21 Temmuz 2024, Pazar

Şehir ve Akıl-Dr. Hasan TAŞÇI

Akılla üretmek, üretmekle şehir arasında doğru bir ilişki söz konusu olduğundan dolayı akılla şehir arasındaki ilişkinin varlığı da kaçınılmazdır. Şehir insanoğlunun yeryüzünde ürettiği en büyük eseridir. Zira insanın diğer eserlerinin neredeyse tamamına yakını şehirlerde ortaya çıkmıştır ve onun bir cüzü mesabesindedir. Böyle büyük bir eser elbette ki insan aklının ürünüdür. Şehri yapılandıranın da, yaşanmaz hale getirip ortaya çıkan sorunları çözme çabası içinde olanın da insan aklı olduğu bir gerçektir.

O halde şehrin kendisinin olduğu gibi, sorunlarının ve çözümlerinin de akılla ilişkisinden bahsetmek, kısaca insan aklının ürünü olan şehrin, yine akıl tarafından kuşatıldığını söylemek, bu durumda şehirle akıl arasındaki ilişkinin birçok boyutundan söz etmek mümkündür. İnsanın mekân algısının salt aklın ürünü olduğunu söylemek mümkün olmasa da, meydana gelen birikimin mücessem hale gelmesinin aklın eseri olduğu söylenebilir. Aklın ve aşkın değerlerin ürünü olarak kuvvede meydana gelen olguyu ete kemiğe büründüren akıldır. Bu durum şehrin sadece mekânsal değil, ekonomik ve sosyo-kültürel organizasyonu için de geçerlidir. Şehir deneylere açık bir yerleşim birimidir ve deneyler de insan aklının sorgulama yeteneğinin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Diğer yandan şehir ve akıl sözcükleri son zamanlarda çok farklı bir açıdan yan yana gelmeye başlamıştır. Dijitalleşmeyle birlikte geliştirilen yapay zekâ uygulamaları “akıllı şehir” kavramını ortaya çıkarmış ve iki kavram arasındaki ilişki çok farklı bir boyuta taşınmıştır. Bu yazıda şehrin kurulmasından, günümüz şehirciliğinde sorunların çözümü olarak ortaya çıkmış olan “akıllı şehir” uygulamalarına kadar şehir ve akıl ilişkisi ele alınacaktır.

AKIL VE ÜRETIM

“Düşünme, anlama ve kavrama gücü” anlamına gelen akıl insanın üretebilme kabiliyetini ortaya çıkaran unsurdur. Felsefe dilinde “düşünüp yargılama gücü” olarak tanımlanan akıl genellikle insanın ayırt edici özelliği, düşünsel güç olarak “düşünme sürecinde insanın yol gösterici ilkesi olarak olaylar, olgular, görüngüler, kavramlar yani tüm olup bitenler arasında ilişkiler kurma yeteneği, bu ilişkileri algılayıp anlama ya da kavrayıp düşünme yetisi” olarak kabul edilmektedir.1 Hayvanlar da üretimde bulunmaktadırlar ancak onlarınki iradî değil içgüdüsel bir üretimdir. Dolayısıyla onların üretiminde bir akıldan söz etmenin mümkün olmadığı söylenebilir. İnsan aklının ürettiği şehir aynı zamanda en büyük üretim merkezi konumundadır.

İnsanın ilk üretim biçimlerinden olan tarımsal üretimden günümüzde “akıllı” diye tanımlanan elektronik cihazlara kadar geniş bir yelpazeyi içine almaktadır. Sanayi Devrimi sonrasında Batı merkezli olan tanımlamalarda şehir her ne kadar tarımsal üretimin olmadığı yer olarak ifade edilse de, insanlık tarihinin en başından beri şehrin var olduğunu ve insan aklının eseri olan üretimin merkezi olduğunu söylemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Tarımsal üretimi de bundan ayrı tutmamak gerekir. Zira ilk şehirlere bakılacak olursa tarım alanlarının hemen yanı başında, oradaki üretimi sağlayabilecek kadar yakınlıkta ve tarımsal alana zarar vermeyecek mesafede oldukları görülecektir.

Mısır’dan çıkıp Sina Yarımadası’na yerleşen İsrailoğulları, Allah’ın kendilerine ikram ettiği bıldırcın eti ve kudret helvasını beğenmeyip Hazreti Musa’dan tarımsal ürünler istediklerinde onlara şehre inme emri verilmiştir. Buradaki “inme” coğrafi bir düzeyi ifade edebileceği gibi “iyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz” hitabından sonra geldiği için daha düşük bir hayat seviyesini de ifade etmektedir. Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı. (Bakara, 61. Kur’an-ı Kerim T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı) Şehir insan emeği ile elde edilen tarımsal ve tarım dışı bütün ürünlerin merkezi olmakla birlikte aşkın olanla mukayese edilmekte ve göreceli olarak da daha değersiz olduğuna vurgu yapılmaktadır. Aklın üretiminin aşkın olanın yanında daha değersiz olduğuna günlük gözlemlerimizle de şahit olmaktayız. Öyle ki yeryüzünde bugüne kadar insan elinin değdiği hiçbir yerin tabii yapısından daha güzel olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.

AKIL VE ŞEHIR

“Şehir akıl, megapol ise hür akıldır” diye özetliyor şehirle akıl arasındaki ilişkiyi Don Martindale. Şehrin hem oluşumda hem de işleyişinde akıl çok fazla fonksiyon yüklenmektedir. Gittikçe karmaşıklaşan şehirleşme süreci ise bir taraftan aklın müdahalesini çeşitlendirirken diğer taraftan ağırlığını da artırmaktadır. Martindale bu durumu şu şekilde ifade etmektedir; “Metropoliten insan, olağandışı fazla dürtüye sahiptir ve kendisini kökünden koparacak dışsal çevredeki etkenlere karşı koruyan bir mantalite geliştirir.

Bunun anlamı, kalbiyle değil kafasıyla hareket etmesi gerektiğidir.”2 Kalp ve akıl insanın farklı iki boyutunu temsil etmekte ve yaptığı her şey bunlardan birisine dayandırılmaktadır. İnsanın serüveninin kalpten akıla doğru gittiği, gelinen noktada ise saf aklın hüküm sürmekte olduğu ifade edilmektedir. Şehrin serüveninin de buna benzer bir çizgi takip ettiğini, şehrin ilk taşının hangisi tarafından yerleştirildiği bilinmese de, aklın insanın ve şehrin sonunu getirmekte olduğunu söylemek mümkündür. İbn Haldun şehir hayatını, “topluluklar halinde bir araya toplanarak dünyayı imarın en son basamağı” olarak tanımlamakta ve bundan sonrasının bozulmaya yüz tutmak olduğunu vurgulamaktadır.3 Don Martindale’ye göre: “Bizatihi şehir (o taştan dev, Cosmopolis), her büyük kültürün yaşam seyrinin sonunda yer alır. Taş kütlesi mutlak şehirdir.

Nihai şehir, saf akıldır. Medeniyet saf gerilimden başka bir şey değildir; akıl da yüksek gerilim seviyesinde anlayabilme kapasitesidir. Her kültürde entelektüeller, nihai insan türleridir. Gerilim akıl haline gelince, dünya şehrinin kendisininki (yumuşama, gevşeme, dikkat dağıtma) dışında ona açık başka bir dinlence biçimi yoktur. Medenî insan, ölüme doğru metafizik bir dönüşle kısırlığa doğru meyleder… Bu şehrin sona ermesidir. İlkel takas merkezinden kültür şehrine büyüyen, görkemli verim sürecinde medeniyet olarak çiçek açan ve nihai bir mahvoluşla solan şehrin son durağıdır.”4 Martindale’nın şehrin zevalinde sorumluluğu metafiziğe yüklemesi anlaşılabilir bir durumdur. Zira aklın insanı hep daha iyiye götürdüğüne inanan bir zihnin, kısırlığın ve çökmenin sorumluluğunu ona yüklemesi beklenemez. Türk Dil Kurumu, aklı aynı zamanda “bellek” olarak da tanımlamaktadır. Şehir ise insanoğlunun tarih boyunca ürettiği her türlü düşünceyi belleğinde saklı tutan mekândır. Bu açıdan da akılla şehir arasında bir benzerlik söz konusudur. İkisi de hafızayı temsil etmektedirler. Aklın çözümleriyle gelişen ve büyüyen şehir son merhalede ise akıl tarafından baştan çıkarılmıştır.

Tanrı’dan ateşi çalan insan aklı sayesinde Tanrı’ya ihtiyaç duymadığına inanmaya başlayınca her şeyi olduğu gibi şehri de normal mecrasından saptırıp baştan çıkarmıştır. Ya da aklın tahakkümüne girerek rûhâniyetini/metafizik enerjisini kaybetmiştir. Şehrin, sürprizlere yer bırakmayacak kadar mekanik bir yapılanma ile inşâ edilmesi Jeremy Bentham tarafından 1791 yılında tasarlanan “Panoptikon” adlı modern hapishaneyi çağrıştırır. Bir hapishane olarak tasarlansa da fizikî olarak hayata geçirilemeyen bu model, gözetleyenin iktidarına rağmen gözetlediği kişiler tarafından görülmemesi açısından dikkat çekicidir. “Moderniteyi simgeleyen disiplin toplumundan, postmoderniteyi simgeleyen denetim toplumuna geçişi”5 özetleyen bir yapı olan panoptikon, teknolojinin ürünleriyle aklîleştiği iddia edilen modern şehrin, mahremiyeti önemsemeyen mütehakkim sistemi ve bu sistem içinde bir dişli işlevi gören şehir insanının hâlini yansıtır. Zira, her hareketinin gözetlenebileceği şüphesiyle içinden geldiği gibi davranacağı en küçük bir köşe bile bulamayan insan için şehir, çaresiz tutsağı olduğu bir mekândan ibaret olacaktır.

Postmodern yönelim, modernizmin insana bir özgürlük alanı bırakmayan keskin sınırlarını ortadan kaldırmaya çalışırken aklın zirve noktada yer aldığı hiyerarşinin karşısında anarşik ve kaotik bir mekân anlayışını benimser. Böylece ortaya çıkan eserler de alışılagelenin dışında, avangart hatta kitsch seviyesinde somutluk kazanır. Manevî yani aşkın olanın akılla irtibatlı hale gelmesi şehirlerin içinde bulundukları sorunların çözümü için de gereklidir. Aşkın olanla aklın bir araya geldiği durumlarda bilgelikten bahsetmek mümkündür ki ilk şehirlerin kuruluşunda insanın bu niteliği çokça rol oynamıştır. Şehri medeniyetin beşiği ve değer verdiğimiz tüm düşüncelerin doğduğu yer olarak tanımlayan Watson, ilk şehirlerin kuruluş yerlerinin seçiminde insan bilgeliğinin kozmos ile kurduğu ilişkiye dikkat çekmektedir. Watson, ilk şehir olarak tanımladığı Eridu’nun kuruluş yerinin seçimini şu şekilde izah etmektedir: “Şehir yeraltı suyunun toplandığı bir çöküntünün ortasındaki tepede yer alıyordu. Çoğu zaman bataklık olan şehrin etrafındaki bu alan yağmur mevsiminin sonunda göle dönüyordu.

Bu yerleşim, Dünya’nın etrafı büyük bir su kütlesiyle çevrelenen bir disk olarak tasvir edildiği Mezopotamya’daki kozmos düşüncesine bire bir uyuyordu. Bu tasvirin yansıması olan Eridu kutsal bir yer haline geldi. Petr Charvat’a göre, Eridu’nun bilgeliğin kaynağı ve bilgi tanrısının tahtı olduğuna inanılıyordu.”6 Bir “biçim” olan şehir bu yönüyle aklın olduğu kadar aşkın olan duygu dünyasının da eseridir. Çünkü biçimler ancak akıl ve kalbin mutabakatı durumunda ortaya çıkmaktadır. Mutabakat hem insanın kendi içinde yanı akıl ve ruh mutabakatı olarak, hem de insanlar arasında yani toplumsal olarak meydana gelmeli ki şehir ortaya çıksın. Tek başına aklın ve hendesenin hükümfermâ olduğu şehir, akılla yazılan bir şiir kadar tatsız ve didaktik olabilir. Şüphesiz ihtiyaçlar noktasında her türlü maddî imkânın en ince ayrıntılarıyla düşünülebileceği böyle bir şehirde, insanın temâşâ etmek, yavaş ve dingin hayatın verebileceği sükûneti deneyimleyebilmek hatta kaybolmak gibi naif isteklerinin karşılık bulması güçtür. Çünkü akıl odaklı sistem, birey ve topluma fiziksel konfor vaat ederken manevî alanda faturalar ödetecektir. Pascal, “bir odada sessizce kalamama yetersizliği mutsuz eder insanı” der.

Bu ifade, makro ölçekte şehir ve insan arasındaki ilişki açısından düşünüldüğünde de dışarıdaki seslerin uğultusu karşısında kendi sesini bile duyamayan insanın içine düştüğü yabancılaşma ciddî bir problem halini alır. Şehir aklî ölçeklere göre düzenlenirken ızgara tipi şehir modelinde olduğu gibi bedenin mekândaki devinimini tek boyutlu ve statik bir alana mahkûm etmektedir. Böylece çıkmaz sokakların ya da kıvrımlı yolların kişiye yaşatabileceği keşif kadar güvenlik ve mahremiyet gibi ihtiyaçlara cevap bulmak mümkün olamamaktadır. Toplumsal mutabakat ve zihnî tekamül sürecinin biçimsel yansıması olarak ortaya çıkan şehir, insanın ihtiyaç duyduğu yüksek zevk duygusunu tatmin edecek niteliktedir. Bu iki temel kurucu unsurdan yoksun olması durumunda ise yabancılaşma, çatışma ve sonunda da çözülme meydana gelecektir.

Şehirlerin ortaya çıkışı ve varlığı kadar önemli bir konu da yönetimleridir. “Bir toplumda insanların çabalarını ortak bir amaca yöneltme, koordine ve kontrol etme süreci”7 olarak tanımlanan yönetim şehrin vaz geçilmez bir unsuru olmakla birlikte aklın ortaya çıkardığı bir eylemdir. Tarih boyunca şehirlerin ve ülkelerin yöneticilerinde olması gereken özellikleri yazan ilim adamlarının hepsinin üzerinde ittifak ettikleri niteliklerden biri de akıldır. Diğer yandan mesleği ve görevi ne olursa olsun akıllı bir kimsenin de şehri tanıması gerektiği de üzerinde durulan bir başka husustur. İbn Hazm, akıllı insanı “hakikat taliplisi” olarak tanımlamakta ve özelliklerini şöyle sıralamaktadır: “Kur’an’ı, mânasını, lafızlarının mertebesini, Resûlullah’ın hadisini ve dünyadaki bütün övülen erdemleri kuşatıp, ahiretin hayrına ulaştıran siyerini iyi bilmesi gerekir. Bunlarla beraber eski ve yeni haberleri mütalaa etmesi, şehirlerin kısımlarına vakıf olması, astronomi bilmesi, tercüme eserlerin okunduğu dillere vakıf olması, dillerin kullanım şekillerinde deryalaşması gerekir…”8 Haddizatında bir şeyin kısımlarına, kurucu unsurlarına vakıf olmak, ona akılla bakmak anlamına gelmektedir. Yönetici ayrıntıyı görebilme sorumluluğuna sahiptir ki bu da aklını en iyi şekilde kullanmayı gerektirmektedir. Şehirleri yönetme sorumluluğu olan insanlarda aklın yanında başka vasıflar da aranmakla birlikte onlar da ancak akıl sahipleri için söz konusu olabilecek özelliklerdir.

AKILLI ŞEHIRLER

Akıllı şehir kavramı son zamanlarda sıkça kullanılan ancak belirli bir tanımlamadan çok bazı uygulamaların toplamı olarak insan aklına ihtiyaç duymadan yürüyebilen kentsel yapıyı ifade etmektedir. İnsanın diğer canlılardan ayırt edici özelliği olarak tanımlanan aklın insansız bir yapıyı tanımlamakta kullanılması bir tezatı ifade etmektedir. Mekânın teknik detaylara göre biçimlenmesi kişinin eşya ve nesne ile olan ilişkisinin mahiyetini de değiştirir. “Nesneler ve insanlar birbirlerine yakın bağlarla bağlanmış olup bu danışıklı dövüş çerçevesinde kendilerine atfedilen duygusal değer sayesinde yaşayan bir kişilik gibi algılanmaktadırlar.”9 Akıl, nesneleri ‘işlev’ ve ‘tüketim’ ekseninde değerlendirerek, modern nesneyi duygusal temsil niteliğinden yoksun bırakır. Dolayısıyla sadece maddî çağrışımlara sahip nesnelerin doldurduğu bir mekân, bellek ve kimlik gibi sürekliliği sağlayabilecek unsurlardan mahrum olacaktır. Akıllı şehirler aynı zamanda sıhhatli bir belleğe sahip midir?

Modernizmin fabrikasyon ve tek tip üretimin ağırlıklı olduğu bir sistem içinde, geçici modaların dayatmaları ile kendisini var etmesi, hâfıza ve manevî çehrenin bir ihtiyaç olarak şehrin gündemine taşınmasını imkânsız hâle getirmektedir. Halbuki, modernizmin köşeli gerçeklik algısı ile postmodernizmin akışkan görüntüleri ve simulasyonları arasında savrulan insan, “kentin ruhsal yaşamını somut olaylara tercüme etmenin yolunu ara(maktadır).”10 Şehri sadece haritada bir nokta olarak görmeden, kültür, ahlâk ve estetiğin hâkim olduğu bir yer olarak tasavvur edebilmek için aklın, düzenleyen işlevinin yanında yok edici potansiyele de sahip olduğunu dikkate almak gerekiyor. Bir yandan aklın inşâ ettiği şehrin konforundan yararlanan insan aynı zamanda kendisini manevî bir kalkanla koruma çabasında olmalıdır.

İnsanın bütün hareketlerini planlama iddiasındaki akıllı şehir düşüncesi aynı zamanda bireyin kendisi için oluşturduğu manevî koruma kalkanını ve mahremiyeti ortadan kaldırmaktadır. Zira bu şehrin iş akış şemasında insan kendisine dayatılan güzergahta hareket etmek zorunda olan bir bilgisayar oyunu figürü durumundadır. Akıllı şehrin iş ve hareket simülasyonu her şeyi eksiksiz düzenleme iddiasındadır herhangi bir karmaşa durumunda sistem tıkanmaktadır. Oysa insan düzen kadar karmaşaya da ihtiyaç duyar. Novalis’in dediği gibi, “bir sanat yapıtında, düzenin peçesi ardına gizlenmiş karmaşanın hafif ışıltısını görebilmeli insan.”11 İnsan, kendisine verilen çevreyi dünyalaştırırken başarılarını somutlaştırmak ve mantıklı bir sistem kurabilmek için aklını kullanır. Akıl, oran ve simetri gibi matematiksel ölçümlere dayanan ölçütlerle hareket ederken kendi haline bırakılan doğal ortamın insan eliyle dizginlenerek ve düzenlenerek yuvaya dönüşmesine de yardım eder.

Bu süreçte düzen fikrinin sağlıklı bir hayat formu için ne derece gerekli olduğu anlaşılır. Düzen, mekânı kişi için tanıdık ve güvenli kılar. Bu noktada düzen arayışına bir sınır getirebilmek ve rutinleşme eğilimi gösteren aklî düzenin zaman zaman dışına çıkabilecek alternatif mekânlara sahip olabilmek gerekir ki bu mekânsal çeşitlilik, şehrin doğasıyla da uyumludur. Zira, bir şehir, nüfus ve istatistik verilerden ziyade, farklı mekânlar kadar farklı insanları barındırabildiği ölçüde şehirleşebilir. “Düzen, ancak karmaşıklık ile birlikte sunulduğunda değer kazanır.”12 Akıllı şehir kavramını destekleyen bir diğer olgu da yapay zekâdır. Yapay zekâ; kendisine verilen görevleri yerine getirebilmek için insan zekâsını taklit eden topladıkları bilgilerle kendilerini iyileştirebilen sistemler olarak tanımlanmaktadır. Burada da insan aklı ve zekâsı arasında olduğu gibi akılla zekâ arasında bir ilişki söz konusudur. “Pratik ve kavramsal sorunlar üzerine esnek ve etkin biçimde düşünme, bunları kavrayıp yargılama yetisi”13 olarak tanımlanan zekânın verimliliği konudan konuya ve olaydan olaya değişmektedir. Kant’a göre zekâ sadece verili duyuları bir deneyle ilişkilendirme yetisidir. Yapay zekâ tanımındaki “toplanmış bilgi” ile Kant’ın insan zekâsını tarif ederken kullandığı “verili duyular” birbirine benzemektedir. Öyle ki modernitenin ortaya çıkardığı “araçsal akıl” ile yapay zekânın birbirine benzediği, her ikisinin de verili bilgiler üzerinden sadece çözüme yönelik hareket ettiği görülecektir. Benzer şekilde akıllı şehir uygulamalarının temelini oluşturan yapay zekânın da tıpkı araçsal akıl gibi sadece tanımlanmış sorunları çözme pratiğine dayandığı söylenebilir. İnsan aklının en alt katmanını teşkil eden bu durum ruhsuz bir çözümleme olarak ortaya çıkmıştır.

SONUÇ

Şehrin ortaya çıkışından bugüne kadar her evresinde, her biçim ve işlevinde büyük bir sorumluluk üstelenen insan aklı, tarih boyunca kentte yaşanan sorunların da kaynağını teşkil etmiştir. Üreten, disipline eden ve denetleyen insan aklı her üç evre için de farklı kentsel strüktürler geliştirmiştir. Geliştirilen her yapı ise beraberinde bir yabancılaşma ve yeni çözüm arayışlarını ortaya çıkarmıştır. Akıl ve şehir arasındaki bu ilişkiyi karşılıklı olarak sürekli sorun ve çözüm üreten bir ilişki olarak tanımlamak mümkündür. İkisi arasındaki ilişkiyi sağlayan faktör olarak üretim, hem şehrin hem de aklın fonksiyonu olma özelliği taşımaktadır. Toplumsal mutabakat ve zihnî tekamül sürecinin mekânsal izdüşümü olan şehir, insanın ihtiyaç duyduğu yüksek zevk duygusunu tatmin edecek niteliktedir. Bu iki temel kurucu unsurdan yoksun olması durumunda ise yabancılaşma, çatışma ve sonunda da çözülme meydana gelecektir. Ortaya çıkan bu çözülmeyi yapay zekâya dayanan akıllı şehir uygulamalarıyla onarmaya çalışmak ise şehrin iki temel kurucu unsurundan biri olan “yüksek zevk duygusunu” denklem dışına itmek anlamına gelmektedir. Bu durumu ontolojik bir tartışmanın konusu olarak görmek mümkündür.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir