21 Temmuz 2024, Pazar

Alev Alatlı; Gönül ve Zihin Dünyamıza Bıraktıkları – Ayşe Böhürler

Eflatun “Konuşma aklını kullanma sanatıdır.” diyor. Alev Alatlı’nın yazdıkları, konuştukları, nasihatleri de böyleydi. Olayları değerlendirmek, sonuç çıkartmak, beklemek, önemli ve önemsizi ayırt etmek, müzakere etmek, mülahaza hanesini açık tutmak gibi pek çok konuda bu aklı görürdünüz.

Doğrusu bu yazı için bana yöneltilen yukarıdaki başlığa dair ilk cevabım “emanetlerin hangi birini yazsam olurdu…” 1992 de tanıştığımız günden itibaren her sohbet her telefon konuşması her röportaj, program o kadar çok hatıra, akıl, nasihat bıraktı ki… Alev Alatlı için tek bir söz veya tek bir tanım ortaya koymak mümkün değil. Fuzzy yani Türkçesini de kendisi tercüme ettiği saçaklı mantığı anlatmaya ömrünü adadı, kendisi de fuzzy idi. Bir tarafıyla dimdik, dosdoğru… Bir tarafıyla da esnek, hayatın her haline karşı hoşgörülü merhametli ve her an bir ders çıkarmaya hazır.

Alev Hoca’nın bir konuya tek bir cevabı olmazdı. “Hele dur bir bakalım!” sözünü benim gibi aceleci tabiatlı iseniz çok sık duyardınız. Meselelere farklı bakış açılarını hep göz önünde bulundurur ve illa ki en doğruya yakın olanı bulmaya çalışırdı. Zihnini her zaman yeni bir şey öğrenmeye, değerlendirmeye açık tutardı.

“Dünyayı Bilmeyen Dünyanın Maskarası Olur!”

Geçenlerde 2002’de yazdığı bir yazıda rastladım bu başlığa.  7 Ekim 2023 yılından itibaren Gazze’de yaşadıklarımız bu değil miydi? “Dünyayı bilmeyen dünyanın maskarası olur.” sözünü sık kullanırdı. Nasihatnameleri yazarken dünyayı öğretmenin kolay bir yöntemini aramış, bu nedenle aslında aklında olan kitabın ortaya çıkış süreci uzamıştı. “Bu konuyu daha kolay ve daha anlaşılır nasıl anlatabilirim?” sorusu yazdığı her süreçte derin sancısıydı. Bir gün telefon açtı, “Ayşe bir bak bakalım…” deyip ‘pencere’, ‘necefli maşrapa’ gibi ara başlıklara böldüğü metoduyla Amerika’nın kuruluş hikâyesini nasıl daha anlaşılır hale getirdiğini anlatmıştı. Emimim bunu pek çok kişiye sormuştu. İlahiyatçılardan, sanatçılara, bilim adamlarına, psikiyatristlere güven duyduğu bir dost halkası vardı. Vefatında daha derin fark ettik ki dostları olarak bizi en çok sarsan bu sohbetlerden yoksun kalmak oldu.

Son yıllarında Hristiyanlık üzerine çalışmıştı. Batı’yı anlamanın çözümlemenin oradan geçtiğini düşünüyordu. Hristiyanlık tarihini, tahrifler konusunu özellikle Müslümanların anlamasını istiyordu. Amerika’daki eğitiminin bir parçası ekonomi, bir parçası teoloji bir parçası da dil bilim olmuştu. “Teoloji bilmeden tarih anlatılamaz da anlaşılamaz da.” derdi. Filistin konusunda Türkiye’de ilk yazan kişilerden birisiydi. Edward Said’in Filistin Sorunu kitabı onun çevirisiyle yayımlanmıştı. Amerika’daki öğrenciliği sırasında Filistinli öğrencilerle karşılaşmasını ve Kızılderili dostlarını sıkça anlatırdı. Yahudilik de bu çerçevede ilgi duyduğu ve araştırdığı konular arasındaydı.

“Filistin’e yapılanları anlamak için Yahudi düşüncesini bilmek gerekir.” diyordu. Yani dünyayı bilmeyen dünyanın maskarası olur. Öncelikle Yahudilerin tanrısı Yehova nasıl bir Tanrı’ydı? “Sakın ha bizim Allah’ımız ile onu karıştırmayın.” der ve ‘Yehova’nın özelliklerini anlatırdı: “Bu korkunç ilâha tapınma sonucu Yahudilik asırlarca bir korku dini olmuştur, sevgi değil…. İnsaf nedir hiç bilmediler. Kendi ırklarını bile kayırmadılar… Daha 1917’de Filistin’e İngiliz çıkarlarını koruyacak bir halk yerleştirmek hususunda İngiliz hükümeti ile anlaşmışlardı… Yahudi soykırımının İsrail’e yerleşimi hızlandıracağını hesap etmişlerdi. Halklarını bitmez, bir savaşa mahkûm ettiler. Kurtarılmış bölgesi olmayan ve asla olmayacak olan bir yaşam. O gün, bugün Filistinli kadınlar altı oğlan doğururlar, ikisi ırgatlık için, ikisi İsrail’e karşı savaşta ölmek için, iki de yedek…” Bu Alev Alatlı’nın 2002’de yazdığı bir yazıdan alıntı. Bugün için de değişen bir şey yok.

“Her Kavramı Yeniden Düşünmek Zorundayız!”

Alev hoca bir şeye bilgisiz körü körüne “karşı olmaya”, muhalif olmaya da çok itiraz ederdi. “Özgürlük için mücadele” lafına da itiraz ederdi. “Özgürlük geçişli bir fiildir, salt tek başına özgürlük amaç olamaz. Ne için özgürlük?” diye sorardı. Kadim değerlere sahip çıkmayı savunur, değişim karşısında hep bir ihtiyat halini benimserdi.

2022’de katıldığı bir yuvarlak masa toplantısında Türkiye’den ve dünyadan entelektüel ve akademisyenlere “unlearn” yani bildiklerini unutup “yeniden öğrenmeleri” çağrısında bulundu. “Her kavramı yeniden düşünmek zorundayız.” diyordu. Din adamlarından oluşan bir topluluğa bir keresinde “Matematik bilmeden mantık yürütemez, o olmadan da din anlatamazsınız” deyiverdi. “Fizik bilmeden de metafiziği anlayamazsınız” diye ilave etti.

Matematikçiler ve sufilerin el ele verdiği bir dünyayı ütopya olarak ortaya koyardı. Türkiye’de distopik ilk romanı yazan kişi de o oldu. “Kabus” ve “Rüya” romanlarıyla Türkiye’nin geleceğinde dair olası tehlikelere ilişkin içgörülerini ve tahlillerini kaleme aldı. Kıymeti çok bilinmeyen “Kabus” romanı Talip İmre Kadızade’nin yeni dünya düzenindeki hikâyesini anlatıyordu. Eski düzen yıkılmış yeni bir dünya düzeni kurulmuştu. Romanda yeni düzenin getirdiği postmodernizmin eski Türkiye’deki “biz” kavramını nasıl ortadan kaldırdığını yazmıştı. Bu düzende insanlar ancak kendi düşünce yapısındaki küçük gruplarla bir araya gelebiliyordu. Bu da Türkiye’yi legal ve illegal küçük “Anadolu Devletleri”ne bölmüş halkı “afazi”ye sürüklemişti. “Afazi” Alatlı’nın en sık kullandığı kavramlardan birisiydi. Tıbbi bir terim olan “afazi”yi sosyolojik bir kavrama dönüştürmüştür. Afazi; bellek kaybı, dil yitimi, şeyleri isimlendirememe, ortak kavramların olmaması anlamına geliyordu. Bu da toplumda ortak bir paydada buluşamama ve birbirini anlayamama gibi ciddi bir iletişim sorunu ortaya çıkarmıştı…

“Türkiye Batmaz, Batarsa Okyanuslar Taşar!”

Alev Alatlı her dönem bir meseleyi kendine dert edinir ve çözüm üzerine tefekkür eder, müzakere ederdi. Türkiye’de sorun çözme becerisinin yetersizliğini bağımsız düşünme ve soyutlama yetisinin eksikliğine bağlardı. Karşısına Schrödinger’in kedisi teorisinden çıkarak ürettiği saçaklı mantığı önerirdi. “Bu dünyayı tanımayan bu dünyanın maskarası olur.”  derken saçaklı mantığı bir çıkış reçetesi olarak sunardı. “Aynı anda hakim tek bir doğru değil bir çok doğrular olabilir aman ha bunları gözden kaçırmayın.” derdi.

Dünyanın gidişatı, gezegenin hali ve insanlığın geleceği için tasa çeken bir aydındı Alev Alatlı. Batı dünyasının günbegün dağılan, lider krizi geçiren, paçozlaşan haline çok vurgu yapar. Türkiye’yi de bu süreçte hep bir şans olarak görür. “Biz buhran ithal etmediğimiz sürece bu kaosta sağlam durur, hatta fırsata çevirebiliriz. Safları sıklaştırmamız lâzım. Önümüzdeki yılları bir elimiz yağda, bir elimiz balda geçiştiremeyecekmişiz gibi duruyormuş. Olsun. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Tarih ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat değil, devirli bir oluşumdur. Gün olur, en gerideki en öndekinden ilerde olur… Tek bir sürgüne takılıp kalmamayı, bütüne bakmayı adet edineceksiniz. Tıpkı bir asma gibi, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin, batmaz.  Batarsa, Okyanuslar taşar, onu da kimse göze alamaz…”

40 Yılı Öğrenmekle 40 Yılı Yazmakla Geçti

Onunla yaptığımız her projede, söyleşide odağı bütüncül bakış açısıydı… İhmal Edilebilir Nasihatler’e başlarken bir tür kavram yapısökümü yapmaya niyetlendi. Batı’dan dünyaya hakim olan fikirleri, kavramları, kurumları kim üretti, niye üretti sorusuna odaklandı. Amacımız Batı karşıtlığı değildi. Sadece ne ile karşı karşıya kaldığımızı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorduk.

Kahramanı yoktu. Kimseyi gözünde büyütmezdi. Türkiye’nin toplumsal kimliğini anlayabilmek için kapitalizmin gelişim sürecine ve bu süreçte Batı toplumlarının geçirdiği evrelere bakmak gerekiyordu. “Kilise’nin eşcinselliğin kutsanması gibi en büyük günaha nasıl razı edildiğini öğrenmemiz lazım.” derdi.

Ömrünün 40 yılını öğrenmeye 40 yılını da yazmaya adadı. Öğrendiklerinden çıkardığı sonuçları, dünya bilgisini ve düşünme biçimini bize kitaplarıyla, programlarıyla miras bıraktı.

Kutuplaşmaya dair her soruma “Ayrı gayrımız yok, aynı bulgur pilavına kaşık sallayan insanlarız, ne kutuplaşması…“ diye cevap verir ve hatta sorumdan dolayı ve de klişelere itibar ettiğim için bana kızardı.

Burnunun direği ülkesi için sızlayan herkes kalbinde de sofrasında da yer buldu. Kalbimiz, aklımız, sağduyumuz, arkamızı dayadığımız dağ olarak hayatımızda yeri büyüktü. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, mirasını bereketlendirsin. Tam da istediği gibi fehim, metin, müstakim nesilleri görmeyi rabbim bize nasip etsin.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir