12 Temmuz 2024, Cuma

“Müslümanlar İçin ‘Dünya’ da ‘Âlem’ de ‘Ümmet’ de Artık Kelimelerden İbaret” – Prof. Dr. Ahmet Kavas

Hocam “İslam Dünyası”, “İslam Alemi” ve “İslam Ümmet” kavramlarını sıklıkla kullanıyoruz zihin dünyamızda ama şunu da sormak zorunda hissediyoruz, bu kavramların hitap ettiği bir anlam dünyası gerçekten de var mı bugünün tasavvurunda, zira 7 Ekim’den bugüne yaşananlar bu soruyu sormamızı kaçınılmaz kılıyor.

Her şeyden önce tarih ve coğrafya bilgilerimizin yok denecek kadar azalması bir yana daha da önemlisi bilincimizi farkına varmadan olabilecek en düşük seviyeye indirmiş durumdayız. Dünya, âlem ve ümmet olarak ifade ettiğimiz her üç kelimenin başında zikredilen dinimizin adını ifade etmeksizin bunları anlamaya çalışalım. Anlam bakımından birbirlerinin aynısı olmadığı kendiliğinden anlaşılabilir. Belki bunları birbirine yaklaştıran başlarındaki “İslam” ile birleşik hale getirilmeleridir.

Dünya deyince herhalde tüm kara parçaları ile deniz ve okyanusları ile büsbütün yer küreyi anlıyoruz. Bugün okyanuslardaki en küçük adalarda bile yaşayan velev ki bir Müslüman aile de bulunsa İslam dünyası belki o en küçük yapı ile ayak bastığı o adacığa kadar uzanıyor demektir. Aslında yeryüzü bu anlamda İslam Dünyası’nın genel adıdır da denebilir.

İslam âlemi belki Müslümanların hâkim oldukları, sözlerini dinletebildikleri ve son kararı verebilecekleri iradelere ve dahi idarelere sahip oldukları coğrafyalar şeklinde de anlaşılabilir. Nüfusunun yarıdan fazlasının Müslüman olduğu, İslamî hassasiyetlere harfiyen uyulmaya çalışıldığı, önlerine herhangi bir zorlamanın konulmadığı yerler buna dahil edilebilir. Burada ülkenin nüfusunun çokluğu değil nüfuzunun hissedildiği coğrafyaları anlamak daha doğrudur. Körfez ülkelerinin artık nüfuslarının çoğu yerel Arap halkı değil, Müslüman veya olmayan başka ülkelerin insanlarına ev sahipliği yapmaktalar. Hatta Birleşik Arap Emirlikleri aralarında en uç örnek olup şimdilerde 10 milyonu aşan nüfusu içinde sadece bir milyon kadar Arap kimlikli yaşarken muhtemelen çoğu Hindu veya Budist dört milyon kişiye iş ve hayat hakkı tanıyor. Buna karşılık Hindistan’ın kendi sınırları içinde belki en az 250 milyon Müslüman var ve bu devasa nüfusa rağmen neredeyse hiç nüfuzları olmadığı için İslam âlemi içinde kabul edildiklerini iddia etmek zor. Çünkü asırlardır ibadete açık camiler yıkılıyor ve buna herhangi bir engelde bulunamıyorlar. Dünyadaki her on Müslümandan birisi Hindistanlı olduğu halde İslam İşbirliği Teşkilatı gibi en büyük beynelmilel yapılardan birisinin parçası değiller.

Allah’ın birliğini, peygamberlerini, kitaplarını velhasıl imanın esaslarını benimsemiş herkesin tabii olarak içinde yer aldığı manevî yapının ise “ümmet” kelimesi ile ifade edilmesi mümkün. Burada meselenin esası onun bir parçası olmak, kendini ona ait hisseden her bir fert ile aynı inançları paylaşmaktır. Sömürgecilikle birlikte bu kavramların her birine kendilerine has anlamlar kazandırdılar. Herhangi birisini söyleyince sanki diğerinden ayrışmış gibi düşünenler de var. Acaba dünya deyince belli bir coğrafyayı, âlem ifade edilince ortak tarihi, ümmet denince inanç odaklı tüm Müslümanları kapsıyor mu, diye sormadan edemiyoruz.

7 Ekim 2023 günü İsrail’in Gazze’de katliama başladığı gün veya başka bir tarih de verilebilir. Aslında bugün iki milyar insanın tamamı değil, çok azı dahi “dünya”, “alem” ve “ümmet” kelimelerinin dinimizin adı İslam ile birleştirilip birer yeni kavram olarak kazandıkları anlam benzerliği veya farklılığı arasında zihnini yorabilse birçok mesele kendiliğinden çözülecektir. Sömürgecilik öncesi ilim yolcularının da genelde dahil oldukları hac ve ticaret kervanları dünya Müslümanları arasında daha yoğun etkileşim imkânları sunuyorlardı. Aylarca süren seyahatler müddetince çoğu zaman bir beldede aylarca ikamet etme söz konusu idi. Hatta kalınan diyarlarda evlenenler, başka diyar insanları ile akrabalık bağları kuranlar vardı. İlim yolcuları belki bu etkileşimin en kalıcı iz bırakanları idi. Günümüzün sağladığı ulaşım ve iletişim kolaylıklarına rağmen 14. yüzyılın ve bilinen tüm çağların en büyük seyyahı İbn Battuta iyi tetkik edildiğinde bu üç kavramın ne anlama geldiğini keşfetmemiz zor olmaz. Bugün Batı araştırma merkezlerinin ince siyasetleri ile belirlenen tariflerin üzerinde anlam kargaşasına mahal vermeyen bir tabiilik söz konusuydu. 16. yüzyılın büyük deniz bilgini Piri Reis’in Kitâbü’l-Bahriye isimli kitabı sadece bir denizcilik eseri değildir. Ya da 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi teferruatlı incelendiğinde gördüğü her coğrafyayı, orada yaşanmış tarihî süreçleri ve özellikle toplumları her yönüyle anlatışının bizde şekillendireceği kavramlar Batı’daki yapay tariflerle asla örtüşmezler. Ne var ki 19. yüzyılın ortalarından itibaren kendine, çevresine, ülkesine, bölgesine, hatta genel anlamda dünyaya ilgisiz kalan, bence bilinçli şekilde bigâne bırakılan Müslümanlar için “dünya” da, “âlem” de, “ümmet” de sadece kelimelerle anlatılıyor, artık yaşanmıyorlar.

İslam coğrafyaları alanlarında yetişmiş Batılı uzmanlar bir anda sadece Vatikan’da, kendi Hıristiyan devletlerinde değil Osmanlı sarayında bile merak edilen eserleriyle tanındılar. Kimse İbn Battuta, İbn Haldun, Peri Reis, Seyit Ali Reis, Katip Çelebi, Evliya Çelebi gibi büyük şahsiyetlerin eserlerini nesilden nesile okutmak bir yana, bu şahsiyetleri hatırlamadı bile, bîhaber kaldılar. Bizim bugün sınırlı da olsa kullanageldiğimiz bu üç kavramın içeriğini son iki asırdır Batılılar ve onların izlerinde yürümeyi maharet sayan Doğulular doldurmaya, daha doğrusu anlamaya, hatta Müslümanlara dayatmaya çalışıyorlar. İhtida edip İslam ile müşerref olan eski bir asker, özellikle İslam dünyası uzmanı Fransız Vincent Mansour Monteil bir anlamda bizim tarihteki bu meşhur şahsiyetlerimizin 20. yüzyıldaki müdavimi gibidir. Sovyet Müslümanları başlıklı kitabına önsöz yazan o zamanki Fransa devlet başkanı Charles De Gaule kendisine büyük bir hayranlık duymuş. İslam’ın Beş Renginde isimli kitabı, Birûnî’nin, İbn Haldun’un, Ebu’l-Ala el-Mearrî’nin, Ebû Nüvas’ın ve Hafız’ın eserlerini Fransızca’ya tercüme eden, kısacası Arapça, Farsça, Türkçe ve Malayca yanında birçok Batı dilini bilmesi onun penceresinden belki de 20. yüzyılda bu üç kavramın muhtevasının kesiştiği ve varsa ayrıştığı noktaları da fark edilebilecek ipuçları verebilir.

Allah rahmet eylesin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda başkan yardımcılığı da yapan merhum Dr. Abdülbâki Keskin kendisi de İngiltere’de doktora yaparken Müslüman toplumların, buna Türkiye de dahil ister İslam Dünyası ister İslam Alemi veya İslam Ümmeti diyelim bu konularında uzmanlarımızın olmadığını ve bir an evvel bu eksiği gidermemiz gerektiğine karar verilmesi için gayret sarf etmişti. Onun Türkiye Diyanet Vakfı imkânlarıyla başlattığı uzman yetiştirme çalışması hakkıyla yürütülseydi belki bugün bu kavramları daha rahat izah edecek onlarca kişi yetişecekti. Avrupa’ya gönderilen genç araştırmacıların tamamına yakını felsefe, yakın tarih, sosyoloji ve benzeri alanlara kaydılar. Belki içlerinden en fazla beş kişi dünya Müslümanlarını tanıma konusunda gayret sarf etmeye devam ediyor. Oysa en az 30 kişi bu vazifeye talip olmuştu. Belki de en dikkat çeken kısmı bugün bir kısmı Diyanet Vakfı’nın bursuyla yurtdışında eğitim gördüğünü bile gizlemektedir.

İslam Dünyası, İslam Alemi ve İslam Ümmeti bir şekilde farklı ortamlarda ifade ediliyorlar. Ama benim kanaatim aralarında ne farklılık ne de benzerlik kurulabildiğinin farkında değiliz. Rastgele bir kullanım söz konusu. Bugün Filistin dendiğinde sanki orada yaşayan Müslümanlardan, din birlikteliğinden, ortak tarihten ve bir zamanlar beraber yaşanılmış topraklardan değil de İsrail ile savaşan henüz devletleşemeyen bir ülke ve halkı akla geliyor. Nasıl edildi, yapıldı, belki ifadesi kolay değil, Filistinli Müslümanların varlık sebebi olan aynı dine inanma duygusu yok denecek kadar azaltıldı. Hatta insani duygularla yaklaşmak bile zayıflatıldı denebilir. Belki de Batı’da, hatta Müslüman olmayan toplumların içinde velev ki çoğunluk yine Müslümanlarca da yapılmış olsa gösterilerin çok olması insani hassasiyetlerin hala yaşadığını gösteriyor. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanlar bu üç kavramla bağlantılarının manevi yönünü büyük oranda unuttular.

Hz. Peygamber bir bedenin azaları olarak tanımlıyor Müslümanları, Rabbimiz ayette “topluca Allah’ın ipine sarılın” buyuruyor. Ve daha nice buyruk var böyle. Peki bunca tembih, telkin ve buyruğa rağmen bir ve beraber olamayışımızı hangi etkenlere bağlıyorsunuz hocam, niçin Müslüman Topluluklar “birlikte harekete etme, ortak hedef belirleme” idealine yaklaşamıyor.

Müslüman topluluklar son yarım asırda birbirlerine o kadar benzediler ki bu dinî kaygılardan çok dünyevî hislerin etkisinde kalınmalarıyla alakalı. Oysa tarih boyunca tüm başarılı kabul ettiğimiz Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi altın çağlarda dinle dünya arasında biri diğerini yok eden değil, tam aksine biri diğerini yaşatan uygulamalar vardı. Neredeyse sömürgecilikle başlayan kendini, yakın çevresini, dünyanın neresinde bir İslam toplumu varsa ondan bîhaber kalma süreci her tarafta hakim.

Nüfuslarının çoğu Müslüman ülkelerde Batı filozoflarının eserlerini ezberleyecek kadar kafasını onlardan kaldırmayan çok akademisyen var. Hatta onların Müslüman, Türk ve Arap, hatta genelde Afrikalı ya da Asyalı düşmanlıklarını gizlemeden açıkça yazdıkları ifadelerini ustalıkla örtüyorlar.

Yine son yarım asırda kendine bağlanılacak bir yerel şahsiyet bulup başkalarına selam vermeyen yapılanmalar Endonezya’da, Fas’ta, Türkiye’de, Arap diyarlarında, Sahraaltı Afrika’da her yerde o kadar yaygınlaştı ki. İşin garibi bu yapılar başka diyarlardakileri de etkileyip kendi dar yapılarının içine çekip orada tutarak büyük bir başarı elde ettikleri kanaatindeler. Türkiye’de Güney Asya toplumlarını bilenler üç beş kişiyi geçmez, Afrika, Asya veya Amerika için de aynı şey geçerli. O diyarlarda da arasan bir kişi de olsa Türkiye uzmanı ya var ya yok. Osmanlı son döneminde Cezayir’in güneyinden İkinci Abdülhamid’e mektup yazıp yardım isteyen Büyük Sahra Müslümanları yardım çağrısı, Yeni Kaledonya’ya Fransa’nın sürdüğü Cezayirli Müslümanlardan birisinin yine aynı padişaha yazdığı mektup, İstanbul’a kadar gelip Afrika’da Komor Adaları Müslümanlarının kendilerini anlatmaya çalıştıkları devletlilerin garip tavırları karşısında “her ne kadar Deraliyye’de Gayr-i Maruf isek de”, yani bilinmiyor isek de biz bir Müslüman toplumun temsilcileri yakarışları cevapsız kaldı. Arap Yarımadasını çevreleyen Yemenli ve Ummanlı Müslümanların tüm Hint Okyanusunu avuçlarının içi gibi bilen İbn Mâcid gibi denizcilik biliminin öncülerini değil unutmak, öğrenemedik bile. Piri Reis bizlere öyle bir coğrafya kitabı bıraktı ki sanki bu eserimi asla okumayın, demiş gibi elimizi sürmüyoruz. Seydi Ali Reis onun yerine Basra donanmamızı 1550’li yıllarda Süveyş’e getirecekken Hindistan’a sürüklenmesi ve orada bunları yerel Müslüman idareye devredip karadan Edirne’ye dönmesi arasında tam dört yıl geçmiş ve yazdığı altı kitabın ancak ikisini salimen getirebilmiş. Ama bu iki eser bile dünya Müslümanları arasında etkileşimin o devrin şartları içinde bugünden daha iyi durumda olduklarını gösteriyor. Biz ne yapıp edip üniversitelerimizde okuyan gençleri sadece doktor, mühendis, bilgisayar uzmanı yetiştirmekle yetinmeyeceğiz. Özellikle onların üzerinden tüm dünya Müslümanlarının bugünkü halini yakından takip edip öğrenmek durumundayız. Aksi takdirde Peygamberimizin müjdelediği, biri diğerinin halinden anlayan ümmet şuurundan uzak yaşamaya devam ederiz.

İslam İşbirliği Teşkilatına dair de sormak isterim hocam. Kısaca işlevi nedir, yerine getiriyor mu bu işlevini ve konumuz açısından Müslümanlarda İslam Alemi fikrinin yer etmesi adına ne tür katkılar sunuyor ya da böyle bir misyonu var mı?

İslam İşbirliği Teşkilatı amacı son derecede iyi belirlenmiş, ama işlevi ise tam tersine sınırsız kaynaktan az verim elde eden bir yapıya dönmüş durumda. Herhangi iki Müslüman ülke arasında muhtemel çıkacak bir gerginliği değil yatıştırmak, ortalık Gazze’de olduğu gibi vahşetlere sahne oluyor, ama bunu durdurma kabiliyeti olmayan bir yapıya dönüşmüş. Bütün idari ve memur kadrolarında uzmanlık temelli görevlendirmeler değil, birilerine oralarda bir makam ayarlanmış durumda. Sorsanız hepsi dünyada ne kadar alan uzmanı, gerginlikleri yatıştırmada aracı şahsiyet var hepsine cevap verebilecek kabiliyettedir. İlgili konu ne ise onun uzmanlarını bile tersinden okutacak cesaret var. İçlerinde şimdiye kadar dünya Müslümanlarının herhangi bir meselesinin hallinde görev alıp bunu kitaplaştıran henüz çıkmadı. Geniş kitlelere hatıralarını aktaran bir kişi varsa da kimse onun kimliğinden kişiliğinden haberdar değil. Her bir çalışanını itham adına değil, ancak çoğunluğu masa başında memurluk yapmanın dışında ve evrak takip görevlilerinden ibaret farklı kuruluşlarıyla yüzlerce kişiye yüksek maaş temininden ibaret. Son 30 yılda Bosna’da, Irak’ta, Suriye’de, Orta Afrika’da, Libya’da, Yemen’de ve Sudan’da akan kanı durduracak hiçbir etkinliği olmayan bir konuma düşmüş durumda.

Hocam peki, bireyselliğin ve “ben” merkezciliğin alabildiğine yaygınlaştığı günümüzde, bir de bu açıdan bakarsak Müslümanlar olarak bizlerde gerçekten birlik beraberlik ideali var mı? Yaşananlar ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz içinde olduğumuz durumu?

“Ben” merkezci yaklaşım her çağın vazgeçilemez davranış biçimi. Bunu İslamiyetin ilk asırlarında aşabilenler Büyük Okyanus ile Atlas Okyanusu arasında ve dahi tüm Hint Okyanusu’nu çevreleyen sahilleri ve adalardaki toplumları İslam nuruyla tanıştırdılar. Ne yazık ki atalarımız Açe Müslümanlarına yardım gönderirken biz bugün oralarda ülkemizin adını duyurmaktan aciz insanlarla geleceğe hazırlık yaptığımızı düşünüyoruz. Elbette ki gayretleri ile hepimizi hayran bırakan Müslümanlar var. Ama onların gayretleri çoğunluğu etkilemeye yetmiyor. Bugün yeni Müslüman olmuş bir kişi dahi derhal dünyada nerede bir Müslüman varsa onunla ilgilenmek ister. Fakat ehliyetsiz ve liyakatsız yöneticiler yüzünden kendi toplumumuza bile hizmet edemezken uzak diyarlara göz dahi atamaz haldeyiz. Bugün Sudan’da yaşanan vahşeti sadece Türkiye’de hakkıyla anlamaya çalışan sorumluluk sahipleri olsa bu gerginlik bu kadar sürmezdi. Akademisyenler ilgisiz, diplomatlar genelde kifayetsiz, siyasiler sadece kendi seçim çevreleriyle ilgili olunca istenen netice alınamıyor. Bütün sonuç verecek çalışmalar özel gayretli iş adamları ve tüccarlar ile sivil toplum kuruluşlarında Allah rızası dışında amaç gütmeyenlere kalıyor. Bu yeryüzünde yeter ki bir şeyi yapmak iste, elde edilemeyecek ve başarı hanesine yazılmayacak uğraşı yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti “Encemine” ve “Dakar” Büyükelçisi olarak hizmet verdiğiniz dönemde Müslüman toplumların bir ve beraber olabilme imkânına dair gözlemleriniz oldu mu diye de sormak isteriz değerli hocam.

Çad’ın başkenti Encemine’de 2013 Mart ayında ve 2020 yılı Haziran ayında Senegal’in başkenti Dakar’da başladığım görevlerimde her daim bu ülkelerdeki din kardeşlerimizle beraber olduk. Mesele sadece şu: Biz onları, onlar bizi tanımak istiyorlar mı? Söz ile olsa da fiil olarak bunu söylemek çok zor. Sadece şartlar ne gerektiriyorsa ona göre davranmanın ötesine geçmiyor. Bu Müslüman ülkelerde başka bir Müslüman ülkenin temsilcisinin Müslümanca yaşayarak etkili olduğunu yerinde tecrübe etmiş olduk. Maalesef Fransız, İngiliz veya Çinli, ABD’li ve benzeri diplomatların yaptığının aynısını yapmaya özenti hep ağırlık basmış. Çad’da büyükelçiliği açmak bize nasip oldu. İlk temel oluşumlarını gerçekleştirdik. Hala da bu ülkede aradan geçen 10 seneye rağmen belli bir etkinliğimiz var. Ama Senegal’de 60 yıldır büyükelçiliğimiz var ve maalesef etkinliğimiz sefaret duvarlarının dışına çıkmamış. Sadece bir önek vereyim, Çad’da başkentin en büyük camiinde Cuma namazlarına gittiğimizde belki 10 bin Müslüman, Türk Büyükelçi geldi diye biliyordu. 25 kadar büyükelçinin yarıdan fazlası Müslümandı ama o gün büyük kalabalığın içinde yer almak kişiliğimizden çok ülkemizin varlığının işareti idi. Onlarca köye gidip su kuyuları açmak, taşrada birçok kasabada insani yardım faaliyeti ve her iki ülkenin dinî makamları ile yakın temaslarımız aralıksız devam etti.

Yarınlara dair de kanaatinizi almak isteriz değerli hocam. Müslüman toplumların bugününden yola çıkarak birliktelik ruhunun inşa edildiği bir gelecek idealinden bahsetmemiz mümkün mü? Ya da bu ideali hayata taşımak için hangi eksiklerimizi gidermeli hangi prensipleri hayatımızda esas kılmalıyız.

Bir an evvel yeni nesillerin önüne yaşayışları ve eserleri ile İbn Battuta, İbn Haldun, Piri Reis, Seydi Ali Reis, Evliya Çelebi gibi çok bilinenler var, henüz iyi bilmediğimiz nice alimleri tanımamız şart. Tecrübe edilmişleri yüz kere de bin kere de tecrübe etsek aynı neticeyi verecek. O halde önce tecrübe edenleri tanımak ve yeni kuşakların önüne kendi çizecekleri hatları hazırlamak durumundayız. Nerede bir Müslüman var, Müslüman toplum var, onların dünkü ve bugünkü hayatlarını iyi tanımak ve ortak geleceğe yönelik hedeflerinin tespitlerini beraber yapmamız gerekiyor. Allahü Teala bize, bu ülkede 350 bin uluslararası öğrenci nasip etmiş. Bu fırsat bir daha ele geçmez.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir