14 Temmuz 2024, Pazar

Türkiye-İran; Dil, Edebiyat ve İlişkileri – Eyyüp Azlal

            Türkiye-İran; Dil, Edebiyat ve İlişkileri

 

Giriş

Dünyanın en parlak medeniyetlerini kurmuş, çok zengin kültür birikimine sahip Türkiye ve İran, sadece coğrafi olarak değil bin yıldır din, dil, edebiyat birlikteliğiyle de kültür komşuluğu yapmıştır.  Bu komşuluk, günümüzde, Türkiye ve İran’ın Ortadoğu coğrafyasında siyaseten birbirleriyle rekabet halinde değil Gazneliler’den Selçukiler’e; Afşarlar’dan Safeviler’e kadar gelen ortak devlet kültürü, din, tarih ve edebiyat mirası dolayısıyla birbirini tamamlayan, birbirine destek çıkan, Ortadoğu coğrafyasında emperyalist devletleri/İslam düşmanlarını birlikte kovan birer jandarma vazifesi beklemektedir.

1.Fars Edebiyatının Türk Edebiyatı

Türklerle İranlılar arasındaki yakınlaşma, dil ve edebiyattaki akisleri; zamana, mekâna ve içinde bulunulan şartlara bağlı olarak farklı şekillerde gerçekleşmekle birlikte daha çok Farsçanın ve dolayısıyla eski Pers ve İslam medeniyetinin yoğrulmuş hali olan Edebiyatı tâ 11. asra dayanır. Fars Edebiyatıyla Türk Edebiyatı arasındaki yakınlaşmaya sayısız örnek verebiliriz. Ki en güzel örneği “edebiyat” kelimesinin bu iki dilde de ortak kullanılmasıdır.[1]

Edebiyat kavramı her iki dilde de ortak olunca ister istemez bunun doğal sonucu olarak edebiyat terimleri, güzel sanatlar, edebi hareketler, edebiyat türlerindeki şekil ve muhteva da birbirine benzemektedir. Söz dizimleri, dilbilgisi kuralları da ortak kullanılmıştır.

Klasik Türk Edebiyatı kaynakları arasında Allah, Kuran-ı Kerim’de geçen peygamberler, Peygamberimiz Hz. Muhammed ile İslam tarihindeki sahabelerden sonra İran tarihindeki “Rüstem-i Zal, Feridün, Dahhak, Efrasiyab, Perviz, Ferhad, Şirin,Vamık, Azra…” gibi tarihi ve efsanevi şahsiyetlerle birlikte  “Nevruz Günü, Anka Kuşu, Semender, Hüma Kuşu, Ebr-i Nisan, Şebçereağ, Ab-ı Hayat…” gibi tabiat olayları ve unsurlarının  insanlar üzerindeki sosyal ve kültürel etkileri hem Fars hem de Türk Edebiyatında ortak öğe olarak kullanılmıştır.

Klasik Türk edebiyatı döneminde şair ve yazarlar kendilerine İranlı şair ve yazarları rol model olarak almışlardır. Aslında bu rol model alma ilk İslami Türk edebiyatı eserlerinde de kendini göstermiştir. Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından kalem alınan İslamî Türk Edebiyatının ilk eseri olan Kutadgu Bilig, Firdevsî’nin meşhur Şehnamesinden etkilenerek yazılmıştır. Bundan dolayıdır ki Kutadgu Bilig için birçok kaynakta “Şehname-i Türkî” ifadesi geçmiştir.  Firdevsi, Farsçada ne yapmak istemişse Yusuf Has Hacib de Türkçede onu yapmıştır. Firdevsi’nin Fars-İslam şekline dönüştürdüğü İran destanını, Yusuf Has Hacip, Türk destan geleneğini bir tarafa bırakıp Fars-İslam hükümdarlık ideallerini alarak yapmaya çalışmış ve bunu Orta Asya Türk Edebiyatı geleneğiyle birleştirmiştir.[2]

Türk Edebiyatındaki Fars Edebiyatı etkisi, asıl yoğunluğu Anadolu sahasında 13. asır ile 19. asır arasında Divan Edebiyatı dediğimiz zengin bir kültür mirasıyla olmuştur.  Bu etkilenmenin tabii neticesi olarak başta kelimeler, söz dizimi, dil bilgisi kuralları olarak çok sayıda Farsça unsur, Klasik Türk Edebiyatı içerisine girmiştir. Türkçede birçok Arapça ve Farsça kelime atılmasına rağmen bu unsurlar hâlen varlığını korumaktadır. Örneğin “çeyrek” kelimesi dörtte bir anlamına gelen “çehâr u yek” kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşmuştur. “Cömert”  kelimesi  “civan-merd” kelimelerinin bozulmuş halidir. “Gül-i sadberg: yüz yapraklı gül, bağ-ı hazân: Sonbahar bağı, sûz-i dil-ârâ: gönül süsleyen ateş (Üçüncü Selim’in oluşturduğu bir müzik makamı), nesim-i Nevbahar; İlkbahar rüzgârı, bâd-ı sabâ: seher yeli” gibi Farsça isim tamlamaları kurulmuştur.

Bugün Türkçe cümle yapısının bel kemiğini oluşturan  “Ne geldi ne de aradı” cümlesindeki “ne-ne” bağlacı, Farsçada olumsuzluk anlamı veren bir bağlaçtır. “Ki” bağlacı “ve” bağlacı da Türkçede en etkin bir şekilde kullanılmaktadır.

Daha önce şiirde ve diğer edebi metinlerde kullanılan “göz, kaş, baş, ağız, diş, dudak, gözyaşı” gibi Türkçe kelimeler, yerini “Çeşm, ebrû, ser, dehân, dendân, leb, eşk” gibi kelimelere bırakmıştır. “güneş, ay, yıldız” kavramları yerine “ahter, Sitare, afitab, mihr, hurşid” gibi kavramlar kullanılmıştır.

Edebi Örnekler

  1. asrın başları Selçuklular Dönemidir. Bu dönemde Anadolu’ya gelen büyük âlim Mevlanâ, temelini attığı tasavvufi öğretisiyle ve bunu İslam’la sımsıkı kaynaştıran Mesnevi’siyle yalnız Türk-İslam âleminde değil bütün İslam ve Batı dünyasında asırlar geçtikçe daha çok tanınmış ve büyüklüğüne inanılmış bir Horosan-Anadolu Erenidir. Yazmış olduğu eşsiz eseri Mesnevi ile Mevlana sadece bir edebi ekol değil bir Mevlevi tarikatının da kuruluşuna vesile olmuştur. İlk başlarda tarikat müntesibi 320 şair içerisinde 220’si Mevlevi şairdir. Diğerlerinde ise Mevlevilik veya Mevlana ile ilgili etkilenmeler söz konusudur.[3] Osmanlı sahasının en önemlilerinden Şair Baki’nin yanı sıra Abi, Daniş, Derviş Çelebi, Keçecizade İzzet Molla ve Divan edebiyatının Son büyük şairlerinden aynı zamanda Mevlevi şeyhi olan Şeyh Galib’i saymak gerekir.

Şeyh Galib’in eserlerinde Mevlana ve Mesnevi etkisi o kadar bariz görülmüştü ki kendisine yöneltilen tenkitlere dayanamayıp;

Esrarını Mesnevi’den aldım

Çaldımsa mir-i malı çaldım

Fehmetmeğe sen de himmet et

Ol gevheri bul da sirkat eyle

Aldıysam Mesnevi’den aldım (Hüsn ü Aşk, s.348; Dergâh Yay.)

Mevlanâ, modern Türk edebiyatında da birçok yazarı etkilemiştir. Murat Koçak: Aşkın Kurbanları, Ahmet Ümit: Bab-ı Esrar, Elif Şafak: Aşk, Sinan Yağmur: Aşkın Gözyaşları, Melahat Kıyak Ürkmez: Gönül Bahçesinde Mevlana…

Mevlanâ’nın hem mekân hem de zaman olarak genişliği, bazı zamanlarda Türkiye, İran ve Afganistan arasında “Mevlanâ Bize aittir.” Tartışmalarına da yol açmıştır.

 

Türk edebiyatında önemli bir eser olan Leyla vü Mecnün Mesnevisi bilindiği gibi önce Arap Edebiyatında ilk örnekleri yazılmış. Daha sonra Fars Edebiyatında Nizamî ve Hatifi bunun gelişmiş örnekleri vermişlerdir. Osmanlı sahasından önce Türk Edebiyatında yazılan ilk Leyla vü Mecnun Mesnevisi, Çağatay sahasında 15. asırda Ali Şir Nevai tarafından yazılmıştır. Ali Şir Nevai, bu eserini Nizami Gencevi ve Hüsrev-i Dihlevi’nin aynı adlı Farsça eserlerini örnek alarak kaleme almıştır.  Nevâi, Farsça Divanı ve Farsça olarak yazdığı beş Hamsesiyle (Mecalüsünnefais) Fars edebiyatının da önemli bir şairi olarak kaynaklarda zikredilmektedir. Molla Cami’nin arkadaşı ve sıkı bir takipçisi olarak Fars Edebiyatında Herat Ekolü diye bilinen bir edebi akımın içerisinde zikredilmiştir. (Bkz. Atilla Şentürk, Ahmet Kartal, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, s.195)

Osmanlı sahasında Şair Fuzuli, Bağdat’ta Leyla vü Mecnun mesnevisini yazmıştır. Fuzuli, kitabının girişinde Ali Şir Nevai’nin Türkçe yazdığı Leyla vü Mecnun eserinden haberi olmadığından ötürü “Türk Edebiyatında ilk Leyla vü Mecnun” mesnevisini kaleme almakla övünür. Ona bu eseri yazmayı Kanuni’nin Bağdat seferi sırasında beraberinde gelen Osmanlı sahası şairleri Hayali Bey ve Taşlıcalı Yahya teklif eder.[4] Fuzuli de Leyla vü Mecnun’u kaleme alırken Ali Şir Nevai gibi Nizami’den esinlenmiştir. Fuzuli, kitabının bazı yerlerinde sadece Nizami’den değil Emir Hüsrev-i Dehlevî ve Hatifi gibi İranlı şairlerden de etkilenmiştir. Arap coğrafyasına çok yakın olan Fuzuli’nin Arap şairlerin Leyla vü Mecnun eserlerinden değil de İranlı şairlerin eserlerinden faydalanması, o zamanlar Türk Edebiyatının İran Edebiyatıyla ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu gösterir.

  1. asırda İran’da Şevket-i Buhari ve Saib-i Tebrizi tarafından temsil edilen Hikemî (didaktik/öğretici) tarz üslup olarak Şair Nâbî ile Türk Edebiyatına taşınmıştır. Nâbi ile özdeşleşen bu hareket, Seyyid Vehbi, Koca Rağıp Paşa, Sünbülzâde Vehbi ile devam ettirilmiştir.
  2. asırda Türk Edebiyatı, İran’da yeni ve etkisi güçlü bir edebi akımın daha etkisinde kalmıştır. İran’da Safeviler’in ağır taassup havasından bunalan ve Hindistan’a gitmek zorunda kalan İranlı şairlerin bir çeşit sembolizm olarak kabul edilen bu akım, Türk şairlerini etkilemiştir. Naili, Şehri, İsmeti, Neşâti, Nedim, Fehim-i Kadim, Nedim gibi bu asır Türk şairlerinde ciddi tesirler bırakmıştır. Sebk-i Hindî hareketiyle birlikte Molla Cami, Hafız, Sadi gibi klasik İran şairlerinin yerine Urfi, Saib-i Tebrizi, Şevket-i Buhari gibi şairler bizim şairlere rol model olmuştu.
  3. asırda da Sebk-i Hindî devam etmiştir. Çok iyi Farsça bilen ve İran Edebiyatını yakından tanıyan Hoca Neş’et, içinde Şeyh Galib’in de bulunduğu genç şairlere Şevket-i Buhari’yi, Saib-i Tebrizi’yi okutup sevdirmesiyle bu akım etkisinde eserler verilmiştir.

Selçuklular Döneminde Anadolu’da belki İran sahasında eşi benzeri olmayan Farsça eserler kaleme alınmıştır. Mevlanâ’nın Mesnevisi bunun en iyi örneği olduğu söylemiştik.  Bu dönemde Farsça, Selçuklu Sarayında hâlâ resmi dil olarak kullanılmaktaydı. Anadolu Selçuklu devletinin yıkılışı ve Beyliklerin ortaya çıkmasıyla Farsça, Türkçenin gerisinde kalmıştır. Hatta Selçukluların son zamanlarında saraydaki İranlı kâtiplerin Farsça yazışmaları, Türkçe konuşan yönetici ve halkı kaygılandırmıştır. Bundan ötürü yazışmalar, Farsça ile birlikte Türkçe de yazılmaya başlanmıştır.[5]

Osmanlılar Devrinde Türkçe artık resmi dil olarak benimsenmiş, Farsça ise edebi bir dil olarak varlığını sürdürmüştür. Farsça, Osmanlı ile birlikte Avrupa kıtasına taşınmıştır. Büyük şair Yahya Kemal’e “Türkler Viyana kapılarına nasıl dayandı?” diye bir soru sorduklarında “Bulgur pilavı yiyerek ve Mesnevi okuyarak” diye cevap vermiş. Osmanlı, sadece bir Mesnevi aşkıyla mı dayandı Viyana kapılarına? Hafız’ın Divanı, Sadi’nin Gülistan ve Bostan’ı, Molla Cami’nin Baharistan’ı da Türklerle birlikte Viyana önlerine kadar gitti, Avrupa’nın ortalarına kadar gitti. Nasıl mı? Anlatalım.

Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemlerde 16. asırda Bosna’da bir Mevlihaneve, 43 tekke ve medrese kurulmuştu. Burada mesnevi gibi Farsça eserlerin yanı sıra tekkelerde tasavvuf kitapları ve medresede okutulan Arapça-Farsça kitaplar, Osmanlı’yı sadece medeniyet ve kültür yönünden değil edebiyat yönünden de besliyordu. 16. ve 17. asra gelindiğinde Bosna’da sayısız şair yetişmiş, o dönemde Türkçe’nin yanı sıra Arapça ve Farsça da eser verenlerden bir kaçını sayalım: Bosnalı Sabit’in Arapça Kırk Hadis tercümesi ve Farsça şiirleri, Şair Hançiç’in Farsça, Arapça ve Türkçe eserleri, Sûdi’nin Şair Hafız Divanı şerhi Türkçe Hafız şerhleri içerisinde en itibarlı şerhidir.

Bosna gibi İslamlaşmış beldeler dışında Müslüman olmayan ülkelerden de insanlar Türkçe, Arapça ve Farsça öğrenmek için İstanbul’a gelirdi. Bunlardan en önemlisi Avusturyalı şarkiyatçı Hammer’dir. Hammer önce Kahire’de Arapçayı daha sonra İstanbul’a gelerek Türkçe ve Farsçayı öğrenir. Hammer, Osmanlı Tarihini Alamanca yazar, Kuran-ı Kerim’i Arapçadan Almancaya çevirir. Şirazlı Hafız’ın Divanını Farsçadan Almancaya çevirir.

Ünlü Alman şair Geothe, İran’ın büyük şairi Hafız Divanını Avusturyalı Şarkiyatçı-Türkolog Hammer’in tercümesi sayesinde ulaşmış ve bu divanın etkisiyle Doğu-Batı Divanını yazmıştı. O, Hafız Divanında problemli bir meseleyi aydınlatmak için o dönem Osmanlı Şeyhülislamı Ebussud Efendi’nin bir fetvasına bakmış. Fetvada Ebussud Efendi, Hafız divanında geçen şarab maddesi ile ilgili yorumda Hafız’ı aklıyor. Şiirde günah bir olay ya da olgunun yer almadığını söylüyor. Geothe, bu  fetvaya binaen Doğu Batı Divanının girişinde Ebussuud Efendi için teşekkürname babında yazdığı şiirinde “Aziz Ebussud, isabet kaydettin fetvanda!” diyerek Şeyhülislam Ebussud Efendinin fetvasına atıfta bulunuyor.

Anadolu’daki Farsça macerası, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Batı kaynaklı milliyetçilik fikirlerin yaygınlaşmasıyla ehemmiyetini yavaş yavaş kaybetmiş, Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ilk ve orta dereceli okulların öğretim programından Arapça ile birlikte çıkarılmıştır. Daha sonraki yıllarda alfabe değişikliği ile birlikte Türkiye ile İran arasında edebî, kültürel, sosyal ve siyasi alanlarda kopukluk meydana gelmiştir. Farsçaya bu dönemde Osmanlı dönemindeki ihtişamı özleyen bir gurup münevver insan ilgi göstermiştir.

Böylece asırlardır İran Edebiyatı etkisinde kalan Klasik Türk Edebiyatı bitme noktasına gelmiş, yerine Batılı değerleri ön plana çıkaran Modern Türk Edebiyatı gelişmiştir.

  1. Türk Edebiyatının Etkisindeki Fars Edebiyatı

Osmanlı’da Tanzimat Döneminden Başlayıp 1. Meşrutiyet Dönemine kadar olan zamanda (1839-1876) devletin siyasi ve idari yapısındaki yenileşme hareketleri, düşünce ve toplumsal (içtimai) alanlarda da Osmanlıyı bir değişime götürmüştür. Bu değişim, daha sonra kültür ve edebiyatta da karşılığını bulacaktı.

Osmanlı’da Tanzimat Döneminden başlayıp 1. Meşrutiyet hareketine kadar devam eden değişim, İran’da da ıslahatlar yapmak isteyen kesimler üzerinde dikkate değer bir şekilde tesirini göstermişti. 1815’te Abbas Mirza tarafından Londra’ya gönderilen Mirza Salih, İran İstibdadı ve Parlementer hükümeti karşılaştırdığı eseriyle tanınmıştır. Daha sonra İngiltere, Almanya ve Osmanlı’da elçilik yapmış Mirza Seyyid Cafer Han Meşiru’d-Devle, İran’ın uyanışında kanuna dayalı bir hükümetin gerekliliğini dile getirmiştir. Bu konudaki düşüncelerini yazdığı “Tarzê Hükümet-ê İran ve Mukayese-i An Ba-Hükümetha-i Avrupa” adlı eserini şaha göndermiştir.”[6]

Hükümetin kanuna göre hareket etmesi, millet meclisinin ve milletvekillerinin halk adına devletin işlerini yürütmesi anlamına gelen “meşrutiyet” kelimesini İslam dünyasında ilk olarak Osmanlı Devleti kullanmıştır. O dönemde Osmanlı devletinde Sultan Abdülhamit gibi İslami hassasiyeti olan bazı devlet adamları Kuran-ı Kerim’deki Şura süresinden ilham alarak  “Usul-ı Meşveret” terminolojisini literatüre koymaya çalışsa da bunda başarılı olmadılar.

1905 yılında İstanbul’da bulunan İranlı yazar ve mütefekkir Nazımülislam Kirmani, Edeb Mecmuası yazı işleri müdürü Şeyh Fazlullah Nûrî ile arasında yapılan bir toplantıda “meşrutiyet”i dile getirilmiş. Bu toplantıda dile getirilen düşüncelerin etkisinde kalan, Nazımülislam Kirmani, meseleyi İran basınına taşımıştır. Osmanlı’daki “meşrutiyet”in İran’da uygulanabilecek en iyi yönetim biçimi olacağını savunmuştur. Bundan önce de İstanbul’daki Farsça basını meşrutiyet kavramını kullanmıştır. (Akhter, nr1-17 Kanûnisani 1877) [7]

Mesrutiyet, İstanbul’da İran sefiri olarak görev yapan Mirza Hüseyin Han Sipahsalar tarafından kaleme alınan raporlarda da geçmektedir. Mirza Hüseyin Han Sipahsalar, hazırlamış olduğu raporlarda bu kavramı kullanırken anlatmak istediği devlet yönetimine halkın veya toplumdan bazı sınıfların katılımıdır. Ancak dönemin kimi devlet adamları meşrutiyet kelimesinin yerine İngilizce karşılığı olan constitution’ın kelimesinin kullanılmasına inanmış ve yazışmalarında da kelimeyi bu şekilde yazmışlardır. Mirza Taki Han Emir Kebir tarafından yayımlanan Vekayi’i İttifakiyye Gazetesi “meşrutiyet hükümeti” yerine “Constitution hükümeti” kavramını kullanmıştır. Muhammed Ali Şah’ın yayınlamış olduğu fermanda da her iki şekliyle yani “meşrutiyet” ve “constitution” hükümetinin kullanıldığı görülmektedir.[8]

Meşrutiyet Döneminde İstanbul’da İstanbul Darülfünun’u kurulur. Buna müteakiben üç yıl sonra İstanbul’daki Dârü’l-fünûn’u örnek alınarak Tahran Dârü’l-fünûn’u kurulur. İran sadrazamı Emir Kebir (ö. 1852), o zamanlar İstanbul Darülfünunu’nda hoca olan Servet-i Fünûn dönemi şairlerinden Hüseyin Daniş’in büyük desteğini görmüştür. Hüseyin Daniş, o vakitler İstanbul’da Ali Ekber Dehkhoda ile birlikte  Farsça Suruş Mecmuasını çıkarıyordu. Bu mecmua, tamamen siyasi bir edebiyata dönüşen Modern Türk Edebiyatının İran’a taşıyıcısı durumdaydı.

Mirza Melkum Han (ö. 1909) tarafından kaleme alınan “Defter-i Tanzimat veya Kitapçe-yi Gaybî” gibi o dönemden kalan bazı eserlerde, devletin idari yapısında Osmanlı’dakine benzer ıslahatların yapılmasının zaruri olduğunu vurgulaması (Ademiyet, 1357: 30-33 ve Tabatabai 1386: 210), Osmanlı Tanzimat’ının İran’daki yenilikçilerin fikir yapısını etkilediğini göstermektedir.[9]

Burada ilginç olan hem Türkiye’de (Osmanlı) hem de İran’da mevcut yönetimi “istibdat” kelimesiyle karşılamasından şu sonuç çıkıyor. Muhtemelen Sultan Abdülhamit Han için yürütülen “Kara Propaganda” İran’da aynı kesim tarafından yürütülmekteydi.

  1. asırda Türk Edebiyatı Tanzimat ve Meşrutiyet sonrası siyasi bir edebiyata bürünmüştür. Osmanlıda meşrutiyet yolu önce Tanzimat Fermanıyla açıldığı için (1839) oluşan bu siyasi edebiyatın adı da “Tanzimat Edebiyatı” olmuştur. Gerçi daha sonra Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) ismi verilse de o dönemde çıkan bir dergi olan Servet-i Fünûn, daha baskın çıkar ve Meşrutiyet dönemi edebiyatı bu isimle anılmaya başlar.

Bu dönemde edebiyat daha çok devlet yönetimin ne şekilde olacağıyla ilgili bir araç konumundadır. Bu zaviyeden bakıldığında bu dönem edebiyatı siyasi bir edebiyattır.

İranlı Edebiyatçılar, Batı Edebiyatı etkisindeki Türk Edebiyatını yakından tanımış ve onların etkisiyle de çeşitli eserler vücuda getirmiştir. Bu tesiri birçok yönden ele alabiliriz. En önemli tesir, tabi ki uzun süren savaşların etkisiyle hem Osmanlı’nın hem de İran’ın Batı karşısında bariz yenilgisi ve bu yenilginin halkta bir buhran bırakmasıdır.

İran’daki Tahran Darülfünun kurumunun İstanbul Darülfünun kurumunu örnek almasını birkaç sebebi vardır. Birinci sebebi, Müslüman bir ülkedeki üniversite benzeri İran’da kurulursa medrese eğitiminden yana olan İranlıların tepkisi azalmış olur. Yine bu dönemde İstanbul Darülfünun kurumunda hocalık yapan Servet-i Fünun dergisinde şiir ve yazılarıyla bildiğimiz İranlı Hüseyin Daniş’ten destek almıştır. Üniversitenin eğitim-öğretim müfredatını yakından bilen Daniş,1934 yılında da Tahran Darülfünun’unda Türk Dili ve Edebiyatı Hocası olarak da görev yaptı.

Hüseyin Daniş. İstanbul’da doğmuştur. Babası, o doğmadan önce İsfahan’dan İstanbul’a göç eden İranlı zengin bir tüccardı. Gözünü açtığında evlerinde Türkçe konuşuluyordu. Sonra babasından Farsça öğrendi. İlk ve ortaokulu bitirdikten sonra İran’a Farsça ve Arapçasını ilerletmek için gitti. Dönüşte mekteb-i mülkiyeye (kamu yönetimi) girdi. Ama burayı bir süre sonra bırakıp Beyoğlu semtinde bir Fransız okuluna kayıt xoldu. Şiirle tanışması Rıza Tevfik ve Cenap Şehabettin vasıtasıyla olmuştu. Hüseyin Daniş, İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesinde Farsça hocalığı yaparken Hafız’dan Sadi’ye birçok İranlı edebiyatçının hayatını kaleme alan eserler yazmıştır. Ama o, Servet-i Fünûn dergisinde Türkçe şiirler yazmış ve bu şiirleri de Fransız şairlerin etkisindeydi. Daha doğrusu Tevfik Fikret’in etkisindeydi. Tahran’a gönderdiği mektuplarda Osmanlı modernleşmesi hakkında bilgiler veriyor, İstanbul’da çıkan kitap ve dergi ve gazeteleri de Tahran, Tebriz ve İsfahan’a gönderiyordu. Tanzimat ve Meşrutiyet Döneminde Batı Edebiyatı etkisine giren Türk Edebiyatı, yeni kavram, model ve terminolojilerini başta İran olmak üzere diğer İslam ülkelerine de ulaştırmıştır.

Modern Türk Edebiyatının İran edebiyatına etkisine baktığımızda bu alanda en çok varlık gösteren Encümen-i Şuara üyesi Servet-i Fünûn dönemi şair ve yazarlarından Hüseyin Daniş, şiirlerinde muhteva olarak Tevfik Fikret gibi pesimist değildir. Onun Türkçe şiirleri daha çok portre şiirler olarak karşımıza çıkar. Onun “Temasil” başlığıyla bir araya getirdiği portre şiirleri Farsça, Türkçe ve Arapçayı iyi bilmesinden ötürü kelimeleri çok ahenkli kullanır. Devrinde Osmanlı sahasında kullanılmayan aruz ölçülerini kullandı. Form olarak Klasik şiir yapısını benimsediyse de “Bir Nişimne-i Tenha”, “Bahar” adlı şiirleriyle Batı edebiyatı kaynaklı sone, terzarima ve serbest müstezat kullanmıştır.[10]

Prof. Dr. Mehmet Kanar’ın tabiriyle her zaman İranlılığıyla övünen Hüseyin Daniş, mesele İran olunca siyasileşir,  İran’ın kuzeyde Ruslar, Güneyde ise İngilizler tarafından işgalinin kalkması için çözümler öne sürer.

“Şimalde Ruslar ve cenubda İngilizler iki büyük kutb-i nüfuz ve iktidar vücuda getirmişler ve Asya’nın kıtaât-ı İslamiyesini o iki kutba bir daha sökülmez bağlarla rabtetmişlerdir. Bu nüfuz tedricen gayr-i mahsûs bir surette teessüs etmiş ve şimdi içinden çıkılmaz ve gayet mu’akkad bir şebeke, bir balık ağı haline gelmiştir. Bugün onu kırıp koparabilecek kuvvet, ancak kuvve-yi maddî ve sipâhîdir ki o da maalesef İran’da mefkud. Sasanîler zamanında nüfusu elli milyonu tecavüz eden İran bugün sekiz milyonluk bir memleket derekesine inmiş ve bu kadarcık nüfus bile temîn-i kût-i lâyemût için gece gündüz fakr ü ihtiyac ile pençeleşmekte bulunmuştur.”[11]

Hüseyin Daniş, İstanbul’da zamanın ünlü siyasi ve edebi simalarından olan Cemaleddin-i Efganî, Mirza Akahan-ı Kirmanî, Mirza Habîb-i Isfahanî’nin meclislerine katılmıştır. Bu isimler arasında Mirza Akahan-ı Kirmanî’nin eserlerine bakıldığında Osmanlıdan kısmen etkilendiği söylenebilir. Cemaleddin-i Efganî ise cihanşümül bir aydın olduğu için Osmanlı’dan hem etkilenmiş hem de Osmanlı’yı etkilemiştir.

Ali Ekber Dehkhoda da sürgün yıllarında İstanbul’da bulunmuş. Hüseyin Daniş ile birlikte Suruş mecmuasını çıkarmıştır.[12]

Dehhoda’nın “Seher Kuşu” başlıklı şiiri hem Avrupa’nın sembolizmi hem de Osmanlı’nın romantizminin etkisinin görüldüğü ilk Farsça şiir olması hasebiyle defalarca tahlil edilip incelenmiştir (Aryenpur, 1372: 92-94, Yusufi, 1371: 260-167, Süleymani, 1379: 224-225, Sadrniya, 1382: 406-407 ve Caferi, 1386: 75-79). Tam da bu noktada Dehhoda’nın Recaizade Mahmut Ekrem’den veya Sabir’in naziresinden aldığı tesiri göstermek adına her üç şiirin ilk bendi aşağıya alınmıştır:

 

Recaizade Mahmut Ekrem:

Vakta ki gelip bahar… Yekser                      Eşyada ‘ayân olur tagayyîr

Vakta ki hezâr-i ‘aşk-perver                           Yapraklar ile edip tesettür

Bilmem kime karşı hasretinden                      Başlar nev-hâtabî-te’ahir…

Kıl gökyüzünün letafetinden                         Sifiyet-i ‘aşkımı tahattur

Yâd et beni bir dakika yâd et

Mirza Ali Ekber Sabir:

Vakta ki kopar bir evde mâtem               Teşkîl edilir besâtehsân

Ma’lûmlareğleşirmu’ammem                 Tefrîh ile ellerinde kalyân

Ev sahibinin hayâli ber hem                  Efkârı konakları fesencân

Pişdikce kazan kazan mütencem              Geldikçe tabak tabakbademcân

Yâd et meni yağı yağlı yâd et

Ali Ekber Dehhoda:

Ey seher kuşu bu karanlık gece                  Kötülükleri artık bırakınca

Sabahların ruh bahşeden nefesi               Uyuyanların başından humarlığı alınca

Güzel güneş altın rengi                            Saçlarının düğümünü çözünce

Allah kemaliyle görünüp                               Çirkin şeytan hapsedilince

Yâd et bu ölmüş mumu yâd et[13]

Sonuç :

İran Edebiyatının Gerek Selçuklu ve gerekse de Osmanlı döneminde Türk Edebiyatını etkilediği ve İranlı ediplerin örnek alınarak sayısız Türkçe eser vücuda getirildiği aşikârdır. Bunu örneklerle pekiştirdik.

Türk Edebiyatının da İran Meşrutiyet Dönemindeki edebiyatı üzerinde tesiri söz konusudur. Fars Edebiyatı sahasında çalışmadığımız için literatür taramamız mahdut kalmıştır. Buna rağmen İran Meşrutiyet döneminde gerek Türk modernleşmesinden etkilenen ve gerekse de bu etkiyle eser veren şahsiyetleri derledik. Bu çalışmamızla Türkiye ve İran’dan araştırmacıların mukayeseli çalışmalar yaparak iki ülke arasındaki edebiyat ilişiklerini daha yükseğe çıkarılması amaçlanmıştır.

 

Kaynaklar:

– Eyyüp Azlal, www.tyb.org.tr./mobi/kudadgu-bilig-mi-okusak-20477)

– Hakan Soydaş, Karvan-ı Ömr ve Kitap Dışında Kalan Şiirleri, Serüven Kitapevi, İst. 2015

-Mehmet Kanar, Hüseyin Daniş’in Seremadan-e Suhan Kitabı, Doğu Esintileri, 5,49-68,İst.2016

– M. Şükrü Hanlıoğlu, Meşrutiyet, Diyanet İslam Ans.      www.islamansiklopedisi,org.tr/mesrutiyet

– M. Nur Doğan, Fuzuli, Leyla vü Mecnun, Yelkenli Yay. İst. S.105

(Murat Bardakçı, Türkçe Fermanı Hakikaten Karamanoğlu Mehmed Beye mi Ait? www.haberturk/yazarlar/murat-bardakci/2678785-turkce-fermani-hakikaten-karamanoglu-mehmed-beye-mi-ait)

– Mustafa İsen, Eski Türk Edebiyatı s. 309 İst. 2020. Grafiker Yay. İst.

– Osman Karacan, 1906 İran Meşrutiyeti, İn. Ü. Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2013 s.24.

 

 

 

 

 

[1] Edebiyat kelimesi her ne kadar Arapçada “edeb” kökünden gelip yine Arapça çoğul ek ile kullanıma sokulmuşsa da bu kelime, bu gün Farsçada lüteratür manasında kullanılmış ve Farsçadan Türkçeye (Bütün Türki devlet ve toplulukları ve Türkiye, bu kelime Orta Asya’daki diğer milletlerde Pakistan, Bangladeş, Afganistan, Tacikistan Edebiyat, kelime kavramı İslam coğrafyasında Türkiye ve İran, Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Afganistan, Tacikistan…’da kullanılmaktadır. Bazı edebiyat tarihçilerinin dile getirdiği “edebiyat, Tanzimat Döneminde kullanıma sokulmuştur.” doğru değildir. Bu araştırmacılar, sırtını Doğu’ya döndüklerinden dolayı literatür taramasını sadece Tanzimat dönemi ile sınırlı tutmuşlardır.

[2] Eyyüp Azlal, www.tyb.org.tr./mobi/kudadgu-bilig-mi-okusak-20477)

[3] Mustafa İsen, Eski Türk Edebiyatı s. 309 İst. 2020. Grafiker Yay. İst.

[4] M. Nur Doğan, Fuzuli, Leyla vü Mecnun, Yelkenli Yay. İst. S.105

[5] (Murat Bardakçı, Türkçe Fermanı Hakikaten Karamanoğlu Mehmed Beye mi Ait? www.haberturk/yazarlar/murat-bardakci/2678785-turkce-fermani-hakikaten-karamanoglu-mehmed-beye-mi-ait)

[6] Osman Karacan, 1906 İran Meşrutiyeti, İn. Ü. Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2013 s.24.

[7] M. Şükrü Hanlıoğlu, Meşrutiyet, Diyanet İslam Ans. www.islamansiklopedisi,org.tr/mesrutiyet

[8] Osman Karacan, 1906 İran Meşrutiyeti, İn. Ü. Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2013 s.24.

[9] Bâgır Sadrniya, (Farsça Çev. Umut Başar) Yeni Türk Edebiyatının Meşrutiyet Dönemi Fars Şirine Etkisi, Milli Kültür Ar. Der. C.2 S.2 Aralık 2018 Ankara

[10] Hakan Soydaş, Karvan-ı Ömr ve Kitap Dışında Kalan Şiirleri, Serüven Kitapevi, İst. 2015

[11] Mehmet Kanar, Hüseyin Daniş’in Seremadan-e Suhan Kitabı, Doğu Esintileri, 5,49-68,İst.2016

[12] Aynı Eser.

[13] Bâgır Sadrniya, (Farsça Çev. Umut Başar) Yeni Türk Edebiyatının Meşrutiyet Dönemi Fars Şirine Etkisi, Milli Kültür Ar. Der. C.2 S.2 Aralık 2018 Ankara

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir