24 Temmuz 2024, Çarşamba

Kirlenen dünya mı yoksa biz miyiz? – Dr. Kamil VARINCA

Evrenin yaşının yaklaşık 14 milyar yıl olduğu tahmin ediliyor. İçinde yaşadığımız Dünya ve enerji kaynağımız Güneş’in yaşları ise aynı olmamakla birlikte 4,5 milyar yıldan daha fazla olduğu hesaplamalar sonucu söyleniyor. Tarihin sıfır noktası olarak kabul edilen en eski insan yapımı kalıntı Şanlıurfa’daki Göbeklitepe ise bundan 12 bin yıl kadar öncesine tarihleniyor. Sayılar gittikçe küçülürken günümüz insanının ortalama hayat süresi ise -elbette ülkeden ülkeye ve cinsiyete göre değişmekle birlikte- ortalama olarak 75 yıl olarak kabul ediliyor. Bu sayı; değil evrenin, Güneş’in veya Dünya’nın yaşının, Göbeklitepe’nin yaşının yanında bile sıfır mesabesinde bir anlama sahip. Ancak diğerlerinin yanında belki bir “an” mesabesindeki bu sürede insan neler yapmıyor ki? Gerçekte “kısa” olsa da bizim “koca” diye anlamlandırdığımız bu hayatta neler yaşamıyoruz ki?

Aslında bu kısacık hayat diliminde ne sevinçler, ne üzüntüler, ne acılar yaşıyoruz. Bunun yanında bir de her bir insan, yaşı ne olursa olsun bu kısacık ömründe bile dünyanın ve çevrenin kirlendiğinden bahsedip eskiden böyle olmadığını söyleyebiliyor. Kirlenmenin hızı, bizim bu kısacık hayatlarımızda bile fark edebileceğimiz bir hızla ilerliyor. Bu bakımdan herkes de bir “Nerede o eski Ramazanlar” ifadesindeki eski Ramazanlara duyulan özlemler gibi eskiye özlem var.

Evet, gerçekten çevre kirleniyor ve bunu hepimiz bugün hızla akan kısacık hayatlarımızın akışında bile görebiliyor ve fark edebiliyoruz.

Kirlendi Dünya

Bilindiği gibi, genel olarak çevre; insanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları, fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik, kültürel ve doğal ortam olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla bu ortamlardaki her türlü bozulma ve olumsuz değişim de kirlenme olarak adlandırılmaktadır. Doğal ortamları biz hava, su ve toprak diye ayırdığımızda her bir ortamdaki kirlilik için hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği gibi isimler veriyoruz.

Bundan binlerce yıl öncesindeki zamanları düşünecek olursak; belki birçok açıdan hayat zor ve meşekkatliydi ama insanlar sayıca az ve tabiat ile tam uyumlu bir hayat sürdürdüklerinden dolayı çevre kirliliği diye birşeyden bahsetmek pek mümkün değildi. Ancak zaman ilerledikçe ve hepimizin bildiği çağlar ve gelişmeler yaşandıkça insan tabiattan kopmaya, doğal olandan uzaklaşıp kendine sentetik bir dünya inşa etmeye başladı. Fabrikalarda seri üretilen işlenmiş gıdalar, dayanıklı malzemelerden yapılmış çok katlı barınaklar, tehlikeli madde ihtiva eden çok hızlı ulaşım ve iletişim araçları ve daha niceleri. Bunlar zor ve meşekkatli hayatı belki yaşanabilir ve konforlu bir alan hâline getirerek kolaylaştırdı ama yeni sorunları da beraberinde getirdi; kirlenme ve atık sorunları gibi. Hani eski uygarlıkları vahşi, günümüz insanını ise modern ve medeni olarak tanımlıyoruz ya ancak görünen o ki medenileştikçe kirleniyor ve kirletiyoruz. Şarkıda diyor ya “biz büyüdük ve kirlendi dünya”. Gerçekten de biz büyüdük ve dünyayı kirlettik.

Çevre Mühendisliği

Bugün artık kıtlık, kuraklık, aşırı yağışlar, aşırı sıcaklıklar, yangınlar, seller, volkan patlamaları gibi doğal afetler ve çevre kirliliği ve iklim krizi gibi daha birçok küresel çevre felaketleri haber bültenlerinin sıradan haberleri arasında yer alıyor. Dünyanın var olan dengesini bozduğumuz görülüyor. Başetmemiz gereken o kadar çok çevre sorunu var ki bu işlerle uğraşacak bir meslek grubumuz da var; Çevre Mühendisliği.

Çevre mühendisliği, bir mühendislik dalı olarak elbette aslında en öncelikli görevi çevreyi korumaya yönelik mühendislik çalışmaları yürütmek olmakla birlikte şu an için ne yazık ki öncelikli olarak ve daha çok kirlenmiş ortamların arıtılması, atıkların bertarafı konusu ile uğraşmaktadır. Neden böyle olduğunu anlayabilmek için biraz geçmişten geleceğe insanlık tarihini hatırlamak yeterli olacaktır. İnsanlık tarihi önce hata yapıp sonra telafi uğraşları ile doludur.

Tekerleğin İcadıyla Başlayan Kirliliğin Kısa Tarihi

Tekerliğin icadı insanlık tarihi açısından önemli bir kilometre taşıydı. Kara ve demir yolundaki en temel ulaşım araçları ile bugün kullandığımız en ileri taşıtlar bile hâlâ aynı mantıkla işleyen tekerliği kullanıyor. Buhar kuvvetinin keşfi yeni bir çığır açmıştı. Ondan sonra odun ve kömür sadece ısınma amacıyla değil buhar üretimi için de kullanılan en temel enerji kaynakları oluvermişlerdi. Böylece insanoğlu insanın bireysel enerjisine dayanan emek yoğun üretimden enerji yoğun bir üretime geçiş yapmaya başlıyordu. Bu sebeple enerji ve kaynakları bu medeniyetin en temel taşı ve en önemli kaynakları hâline gelmişti. Ardından petrolün içten yanmalı motorlarda yakıt olarak kullanımının bulunması daha büyük bir sıçramaya sebebiyet verdi. Elektrik enerjisi ile ise artık yepyeni bir alana elektronik ve bilişim çağının önünü açtı. Artık gelişimeler çok daha hızlı ve kısa sürede gerçekleşiyor, bilgi çok kısa sürede katlanarak büyüyordu.

Tüm bunlar olurken aslında başlarda anlamlandıramadığımız veya fark edemediğimiz gelişmeler de yaşanıyordu. Mesela yakıtları yaktığımızda siyah dumanlar çıkıyor ve insanlar buna maruz kalırlarsa maruz kalma süresi ve doza bağlı olarak ya hastalanıyor ya da ölüyorlardı. Petrol ve türevleri toprak ve su ortamına karışınca canlı hayatını tehdit ediyor, bu kirlenmeye maruz kalan canlılar maruziyet durumlarına göre yine ya hastalanıyor ya da ölüyorlardı.

Hava Kirliliği

Aslında ilk zamanlar ısınmak için yaktığımız yakıtlardan çıkan gazlar çok da sorun oluşturmuyordu. Ancak şehirler ve endüstriler çoğalıp büyüdükçe, ulaşım araçlarının sayısı arttıça çıkan gaz miktarı da arttı ve hava kirliliğine sebep oldular. Sonrasında oluşan hava kirliliğinin ölümcül sonuçları ile karşılaşınca da bu gazları kontrol etmemiz gerektiğini anladık. Yakıtlara kalite standartları getirildi, fabrika bacalarına atık gaz arıtma üniteleri kuruldu.

Su Kirliliği

Eskiden az sayıdaki insan topluluğunun ürettiği atıksuyu foseptikler aracılığıyla toprakta doğal olarak arıtabiliyorduk. Ancak günümüzde insan nüfusunun artması ile birlikte atık su miktarında çok ciddi bir artış oluştuğundan bu atıksuyun foseptik aracılığıyla arıtılması mümkün olmamakta bunun yerine çok daha büyük boyutta olan arıtma tesisleri inşa edilmesi gerekmektedir. Ayrıca sorun sadece hanelerde oluşan evsel nitelikli atıksular değil, bunlardan çok daha fazla kirliliğe sahip olan endüstriyel atıksuların arıtılması bizi daha fazla zorlamaktadır.

Toprak Kirliliği

İnsanlık gerek göçebe hayatında gerek yerleşik hayatta az veya çok, tehlikeli veya tehlikesiz olsun her zaman atık üretmiş ve bunu doğaya bırakma yoluna gitmiştir. Belki, göçebe hayatında oluşan atıkların doğa ile uyumlu olması nedeniyle atığın ne olduğu ve nereye atıldığı pek fazla bir önem taşımıyordu ama yerleşik hayatın başlaması ve endüstriyel üretim ile birlikte adına bugün katı atık dediğimiz çöplerin ne olduğu ve nereye atıldığı daha bir önemli hâle geldi. Zira atıklar hanenin içinde biriktirilip hemen dışına atılsa bile bir müddet sonra çürümeye başladıkları için istenmeyen kötü kokular ve sular çıkarmakta, buraya konan sinekler ve haşerat hastalık yapıcı mikroorganizmaları insanlara taşıyarak hastalıkların yayılmasına, oluşan kirli sıvının içme sularına karışması da aynı şekilde hastalıklara sebep olmuştu. Sonra çarenin atıkları evlerden daha uzağa götürüp gelişigüzel atmak olan vahşi depolama yapma olduğu düşünüldü. Bir yerleşim yerinin tüm katı atıklarının toplanması ve her gün şehrin dışındaki aynı yere dökülmesi bir müddet sonra buralarda atık dağlarının oluşmasına, sorunların birleşip daha da büyümesine, daha büyük istenmeyen kötü koku oluşumuna, hayvanların buralardan beslenmesiyle hastalıkların yayılmasına, yer yer yangınların çıkmasına sebep oldu. Bu sefer bu alanın kontrollü olması gerektiği anlaşıldı ve adına düzenli depo sahası denen kontrollü katı atık düzenli depo sahası tesisleri kuruldu. Bu yerlerde atıklar gelişigüzel atılmıyor, her gün oluşturulan hücrelere atıklar depolanıyor ve akşam üstleri toprak ile kapatılıyordu. Ancak bu tesislerde de oluşan sızıntı sularını arıtmak ve oluşan depo gazlarını da bertaraf etmek gerekiyordu. Sızıntı suları için atıksu arıtma tesisleri kuruldu. Depo gazları da toplanıp yakılmak suretiyle elektrik enerjisi elde edilmeye başlandı. Ancak zamanla görüldü ki biz bu hızla atık üretmeye devam edersek ve her atık bu tesislere gelirse bizim atık depolayacak yerimiz kalmayacak. Bu sebeple mesela Avrupa Birliği (AB) organik atıkların düzenli depo sahalarında depolanmasını yasaklıyor. Bu atıkların kompost tesisine götürülerek toprak şartlandırıcı kompost hâline getirilmesini istiyor. Böylece düzenli depo sahalarında sızıntı suyu ve depo gazı oluşumunu önleyerek bunların arıtım ve bertarafından kurtulmayı hedefliyor. Ayrıca sahaya çok daha az miktarda atık geleceğinden yer sorununu da kısmen bir süreliğine yine çözmüş olmayı hedeflemektedir.

Geri Dönüşüm

Atık miktarını azaltmanın bir başka yolu da tekrar kullanım, geri dönüşüm ve geri kazanım uygulamalarıdır. Aslında ana hedef bunların da ötesi olan hiç atık üretmemeyi öngören atık önleme şeklinde tarif edilen “sıfır atık” idealinin düşünceden davranışa toplumun her kesimine içleştirilmesidir.

Dünyada mevcut kurulu bir düzen olduğunu ve her işin kendi düzeni ve çevrimi içerisinde yürüdüğünü, bir devridaim şeklinde ilerlediğini biliyoruz. Mesela besin zinciri, su çevrimi, karbon çevrimi gibi. Mevcut düzenin, dengenin ve çevrimlerin bozulmaması için Dünyanın bir temizleme kapasitesi olduğunu da biliyoruz. Bu kapasitenin altındaki kirlenmeleri Dünya tolera edebiliyor. Mesela oluşan karbondioksiti ağaçlar soğurarak oksijen üretiyor, böylece karbon çevrimi devam ediyor. Ancak belli bir sınırın üzerindeki müdahaleler düzeni ve dengeyi bozabiliyor. Bugün geldiğimiz noktada Dünya artık meydana gelmekte olan kirlenmeyi temizlemeye yetişemiyor, kirlenme hızı temizlenme hızını çoktan geçti.

İklim Krizi

Bizi ve bizden sonraki nesilleri bekleyen bir çok sorun mevcut ve devam ediyor. İnsanoğlu önce soruna sebep olup sonra çözüm üretmek için yollar arıyor. Mesela ozon tabakasının incelmesi ve iklim krizi gibi küresel çevre sorunlarına karşı geçmişte de şimdi de önemli önlemler alınıp uygulanıyor.

İnsanoğlu olarak önce CFC (chlorofluorocarbon) ve HCFC (hydrochlorofluorocarbons) dediğimiz kloroflorokarbon ve hidrokloroflorokarbonları ürettik ve kullandık. Sonra bunların ozon tabakasında incelmeye sebebiyet verdiğini öğrenince “Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolü”nü çıkarıp bu maddeleri kontrol altına aldık. Bugün ozon tabakası görece daha iyi durumda.

İklim krizi konusunda da yıllardır süregelen bir çalışma zaten mevcut. Son olarak mesela Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler (BM) 76. Genel Kurul konuşmasında Türkiye’nin Paris İklim Anlaşmasının Meclis’e sunulacağını söylemesi sadece ülkemizde değil tüm dünyada memnuniyet ile karşılandı ve heyecan oluşturdu. Gerçekten de konuşmanın ardından çok kısa bir süre içerisinde anlaşma Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından görüşülüp onaylandı ve 7 Ekim 2021 tarih ve 31621 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Toprağa Dönüş

Bugün yine eskiye bir özlem ve dönüş var. Organik olana, doğal olana meylediş var. Yani asla dönüş yaşanıyor. Aslında hepimiz aslımıza özlem duyuyoruz, onun içindir ki; hobi bahçeleri yapıyor, koca koca gökdelenlere ağaç dikip doğa özlemimizi gideriyoruz. Avcılığı, balıkçılığı, hayvan bakmayı, beslemeyi, onlarla ilgilenmeyi, içli dışlı olmayı seviyoruz. Toprağa özlem duyuyor, ekip biçmeyi istiyoruz, cep telefonlarımızdaki çiftlik oyunları bile o özlemimizden kaynaklanıyor bence. Sonuçta toprak çekiyor ve toprağa döneceğiz.

Kirlenmek güzeldir diyor ya bir reklam, hayır aslında aslolan kirlenmemektir, kirletmemektir, temiz kalmak, temiz bırakmaktır bence. Yolda olmanın, istikamet üzere yürümenin önemli olduğunu düşünenlerdenim ben, en az sonuç kadar sürecin de önemli olduğunu düşünenlerden. Herkes kapısının önünü süpürse dünya temiz olur düşüncesindeyim. Zaferle değil, seferle emrolunduğuna inananlardanım.

Bu sebeple, Yüce Allah Kur’an’ı Kerim’de insanların yapıp ettikleri ile dünyanın dengesinin bozulduğunu söylüyor ya o hâlde dünyanın düzenini tekrar dengeye getirebilmek için de hepimizin yapıp ettiklerimize dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için işe ilk olarak kendimizi düzeltmekle başlamak sanırım en akıllıcası olacak. Zaten temizlik yapmak için de önce kendi ellerimizi yıkamamız gerekmiyor mu?

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir