25 Temmuz 2024, Perşembe

ABD Başkanlık Seçimleri Sonrası Türkiye-Çin İlişkileri -Doğu Türkistan – Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN

Çin, yirmi iki eyalet ve “Guangksi Zhuang, İç Moğolistan, Ningksia Hui, Doğu Türkistan ve Tibet” olmak üzere “beş özerk bölgeye” sahip Asya’nın önemli bir bölgesel gücüdür. En hızlı büyüyen ekonomilerden biri olan Çin, dünyanın en büyük mal ihracatçısı ve en büyük “ikinci” mal ithalatçısıdır. Nükleer silahı olduğu bilinen Çin, dünyanın en büyük ordusuna sahiptir ve BM’in (Birleşmiş Milletler) beş daimi üyesinden biridir. Süper güç olmayı arzulayan Çin, Doğu Türkistan’ı “Orta Asya, Kafkasya ve Avrupa’ya açılan kapısı” olarak görmekte ve Büyük Okyanus’tan Hazar Denizi’ne uzanan bir ülke hayal etmektedir.

Çin, ülkesindeki etnik grupları “kendi içinde eritme politikası” uygularken “Çin Medeniyeti” kavramsallaştırmasını kullanmakta, “Uygurları da Çin Medeniyeti’nin ayrılmaz bir parçası” gördüğünü iddia etmekte, böylece Uygur Türklerini kendi içinde eritmeyi hedeflemektedir. Geleceğin süper gücü olmaya hazırlanan Çin, bu amacını gerçekleştirmek için gelişmiş teknolojisi ve devasa ordusuyla özerk bölgelerde güçlü bir kontrol mekanizması kurmuş ve işletmektedir.

 

Doğu Türkistan

Doğu Türkistan, Dede Korkut masallarının ortaya çıktığı, Kutadgu Bilig, Dîvanu Lügati’t-Türk ve Atabetü’l-Hakayık’ın yazıldığı, muhtelif din ve medeniyetlerin buluştuğu, tarihî İpek Yolu’na ev sahipliği yapan, verimli toprakları olan, denize uzak dağlık bir bölgedir. Doğu Türkistan, başta petrol ve doğalgaz olmak üzere uranyum, altın, demir, kömür, bakır, krom, manganez, çinko vb. zengin maden yataklarına sahiptir. Çin’in pamuk ihtiyacının yarısını karşılayan Doğu Türkistan, aynı zamanda Batıdan gelebilecek saldırılara karşı Çin’i koruyan tampon bir bölge ve Orta Asya enerji kaynaklarına ulaşmada güvenli bir koridordur. Bu nedenle Doğu Türkistan hem doğal kaynaklar hem de güvenlik nedeniyle stratejik bir öneme sahiptir ve bütün bunlar Çin’in Doğu Türkistan politikasını belirleyen önemli faktörlerdendir.

Bilindiği üzere ABD ve Rusya’nın da Doğu Türkistan’ın zengin maden yataklarında gözü vardır. Pek tabiidir ki Çin, enerji ihtiyacını karşıladığı bu kaynaklardan kolay kolay vazgeçmeyecektir. Çin, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını kazanması durumunda enerji bakımından zayıflayacağını bildiği için de asimilasyon, ayrımcılık, baskı, korkutma, yıldırma ve sindirme politikalarıyla bölgenin demografik yapısını değiştirmeye çalışmakta ve Uygurları göçe zorlamaktadır. Çin, “Han Çinlileri iş garantisiyle, yüksek maaş vaadiyle ve tek çocuk politikasından taviz vererek” Doğu Türkistan’a göçe teşvik etmekte, bölgenin doğal kaynaklarını adaletsiz bir şekilde Han Çinlilere dağıtmakta, Uygur nüfusunu sistemli ve planlı bir şekilde azaltmakta, dünya kamuoyundan gelen tepkilere karşı da bu yapılanları “azınlıkların yaşadığı bölgeleri kalkındırma çalışmaları” olarak takdim etmektedir.

Çin’de “Türkistan” demek yasak olup Uygurların yaşadığı bölgenin adı da “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak değiştirilmiştir. Sincan (Xinjiang) Çincede “elde edilmiş toprak, yeni sınır, yeni topraklar” manasına gelmektedir. Görüldüğü üzere Çin, bu şekilde psikolojik bir harp yürütmekte ve bölgenin Çin’e ait olduğu algısı oluşturmaktadır. Çin, bölgenin “Doğu Türkistan” olarak adlandırılmasından rahatsızlık duymakta, bunun politik bir tanımlama olduğunu, hiçbir zaman tarihî ve coğrafî bir kavram olarak kullanılmadığını, bu ifadeyi kullanmanın Çin’in egemenlik haklarını ihlal anlamına geleceğini iddia ederek yabancıların da bu kavramı kullanmalarına şiddetle karşı çıkmaktadır. Bununla birlikte bölgeye “Sincan Özerk Bölgesi” denilmesine rağmen komünist Çin, Doğu Türkistan’ın özerk olmasına, yönetimini kendisinin belirlemesine ve ekonomisini yönetmesine de asla izin vermemektedir.

Çin, “meslek edindirme kursları” bahanesiyle Uygur gençleri zorla çalışma/toplama kamplarına doldurmakta, buralarda sistematik işkencelere tabi tutmakta, insan hakları ihlali yapmakta, basına yansıyan menfî haberleri reddetmekte, zor durumda kaldıklarında ise meseleyi “uluslararası terörizme” atıfta bulunarak çözmeye çalışmakta, ancak yapılan bütün bu açıklamalar dünya kamuoyunu kesinlikle tatmin etmemekte ve inandırıcı gelmemektedir.

Çin, Uygurların yoğun olarak yaşadıkları tarihî semtlerdeki Türk-İslam eserlerini “yol yapmak” veya “depreme dayanıklı modern binalar inşa etmek” kılıfıyla yıkmakta, buralarda yaşayan Uygurları göçe zorlamakta ve yerlerine Han Çinlileri yerleştirmektedir. Çin, yaklaşık yetmiş yıldır yürüttüğü Han Çinlileri göç programıyla bölgede nüfus dengelerini değiştirmeyi başarmış ve maalesef Uygurlar azınlık konumuna düşürülmüştür. Pek tabiidir ki bunun böyle devam etmesi halinde Çin’in Türkiye ile ilişkilerinde Doğu Türkistan’dan kaynaklanan sıkıntılar yaşaması kaçınılmazdır ve ortaya çıkan problemleri de aşması mümkün değildir. Çünkü Doğu Türkistan, Türkiye’deki tüm toplumsal kesimlerin en fazla hassas olduğu konuların başında gelmektedir. Bu bakımdan Çin, siyasî istikrarını devam ettirmek ve ekonomik hedeflerini yakalamak istiyorsa Uygurlara yönelik baskı politikasını yeniden gözden geçirmeye, dikkatli, şeffaf ve hesap verebilir olmaya ve insan hakları ihlallerinden kaçınmaya mecburdur.

Öte yandan Doğu Türkistan’da ısrarla uygulanan baskı ve sindirme politikaları Uygurlara geri adım attıramamış, aksine onların İslam’a bağlılıklarını daha da kuvvetlendirmiş, dil, kültür ve geleneklerini yaşatma duyarlılığı oluşturmuş ve Uygur kimliğini sahiplenmelerine neden olmuştur. Çin’in dil ve din eğitimine engeller çıkarmasına, Ramazan ayında camileri kapatmasına, Cuma namazlarını yasaklamasına, oruç tutanların oruçlarını zorla bozdurmasına, imamlara büyük baskılar uygulamasına, başörtüsü takan kadınları, uzun sakallı erkekleri ve kıyafetinde hilal ve yıldız sembolü bulunanları toplu taşıma araçlarından men etmesine rağmen Uygurlar dinlerinden asla taviz vermemişlerdir.

Batı medyası, Budist Tibetlilerin Çin’e karşı verdiği mücadeleyi gündeme getirip desteklerken aynı ilgiyi Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurlara göstermemekte, her zamanki gibi çifte standart uygulamakta ve onların haklı mücadelelerini kasıtlı olarak görmezlikten gelmektedir. Ancak ne zaman ki Batılı devletlerin çıkarları veya Çin ile görülecek hesapları olursa Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerini gündeme getirmektedir. Dolayısıyla bu ikiyüzlülüğün bilincinde olarak analiz yapmak, Batılı bazı devletler hakkında daha doğru tespit ve değerlendirmeler yapmaya imkân sağlayabilir. Nitekim Batılıların Çin’e yönelttikleri sert uluslararası eleştirilerin bazıları Uygurların yaşadıkları sıkıntılara duyulan “samimi endişelerden” daha ziyade “Çin’in küresel güç olmasını engellemeye yönelik girişimlerden” başkası değildir.

Özetle Doğu Türkistan’daki Uygurlar, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri gibi bağımsız olmak, ata yurtlarında insanca yaşamak, topraklarının Han Çinlilere dağıtılmasını engellemek, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kendileri yönetmek istemektedirler.

 

Türkiye-Çin İlişkileri

Türkiye’nin Pan-İslamizm veya Pan-Türkizm gibi bir devlet politikası olmadığı bilinmektedir. Ancak Çin’in özerk bölgelerinden biri olan Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine ve yaşanan zulme de sessiz ve seyirci kalması asla mümkün değildir.

ABD, Çin ve Rusya gibi sömürgeci güçler her zaman kendi çıkarlarını gözetmişlerdir. ABD, menfaati gereği Çin’i zayıflatmak için Doğu Türkistan ile ilgilenmektedir. ABD’nin dünya kamuoyuna Uygurların haklarını korumak için mücadele ettiği izlenimi vermesi tam bir aldatmacadır. Zira Uygurların haklı mücadelesini desteklediklerini açıklayan ABD, eğer bu iddiasında samimiyse İsrail’e karşı da benzer mücadele yürüten Filistinli Müslümanlara destek olmak, “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlükler, şeffaflık” diyerek İsrail’e de baskı ve yaptırım uygulamak, çifte standardı terk etmek, böylece “dürüst, ilkeli ve tutarlı bir dış politika” izlediğini tüm dünyaya ispat etmek zorundadır.

Görünen o ki, ABD Başkanı Joe Biden da halefi gibi “Doğu Türkistan’da demokrasi olmadığını ve insan hakları ihlalleri yapıldığını gerekçe göstererek Çin’e baskı uygulamaya” hazırlanmaktadır. Oysa buradaki amaç, Doğu Türkistan’daki Uygurların hakkını korumak değil Çin ile masaya oturduklarında ellerinin daha güçlü olmasına imkân/zemin hazırlamaktır.

Kanaatimizce Joe Biden’in Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine ve diğer etnik gruplara yönelik şiddeti “soykırım ve insanlığa karşı işlenen suç” olarak tanımlaması ve “buna en güçlü şekilde karşı olduğunu” söylemesinin temel nedeni, Çin’deki etnik unsurları ve Müslümanları çok sevmesi/düşünmesi değil tam aksine kendi ulusal çıkarlarını koruma ve pazarlık masasında elini güçlü tutma çaba ve arzusudur. Nitekim bir önceki ABD Başkanı Donald Trump da Çin’in Doğu Türkistan’daki zulmünü durdurmak için Çinli yetkililere yaptırımlar içeren yasa tasarısını “aynı hassasiyetle(!)” Meclis’ten geçirmişti.

Öyleyse burada cevaplanması gereken bazı sorular vardır. Acaba ABD’nin Doğu Türkistan sevdasının kaynağı nedir? Neden ABD zulüm gören Filistinliler için de aynı duyarlılığı sergileyememektedir? Neden İsrail’e de yaptırım öngören yasa tasarılarını Meclis’e sevk etmemektedir? Bu, apaçık bir ikiyüzlülük ve çelişki/tenakuz değil midir?

Görüldüğü üzere pek çok meselede olduğu gibi Doğu Türkistan meselesinde de ne ABD ne Çin ne de Rusya’nın sözlerine itimat edilebilir. Zira onların birinci önceliği demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü veya özgürlükler değil “sadece ve sadece kendi ulusal çıkarlarıdır.” Kaldı ki Türkiye, oynanan bütün bu sinsi oyunların farkındadır ve Çin ile diplomatik ilişkilerini geliştirerek bölgedeki zulmü ortadan kaldırmaya, hiç olmazsa hafifletmeye çalışmaktadır. Ancak Çin, ABD ve Rusya arasında yaşanan kavga ve çekişmeler, Müslümanların bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı, Uygurların bazı radikal örgütlerce istismarı Türkiye’nin yürüttüğü diplomatik temasları “şimdilik” etkisiz kılmaktadır.

Türkiye, Doğu Türkistan’a komşu Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Pakistan, Afganistan ve diğer ülkelerle işbirliğini artırdıkça, onların da manevî desteğiyle Uygurların insanca yaşamaları konusunda Çin’in bazı olumlu adımlar atmasına imkân sağlayabilir; sonrasında da her türlü katkıyı sunarak bütün tarafların kazanmasının önündeki engelleri kaldırabilir; barışa ve huzura giden yolun önünü açabilir.

Şurası unutulmamalıdır ki, Müslümanlar din kardeşliğini pekiştirmedikleri ve kendi aralarında güçlü bir siyasal, kültürel, ekonomik ve askerî işbirliği tesis etmedikleri sürece ne Doğu Türkistan ne Filistin ne de dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslümanların sorunları kökten halledilebilir. Kendi içinde tefrikaya düşmüş, birbirleriyle kavgalı Müslümanları Çin, Rusya, ABD, İsrail, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya gibi sömürgeci ülkelerin ciddiye alması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu ülkeler pervasızlıklarını/güçlerini büyük ekonomilerinden veya sahip oldukları modern silahlardan değil öncelikle Müslümanların bu bölünmüşlüğünden ve parçalanmışlığından almaktadır. Bu nedenledir ki, İslam ülkelerinin cadde ve sokaklarında atılan içi boş/kof sloganlar (Kahrolsun Çin! Kahrolsun ABD! Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi! vs.) söz konusu devletleri hiç mi hiç korkutmamaktadır. Çünkü Müslümanları zulümden kurtaracak olan atılan sloganlar/hamasî nutuklar değil “İslam kardeşliğini güçlü bir şekilde tesis edip” birlik ve beraberlik içinde bunu tüm dünyaya bilfiil göstermeleri, her zaman ve zeminde “tek yumruk olmayı” başarmaları ve kendi aralarında kenetlenmeleridir.

Bu bakımdan Türkiye, Çin ile masaya oturduğunda, dindaş ve soydaşlarının haklarını koruma mücadelesi verirken dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan Uygurlar başta olmak üzere tüm Müslümanlar “tek ses ve tek yürek olarak” Türkiye’nin yürüttüğü bu diplomasiye destek vermek zorundadır. Uygurlar, Batılı veya Doğulu istihbarat örgütlerinin aparatı olarak kullanılmaktan kaçınmaya, kendilerini “ayrılıkçı”, “siyasî şiddet yanlısı”, “militan terörist” veya “radikal terörist” gibi sıfatlarla yaftalayıp Türkiye’nin masada elini zayıflatmaya çalışanlara koz/fırsat/imkân vermemeye ve oynanan alçakça oyunları bozmaya mecburdur. Bütün bunlar birlik, beraberlik, aklıselim, basiret, sağduyu ve ferasetle başarıldığında Çin’in elindeki “terörizm kartı” çöpe atılacak, Doğu Türkistan’da yaşanan dram bitecek, hızlı, kalıcı ve köklü bir değişim ve dönüşüm süreci başlayacak ve Uygur Türkleri asırlardır sabırla ve umutla bekledikleri hayallerine kavuşabileceklerdir.

Nitekim Türkiye, Dış Türklerin haklarının çiğnenmesine göz yummayacağını, baskı ve yıldırma politikalarına karşı sesini yükselteceğini, Çin’in insanlık dışı uygulamalarını dünyaya duyuracağını ilan etmiş ve bu konuda kararlı bir duruş sergilemiştir. Çünkü Türkiye, dünyadaki stratejik konumu, Orta Doğu, Orta Asya, Balkanlar ve Kafkasya ile olan derin bağları ve her geçen gün büyüyen ekonomisiyle Çin karşısında elini daha da güçlendirmekte, ikili ilişkilere zarar vermeden Doğu Türkistan’daki zulmü sonlandırmaya çalışmaktadır. Çin, Osmanlı Devleti’nin varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kıtalararası enerji ve ticaret yolları üzerindeki “stratejik konumu/bağlantı noktası” olduğunun, her geçen gün bölgesel ve küresel bir güç/aktör olma yolunda hızla ilerlediğinin farkındadır ve bundan böyle adımlarını atarken kendini çok daha dikkatli davranmak zorunda hissedecektir.

Bu bakımdan Çin’in Doğu Türkistan’daki sert politikalarından vazgeçmesi, paradigma değişikliğine gitmesi, bölge halkının dinî ve kültürel değerlerine saygı duyması, baskıcı ve dayatmacı uygulamaları terk etmesi, Han Çinlilerin bölgeye göçünü durdurması, sosyal ve tarihî dokuyu korumaya yönelik adımlar atması hem Türkiye hem de dünya kamuoyunda olumlu tepkilerle karşılanacaktır.

“Bir Kuşak Bir Yol” projesinde olduğu gibi her iki ülke işbirliğini devam ettirmek, birbirlerinin hassasiyetlerine azamî derecede saygı göstermek, uzun vadeli işbirliklerinin yara almasını engellemek zorundadır. Zira Çin, Türkiye ile yapıcı ve doğrudan diyaloğu devam ettirirken Uygur Türklerinin “Türkiye ile arasında bir köprü vazifesi” üstlenebileceğini idrak eder ve bu köprüyü yıkacak adımlardan özenle ve dikkatle sakınırsa uygulayacağı politika, uzun vadede hem bölge ülkelerinin hem de kendisinin faydasına olacaktır.

 

Sonuç

Türkiye, BM ve İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) gibi uluslararası platformlarda Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin kültürel ve dinî kimliğine saygı gösterilmesi ve temel insan haklarının güvence altına alınması gerektiğini vurgulamaya aynı kararlılıkla devam etmelidir.

Türkiye, ABD ve Rusya başta olmak üzere Batılı devletlerin Doğu Türkistan’a yönelik hesaplarını çok iyi analiz etmeli, Çin’e karşı daha gerçekçi, özgün ve ustaca politikalar üretmeli, geliştirmeli ve bunları sahada kararlılıkla ve dikkatle uygulamalıdır.

Türkiye, coğrafî konumu, dinî, tarihî ve kültürel bağları, jeopolitik ve jeostratejik özellikleri nedeniyle Doğu Türkistan’la ilgilenirken, bölgede barış, adalet ve güvenliği tesis edip korumaya çalışırken bütün Müslümanların maddî ve manevî desteğini yanında hissetmeli ve Çin’in asimilasyon politikasını durdurmak için bütün ülkelerle işbirliği yürütmelidir.

Çin, kendi anayasasında özerk bölgeler için belirlediği “mülkiyet, eğitim ve dinî inançların özgürce yaşanması haklarını” garanti altına almalı, Uygurların örgütlenmelerinin önündeki engelleri kaldırmalı, dernek, vakıf veya siyasi parti kurmalarına imkân tanımalıdır. Çin, Uygurların basın, haberleşme ve seyahat özgürlüğünü temin etmeli, “zorunlu göç”, “zorunlu kürtaj” ve “zorunlu doğum kontrolü” uygulamalarını ve “keyfi tutuklamaları” sona erdirmelidir. Çin, Doğu Türkistan’ı uluslararası sivil gözlemcilere açmalı, bağımsız inceleme heyetlerinin değişik şehir, kasaba ve köylerde “belli aralıklarla” inceleme ve araştırma yapmalarına izin vermelidir.

Çin, Doğu Türkistan’daki asimilasyon politikasından vazgeçmeli, entegrasyona yönelmeli, Uygurlara yönelik işkence, şiddet, baskı, sindirme, yıldırma ve korkutma politikalarını durdurmalıdır. Uygurcanın eğitim dili olmasına, ibadetlere getirilen yasakların kaldırılmasına, Uygur gençlerin devlet kademelerinde görev almasına imkân sağlamalıdır.

Çin, Uygur gençler arasında işsizliği azaltmak için etnik ayrımcılık yapan Çinli işverenlerin keyfi kararlarını ortadan kaldıracak yasal düzenlemeler yapmalı, Uygurlar ekonomik geri kalmışlığa mahkûm edilememeli, bölgenin ekonomik imkânlarından onlar da “eşit şekilde” faydalandırılmalıdır. Ayrıca ticarette başarılı olan Uygur işadamlarına zorluk çıkartılmamalı ve “ekonomik eşitsizlikler” ortadan kaldırılmalıdır. Türk şirketleri, Doğu Türkistan’a daha fazla yatırım yapmalı, bölge halkının refah seviyesinin artırılmasına ve dünya ile entegre olmalarına katkı sunmalıdır. Aynı şekilde Çin ve Türkiye işbirliği yaparak daha fazla Uygur gencin Türkiye’deki üniversitelerde eğitim almasına zemin hazırlamalıdır.

Uygurlar, “uluslararası kamuoyunun desteğini yanlarına çekmek istiyorlarsa” kim tarafından kurulup kontrol edildiği belli olmayan “şiddet yanlısı aşırı radikal örgütlerden veya sözde geçici hükümetlerden” mutlaka uzak durmalı, haklı davalarında haksız konuma düşmemek için “kasıtlı olarak çıkartılan şiddet olaylarına” asla karışmamalı, suhûlet, sükûnet, teennî ve vakarla hak arama mücadelelerini sürdürmelidir. Uygurlar, mağduriyetlerinden nemalanan menfaat şebekelerinin değil “gerçek manada onların derdiyle dertlenen, sessiz ve derinden onlar için çaba sarf eden samimi dindaşlarının” yanında yer almalı, onlarla işbirliği yapmalı ve kendilerini “Doğu Türkistan istismarcılarına” kesinlikle kullandırtmamalıdırlar.

Çin ve Türkiye işbirliğini geliştirmeye devam etmeli, Doğu Türkistan’ı karıştırmak isteyen ülkelerin taşeron olarak kullandıkları terör örgütlerinin oyunlarını birlikte bozmalı, sorunları çözmek için bir araya geldiklerinde bölgede gerilimi tırmandırmak ve kurulan masayı dağıtmak isteyen şer odaklarının sinsi oyunlarına karşı çok dikkatli olmalı, sorunlardan beslenen ve ikili ilişkilerin bozulması için fırsat kollayanların emellerini kursaklarında bırakmalıdır. Her iki tarafta ekonomik ve siyasî işbirliğini sürdürmeye ve geliştirmeye odaklanmalı, bunu sekteye uğratacak adımlardan özenle kaçınmalıdır.

Türkiye, Doğu Türkistan’daki Uygurların siyasî ve kültürel haklarının korunmasına yönelik taleplerini ısrarla ve yapıcı bir şekilde Çin’e iletmeyi sürdürmeli, bu sorunlar çözüldükçe her iki tarafın da kazançlı çıkacağını ifade etmelidir. Zira Çin, eğer süper güç olmak istiyorsa iç sorunlarla boğuşmaktan kurtulmalı, özerk bölgede yaşayan Uygurları siyasal, kültürel, toplumsal ve ekonomik açıdan ayrımcılığa tabi tutmaktan vazgeçmeli ve onlara “eşit vatandaş” muamelesi yapıp haklarını eksiksiz teslim etmelidir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir