHC’nin başta anayasası olmak üzere, bölgesel özerklik yasası, dini inanç, dil-yazı yasaları bu kitle için işletilmemekte, Doğu Türkistan ve Tibet özerk bölgesinde ise 1997 yılından beri ilgili yasalar neredeyse hiç uygulanmamaktadır. Ayrıca, sayıları 300 milyona yaklaşan köylerinden ayrılmış, Çin’in sanayi ve üretim merkezlerinde çalışan “mobil/köylü işçi” ordusu dışlanan, yoksullaştırılan ve sömürülen kitledir.

İkincisi, iktisadi olarak sürekli gelişen ÇHC’de demokratikleşme beklentisinin aksine temel özgürlükler, insan hakları, fikri mülkiyet hakları, insani kalkınma, şeffaflaşma sorunu ciddi boyutlara varmıştır. STK ve bağımsız düşünce kuruluşlarının gelişimi yönündeki engeller sürekliliğini korumakla birlikte gözetleme ve kontrol teknolojilerinin yardımıyla daha da sıkılaşmıştır. Parti devlet tekelciliği, bürokrasinin yavaş işlemesi, sistematik yolsuzluk ve kurumsallaşmış rüşvet, yasaların uygulanmasını denetleyen bağımsız mekanizmaların bulunmaması gibi sosyal realite, Çin’de sosyal eşitliği ve toplumsal ilerlemeyi, temel beşerî ihtiyaçların karşılanmasını, toplumunun temel bilgiye ulaşmasını engellemektedir. ÇKP rejiminin dünyadaki otoriter ve diktatör rejimlerle kurduğu sıkı ve kirli ilişkileri, birçok uluslararası örgütlerde yaptığı bloklaşma ve blöfler ÇHC’nin uluslararası kamuoyundaki imajı ve saygınlığını artarak sorgulatmaktadır.

Üçüncü olarak, Pakistan hariç tüm komşuları ile başta sınır anlaşmazlığı olmak üzere çeşitli sorunlarının bulunması, komşu ülkeleri ABD öncülüğünde ÇHC karşıtı bloklaşmaya itmiştir. Hatta daha farklı arayışlara sevk etmektedir. Bu sürecin ABD-Çin ticaret savaşları Wuhan orijinli Kovid-19 virüsü salgınıyla daha ciddi boyutlara ulaştığı görülmektedir. Doğu Türkistan ve Tibet gibi sonradan topraklarına kattığı bölgelerin yerli halklarını “düşman” ve “güvenilmez millet” olarak görmüş, ilgili bölgelerde kurduğu sömürü düzenini ileri gözetleme, denetleme, takip teknolojileriyle destekleyerek ağır insan hakları ihlallerinin daimî ve sıradanlaşmasını sağlamıştır.

ÇKP rejimi her ne kadar “Yeniden Eğitim Merkezi” veya “Meslek Edindirme Merkezi” diyerek ne kadar insanı burada tuttuğunu söylemese de, uluslararası medya ve çoğu ülkeler ÇHC’nin Doğu Türkistan’da kurduğu devasa beyin yıkama ve işkence kamplarında en az üç milyon Müslüman Türk’ün ÇKP zulmüne maruz kaldığını, beş milyondan fazla insanın beyin yıkama programına tabi tutulduğunu, yüzbinlerce Uygur Türkünün Çin’e transfer edilerek fabrikalarda köle işçi olarak zorla çalıştırıldığını, 500 binden fazla çocuğun ailesinden tamamen kopartıldığını artık biliyorlar. Diğer taraftan doğum oranını düşürmek için sistematik ve zorla kısırlaştırma uygulamasını ısrarla sürdürdüğü son uluslararası raporlara yansımıştır.

ABD başta olmak üzere İngilizce konuşan ülkelerin öncülüğünde dünya siyasetini ve ticaretini belirleyen Batılı ülkeler ÇHC’ye, özellikle Uygur Türklerine doğrudan zulüm uygulayan şahıs veya şirketlere yönelik ciddi yaptırımlar uygulamaya başlamıştır5. Dördüncü olarak, ÇHC’nin yurtdışında yürüttüğü yumuşak güç stratejisi bağlamında kurduğu sayıları 500’e yaklaşan Konfüçyüs Enstitüleri ile kültür merkezlerinin amacından saparak ideolojik ve casusluk faaliyetleri ile lekelenmesi, yabancı uyruklu öğrenciler için tahsis edilen Çin hükümet burslarının ilgili ülkelerde kurduğu lobicilik ağlarına hizmet edecek adayları yetiştirmek amacıyla kullanması durumu özellikle Batılı ülkelerce eleştirilmekte, Konfüçyüs enstitüleri kapatılmaktadır (Kavas, 2020).

En önemlisi, bu enstitü ve merkezler ile diğer kamu diplomasisi aracılığı ile yaymaya çalıştığı değerlerin insanlığın ortak ihtiyacı olan, daha fazla özgürlük, eşitlik, adalet, refah gibi değerlerle hiç alakasının olmayışıdır. Yani mevcut Batı kültürü ve değerlerine üstün gelebilecek yanlarının olmamasıdır. Bütün bunlar ÇHC’nin başta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu olmak üzere çoğu uluslararası örgütlerde “sorumlu devlet” anlayışına sahip, küresel sorunlarda adil davranan ülke olma ihtimalinden uzak bir ülke olduğu kanaatini uyandırmaya devam etmektedir.

Kovid-19 salgını sürecinde sergilediği tutumu, DSÖ’deki kirli oyunları, hala bağımsız denetçilerin virüsün ilk ortaya çıktığı Wuhan bölgesine gitmesine izin vermemesi; inkar ettiği Doğu Türkistan’daki insanlık dramını veya ÇKP rejimince iddia edilen “huzur içinde yaşayan” Uygurların durumunun gözlemlenmesi için başta BM olmak üzere çoğu uluslararası örgütlerin göndermek istediği bağımsız heyetlere izin vermemesi, bu bağlamda Türkiye’ye de çağrı yapan hatta Çin-Türk devlet başkanlarınca kararlaştırılan Doğu Türkistan’a heyet gönderme kararına sadık kalınmayarak Türk heyetinin bölgeye gitmesine hala izin vermemesi gibi birçok gerçek olaylar ve veriler, ÇHC’nin sorumlu bir devlet olup olmadığını daha fazla ülkenin ve insanların sorgulamasına neden olmaktadır. Bir diğer önemli nokta ise, Çin’in 21. yüzyılda küresel üstünlük kurabilmesi için yeterli seviyede bilimsel ve teknolojik gücünün bulunmadığı gerçeğidir.

Gerçi ÇHC’nin bilim ve teknoloji alanında belirlemiş olduğu vizyonu bulunsa da buna ulaşabilmesi için öncelikle, ülke içerisinde özgür düşünce ortamını sağlaması, sonrasında da bilim ve teknolojiye bakış açısını ve aynı zamanda stratejisini yenilemesi, hatta değiştirmesi gerekmektedir. Mevcut rejimin günümüze kadar uyguladığı yöntemlerden biri taklit ve teknoloji hırsızlığı olduğu alan uzmanlarınca bilinen bir gerçekliktir. Bundan dolayı, mevcut rejimin eğitim, kültür politikalarındaki sorunlardan ötürü bilim ve teknolojide yaratıcı, yenilikçi ve öncü olabilmesi konusunda gerekli tedbirleri alabileceği de imkânsız gözükmektedir.

Bilindiği üzere, bilimsel ve teknolojik alan diğer güç parametrelerinin âdeta tetikleyicisi konumundadır.Bütün bu mülahazalar sonucunda şöyle bir sonuca varmamız mümkündür. Küresel üstünlük veya hegemonya yarışında ÇHC’nin mevcut güç unsurlarının sınıfta kalacağı öngörülmektedir. Başta ülkemiz olmak üzere, İslam ülkelerinin uluslararası sistemi daha yakından tanıması, bölgesel güçler ve ülkeler üzerindeki uzmanlık alanlarını genişletmesi gerekecektir. Bu bağlamda, başta Doğu ve Güney Asya olmak üzere kadim medeniyetler üzerine oturmuş ülkeleri disiplinler arası yaklaşımla inceleyen, izleyen uzmanların yetiştirilmesine ve bunun ÇHC, Japonya, Hindistan özelinden başlaması önem arz edecektir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir