25 Temmuz 2024, Perşembe

Filistin İçin “BEN!” Ne Yapabilirim? – Prof. Dr. Halil ÇIKRIKLAR

Gazze’de yaşanan soykırım, vicdan sahibi herkesin yüreğini sızlatmaktadır.

Modern dünya insanlıkta sınıfta kaldı. Fakat teknolojik gelişmeler sayesinde Gazze’de yaşanan dram internetten sosyal medyaya türlü iletişim kanallarında bolca dillendirilmektedir. Bu yüzden amacım herkesin bildiği şeyleri hatırlatarak acılarımızı depreştirmek değildir. Bunun Gazze’deki masum çocuk ve kadınların sorununu çözmeyeceği ortadadır.

Yürüyüşlerden boykotlara yapılan her şeyin çok değerli olduğunu baştan peşin söylemeliyim. Ama bir gerçeği de görmek zorundayız: İyi de olsa yeterli değildir yapılanlar. Aynı şeyleri yapmakla yetinmeye devam edersek farklı sonuçlar bekleyemeyiz.

“İyi ama ne yapalım? Gidip Gazze’de savaşalım mı?”

Bugünlerde vicdan sahibi milyonlarca insanın kafasındaki soru budur sanırım. Ben de naçizane çözüm yolları konusunda minik bir beyin fırtınasına davet ediyorum sizi.

İnsanlık Görevlerimiz

Her şeyden önce insan olarak yapacaklarımız var. Varlık nedenimiz ve yaşama gayemiz üzerinde düşünebiliriz örneğin. Hayatımıza anlam katacak bir şeyler yapabiliriz. Kendimiz ve ulaşabildiğimiz her canlı için dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak için çaba içinde olabiliriz. Zaten hayatımıza anlam katacak olan en güzel hedeflerden biri bu değil midir? Öyleyse sadece Gazze değil, kötülüğün olduğu her yerde görev düşüyor biz insanlara.

“Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir,” der Einstein. Öyleyse seyirci kalmaya bir son verip işe yarar bir şeyler yapmak için harekete geçmeliyiz.

Milli Görevlerimiz

Millet; çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk, demektir. Yani aynı ülkede yaşayan insanlar farklı ırk ve dinlere mensup olsa da bir milleti oluşturur. Bu durumda Türkiye denilen bu coğrafyayı ülkesi olarak benimsemiş olan herkesin yani milletimizin Gazze konusunda özellikle dikkat etmesi gerekir. Çünkü, Siyonistlerin hezeyanlarını incelerseniz sıradaki hedefin ülkemizin topraklarına uzandığını görürsünüz. Bu durumda -inanç noktasından bağımsız olarak- ülke sınırlarını namus olarak gören her vatandaşın bu çılgın saldırılara karşı harekete geçmek gibi milli bir görevi vardır.

Dini Bakış

Savaşların hemen hepsinde din bir fon olarak kullanılır, oysa dinler barışı öğütler. Bu çelişkinin nedeninin dinlerde yozlaşma olduğu gerçeğini aklımıza getirmeliyiz önce.

Gazze meselesine inanç penceresinden baktığımızda önce Yahudilerin bir şeyler yapması gerekir. Siyonizm, Yahudilik değildir. Siyonizm, dinlerde yozlaşmanın en çarpıcı örneklerinden birisidir. Nitekim bu gerçeğin farkında olan bazı Yahudileri, Gazze’de yaşananları protesto eden yürüyüşlerde görüyoruz.

Yeryüzünde yaşayan tüm Yahudilerin sayısı İstanbul nüfusu kadardır ve bu insanların hepsi Siyonist değildir. Öyleyse güçleri nereden geliyor?

Siyonistlerin arkasında görünen en büyük güç, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Batı dünyasıdır. İnsanların önce bu çelişkiyi görmesi gerekir. Hıristiyanlığın geliş amacı Yahudiliğin aslından uzaklaşmış olması değil miydi? Hz. İsa’yı çarmıha gerenler Yahudi değil miydi? Yahudileri Avrupa’dan kovanlar da Hıristiyanlar değil miydi? Şimdi ne oldu da kendisine Hıristiyan diyen kalabalık bir grup İsrail’in hamiliğini üstleniyor?

İsrail’in en büyük destekçisi olan Amerika’daki Yahudi nüfusun oranı %2 bile değil. Ama dünyanın süper gücü denilen bu ülkeyi yönetenlerin yarısından çoğu Yahudi! Diğer ülkelerin çoğunda ise yöneticilerin Siyonistlerle ilişkisi ortadadır. İşte Hıristiyan dünyasının da bu çarpıcı gerçekler üzerinde düşünmesi gerekir.

Müslümanlara gelince…

Yaşadığımız topraklarda çoğunluk Müslüman… Gazze’de soykırıma uğrayanlar da Müslüman olunca bunun için ayrı bir başlık atmak gerekir.

Müslümanlar Olarak Ne Yapmalıyız?

Yedi milyonluk İsrail’de Netenyahu’nun destekçilerinin sayısı neredeyse bir milyon civarında. Peki, iki milyarlık İslam dünyası Gazze’de yaşayan Müslümanların yanında mı? Eğer öyleyse sorun nedir?

Yoksa bir şeyleri yanlış ya da eksik mi yapıyoruz? Mesela, peygamberimiz bugün yaşıyor olsaydı nasıl bir yol izlerdi? İşte şimdi bundan bahsetmek istiyorum.

Hz. Muhammed, denilince ilk akla gelen şey erdem timsali bir şahsiyettir. Kendisine peygamberlik görevi verildiğinde bunu ifa ederken ölümden bile korkmayan cesur bir insan görüyoruz. Peki, bugün onlarca İslam ülkesinin lideri ne kadar cesur?

Kendisine inananlar işkenceye uğrarken sabırlı bir insan görüyoruz. Bıkmadan, usanmadan, yıllarca insanlara hakkı anlatan sabırlı bir elçi…

Kendisine suikast planlandığında tedbir alan ve hicret eden bir peygamber çıkıyor karşımıza. Medine’de yaşamakta olan Müslümanlar, Yahudiler ve diğer Araplar arasında bir anlaşma yapan müthiş bir strateji uzmanı çıkıyor karşımıza.

Şartlar gerektirdiğinde -rakibin kendisinden daha kalabalık olmasına aldırmadan- savaşan bir peygamber görüyoruz. Uhud’da, ihanete uğrayan, sözü dinlenmeyen, amcası ve arkadaşlarını kaybeden, kendisi de yaralanan ve savaş kaybeden insan peygamber…

Yirmi yıl sabırla sürdürülen bir mücadelenin sonunda sürgün edildiği topraklara geri dönen ve neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan Mekke’ye giren muzaffer bir komutan!

İslam peygamberinin başarısının sırrı neydi?

Onlar hâlâ, “Rabbinden ona bazı mûcizeler indirilmeli değil miydi?” diyorlar. De ki: “Mûcizeler yalnız Allah’ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım.” (Ankebut, 50) Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Elbette inanan bir topluluk için onda rahmet ve ibret vardır (Ankebut, 51). Ayetlerdeki ifadeye bakınca anlıyoruz ki, Hz. Muhammed’in en büyük mucizesi elindeki kitaptır. Şimdi soru şu: O artık aramızda olmadığına göre biz ne yapacağız?

Peygamberin Yolu

Peygamberimizin yüz binden fazla Müslümana hitap ettiği Veda Haccı’ndaki mesajlardan birini hatırlatmak istiyorum:

Ey müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir.”

Peki, Kur’an ne diyor bu konuda?

“Kur’an’ı hayatın içinden seslenerek, insanlar sorun yaşadıkça cevaplar vererek, bölüm bölüm indirdik.” (İsra,106).

Allah’a, peygamberine ve de Kuran’a inanıyorsak tüm sorunların çözümünü vadeden bir rehberimiz var. Peki, elimizde böyle bir rehber varken Müslümanlar neden bu kadar aciz durumdadır? Yoksa bu yaşam rehberindeki çözüm yollarından habersiz miyiz?

İsterseniz şu mucizeye bir göz atalım, bakalım neler söylüyor bize.

Birlik Olmak

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş şu tespiti yapıyor: “İsrail’in en büyük gücü, İslam dünyasının çaresizliği ve dağınıklığıdır.” Sanırım bu tespite kimsenin itirazı yok. Nitekim istiklal şairimiz de bu durumu harika bir şiirle anlatmış bize. “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez, toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” Çözüm?

“Kâfirler birbirleriyle dayanışma içine giriyorlar. Eğer siz de dayanışma ve dostluk içine girmezseniz yeryüzünde baskı ve zorbalık artar, büyük zulüm olur.” (Enfal, 73).

Birlik içinde olmak bize Allah’ın emri, tıpkı namaz ve oruç gibi. İki milyarlık İslam dünyasının -bölük pörçük olmak yetmezmiş gibi- birbiriyle sürtüşme halinde olmasının nedeni bu emri göz ardı etmek olabilir mi? Aynı kitaba inandığını söylediği halde neden paramparça İslam dünyası?

Aslında bu sorunun cevabını biliyoruz. Bize Allah’tan ve Kuran’dan bahsettiğini söyleyen bazı önderlerin ardına düştük. Derken bu liderlerin yolu bizim yolumuz oldu. Ama şunu pek düşünmedik: Eğer bu insanlar bize Allah’ın dinini anlatıyorsa ve Kuran da bize birlik olmayı emrediyorsa neden bölük pörçük olduk?

“Onlardan bir kısım kimseler Kitap’ta olmadığı halde Kitaptan sanasınız diye Kitabı dillerini eğip bükerek okurlar. Oysa o kitaptan değildir. Bu Allah katındandır, diyorlar. Oysa o Allah’tan değildir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” (Ali İmran, 78)

“Ey Rabbimiz! Biz büyüklerimize ve liderlerimize uyduk, onlar da bizi yanlış yola saptırdılar.” (Ahzab, 67)

Sanırım yoruma gerek yok. İslam dünyasının dağınık olmasının nedeni bu ayetlerde çok net bir şekilde açıklanmış. İyi de Müslümanlar bu ayetlere inanmıyor mu? Yoksa bu ayetlerden haberi olmayan Müslümanlar mı var?

Camilerde, televizyon ekranlarında, internette, sosyal medyada ve kitaplarda yüzlerce insan dinden bahsediyor. Hoca, şeyh, lider ya da din adamı dediğimiz bu insanlar bize dini anlatıyorsa neden Müslümanlar sanki bu tavsiyeler yokmuş gibi davranıyor? Yoksa kitabı bir yana bırakıp onda olmayan şeyleri mi daha çok vurguluyor bazı din adamları?

“Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, elbette onu bundan dolayı kıskıvrak yakalardık; sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz buna engel olamazdınız.” (Hakka, 44-47)

Eğer Allah, itaat etmemizi emrettiği peygamberin bile yeni kurallar koymasını böylesine şiddetli bir uyarıyla reddediyorsa kendisine dini lider denilen bir kısım insanların kendi kurallarını koymasına izin verir mi?

Allah’ın emri ve bu emrin dışına çıkma ihtimali olmayan İslam Peygamberinin örnek yaşamı ortadayken bunun önüne geçen her bir kural ve uygulama grupları birbirinden uzaklaştırmaktadır. Nitekim bazı dini liderlerin insanları Allah adına aldatacağı konusunda Kur’an uyarıyor. İyi de kimin doğru kimin yanlış söylediğini nasıl anlayacağız?

“Vahyi bütünüyle okumadan Kur’an’dan sonuç çıkarmada acele etme ve Rabbim, bilgimi arttır, de.” (Taha, 114)

İşte beni en çok sarsan ayetlerden biri de budur. Bin dört yüz sene önce gelen bu uyarının hikmeti nedir acaba?

Vahiy, peygamberler tarafından Allah’ın mesajının insanlara ulaştırılma yöntemidir. Artık mesaj elimize ulaşmıştır. Ve mevcut kitap hepimize doğrudan hitap ediyor. Ama vahyi bütünüyle okumamız gerektiğini hatırlatmak -din adamı olsun veya olmasın- inanan herkesin görevidir.

Söylenen her sözü (dikkatle) dinleyen ve en güzeline uyanlara (öteki dünya için mutluluk müjdesi ver) (Zümer, 18)

Gördüğünüz gibi birisi bize bir şeyler söylediğinde -yine din adamı olsun veya olmasın- onu dinlemek ve en güzeline uymak da Allah’ın emridir.

Birlik Olmanın Tek Yolu!

Hukukun olmadığı yerde kargaşa olur. Yasaları bir yana bırakıp meseleleri kendi yöntemleriyle çözmeye çalışanların neden olduğu çatışmaları televizyon ekranlarında sıkça izliyoruz.

“Benim amcam böyle diyor, senin dayın öyle diyor,” diye diretirsek bu çatışmaları çözemeyiz.  Kusurlu bile olsa yasalar işleri daha adil çözümler. Hele bir de elinizde en mükemmel yasa varsa!

“Biz sana bu kitabı görüş ayrılığına düştükleri konularda açıklama yapman, iman edeceklere yol göstermen, sevgi ve merhamet kaynağı olsun diye indirdik.” (Nahl, 64) “Öyleyse herhangi bir şey hakkında ayrılığa düştüğünüzde karar Allah’a aittir. De ki; O Allah benim Rabbim, ben O’na dayanır, O’na sığınırım.” (Şura, 10) Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin. (Ali İmran, 103).

Her sorunun çözümünü içinde barındıran bu büyük yasayı bir kenara bırakıp bir kısım insanların ardına düşersek birlik olamayız. Eğer bu yaşam rehberine inanıyorsak yol çok açıktır aslında. Buyurun birlikte bakalım:

“Eğer aklınızı kullanırsanız ayetlerimizi size açık açık bildirdik.” (Ali İmran, 118) “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am, 38)      “De ki onlara: Allah size kitabı, içinde her şey ayrıntılı bir şekilde açıklanmış olarak gönderilmişken Allah’tan başkasının hakemliğine mi başvuracağım?” (Enam, 114) “Rabbinizden indirilene uyun. Ondan başka velilere uymayın.” (Araf, 3)

Aşkın gözü kördür, derler. Sahiden de aşk; aklın ve mantığın devre dışı kaldığı yoğun bir duygu halidir. Siyasi düşünce, ideoloji ve inanç konusunda pek çok insanın duygusal saplantısı aşk benzeri yoğun duygu kaynaklıdır. Bilgiden çok fikir sahibi olanlar gerçeğe kör kalabiliyor. İnsanlar grup ve liderlerini dinden daha çok sahiplenebiliyor. Bu yüzden hayatın en önemli gerçeklerinden birini hatırlatmak isterim: Zaman göreceli ve hayat çok kısa! Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden ömrün sonunda ölüm var. Hiçbirimize ayrıcalık tanınmayacak! Peki, ölümden sonra?

Ölümden sonrası sonsuz bir karanlık, diyenlerdenseniz diğer ihtimali de göz önünde bulundurmanızı öneririm. Yok, ölümden sonra gerçek yaşamın başlayacağına inananlardansanız işte o zaman da size bu inancınızın kaynağından bir mesajı hatırlatmak istiyorum:

“İnsanlar sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılacaklarını ve sınavdan geçmeyeceklerini mi sanıyorlar? (Ankebut, 2).

“Müslümanım Elhamdülillah,” demek yetmiyormuş demek. Nisa Suresinin yüz otuz altıncı ayeti “Ey iman edenler! İman ediniz…” diye başlar. Neye? “Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba…” Ve bir başka uyarı: “Bedeviler, iman ettik, dediler. Söyle onlara: İslam’a girdik demeniz daha doğrudur. Çünkü iman henüz kalplerinize yerleşmiş değil.” (Hucurat, 14)

Algı Yönetimi

Gazze’de bir katliama imza atan Siyonistler ve onun destekçileri sadece modern silahlarla saldırmıyorlar. Ayrıca internetten sosyal medyaya her türlü iletişim kanalını kullanarak algı operasyonlarıyla insanları yönlendiriyorlar.

Güzel ülkemde insanlar günün ortalama on iki saatini televizyon ve internet başında geçiriyor. Nasıl bir saldırı altında olduğumuzu bu istatistikler anlatıyor sanırım. Peki, algı operasyonlarıyla yönlendirilecek hedef kitle kim? Az okuyanlar ve az düşünenler!

İslam’ın en güzel yaşandığını kabul ettiğimiz ve dünyadaki Müslümanların da gözünün üstünde olduğu güzel ülkem, kitap okuma sıralamasında dünyada on sekizinci sırada. Oysa biz ilk emri “Oku!” olan bir kitaba inanıyoruz.

Siyonist kaynaklı dijital saldırılar yetmiyormuş gibi bazı Müslümanlar da bu silahı birbirine doğrultuyor. Eline dijital cihazı alan oturup başkasının ne yapması gerektiğini yazıyor. Avrupa Birliği şunu yapmalı, Arap Birliği bunu yapmalı. Hatta bizim yöneticilerimiz şunu da yapmalı…

Kendimizi jüri yerine koyup başkasına akıl vermekle yetiniyoruz. Oysa biz jüri masasında değiliz, yarışmacılar listesindeyiz. Yarın hesap vakti geldiğinde -ki artık çok yakın olduğunu biliyoruz- bize başkalarının yaptığı değil kendi yaptıklarımız sorulacak.

Kur’an’ı okumak bize şunu hatırlatır: “Neden yapmadığınız şeyi söylersiniz?”

Başkalarının ne yapması gerektiğini her platformda dillendirenler önce kendilerine sormalı: Ben kendim ne yapıyorum? Yapmam gereken ve yapabileceklerimin en iyisini yapıyor muyum gerçekten?

Biz hekimlerin -Hipokrat tarafından söylendiği kabul edilen- bir ilkesi vardır: Önce zarar verme! Yani Gazze veya başka yerlerde masumlar zarar görürken elle tutulur bir şey yapmayan pek çok kişinin, sosyal medya kanalları aracılığıyla bazı kişi ve kurumları yargıladığını görüyoruz. Hakkında az bilgi sahibi olduğumuz meselelerle ilgili bu yorum ve dedikodular zaten bölük pörçük olan bir milletin daha da fazla ayrışmasından başka bir işe yaramaz.

Gerçekten inanan kişi öncelikle kesin olmayan bilginin ardına düşmez. İkincisi dedikodu yapmaz. Çünkü Müslüman olmak öncelikle İslam Peygamberi gibi ahlak sahibi olmayı gerektirir. Bir Müslüman kardeşimizin hata yaptığını gördüğümüzde bunu çözmenin yolu başkalarıyla dedikodu yapmak değil, o insanı güzel bir dille uyarmaktır.

Hâsılı Kelam

Hâsılı kelam, bugün olduğu gibi tarihin her döneminde iyilerle kötülerin mücadelesi sürmüştür. Şimdi gündemde olduğu için Gazze üzerinden konuşmak gerekirse işe yarar başka neler yapabiliriz?

İnsani ve milli görevlerimiz var. Ama bunun yanında “Müslümanım,” diyenlerin başka görevleri de var. En güzeli peygamberin yolunu takip etmektir.

Önce erdemi tesis etmeliyiz. Sözüne güvenilen, yalan söylemeyen, başkalarının ardından dedikodu yapmayan, sabırlı, çalışkan ve cesur insanların sayısı arttığında toplum güçlenir.

İslam Peygamberinin -yirmi üç yıllık sabırlı bir mücadele sonunda- büyük zafere ulaşmasında en büyük sır elindeki kitaptı. Güçlü olmak için birlik olmaya ihtiyacımız var. Birlik olmanın tek yolu anlaşamadığımız noktalarda bu rehberi kendimize hakem tayin etmektir. Ama önce bu kitaba inanan herkesin baştan sona anlayarak okuması gerekir ki, Allah adına söze başlayıp cemaatini başka mecralara sürükleyenlerin tuzağına düşmeyelim.

Baştan sona okuduğumuzda bu yaşam rehberinin hayatımızdaki yansımasına bir göz atmamız gerekir. Mesela, “Oku, anla, düşün, aklını kullan, bilmediğin şeyin ardına düşme, kesin olmayan bilgiden uzak dur, her sözü dinle ve en güzeline uy,” der Kur’an.

Harika bir yaşamın tüm ilkelerini barındıran kitap rehberimiz olduğunda dünyada bu zulümler yaşanmaz. Çünkü, bu ilkeler toplumu güçlü kılar. Algı operasyonları gibi sinsi saldırılar karşısında uyanık ve tetikte olmasını sağlar insanların. Bir yerde zulüm olduğunda onu ortadan kaldırmak için birlik olmayı telkin eder. Mücadele gerektiğinde ise insanların kararlı ve cesur olmasını sağlar.

Gazze bir yana kendimiz için de bir şeyler yapmalıyız. Zira üç günlük dünya hayatının her an sonlanabileceği gerçeğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Sonsuz bir hayatta kurtuluşa ermenin yolu ise gerçekten inanmaktır. Öyleyse şu ayeti her gün hatırlatmalıyız birbirimize: “Ey iman edenler! İman ediniz…”

Gerçekten inananlardan olmanın yolu çok net: Allah’a inanmak, Peygamberi doğru tanımak ve Kur’an’ı baştan sona anlayarak okuyup yaşantımızı bu rehber ışığında düzenlemek…

Herkes vurdumduymaz bir şekilde yaşamaya devam etse de biz kendi yapabileceğimizin en iyisini yapmalıyız. Bir kişinin çabalarıyla bu iş olmaz, demeyin. Kelebek etkisi teorisini hatırlayın. Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, Amerika’da fırtına koparabilir!

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir