25 Temmuz 2024, Perşembe

Uluslararası Deniz Hukuku Kavramları ve Türkiye – Mustafa BAŞKARA

Uluslararası Deniz Hukuku Kavramları ve Türkiye

Denizler, Dünyanın %70’ini oluşturmaktadır. Ülkemiz ise Akdeniz, Ege Denizi ve Karadeniz ile çevrelenmiş, Asya ile Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan bir yarımada konumundadır. Hızla artan dünya nüfusu karşısında karasal kaynakların yetersiz kalması ve teknolojik gelişmelerin sağladığı imkânlarla son yüzyılda deniz kaynaklarına yönelim daha da yoğunlaşmıştır. Halihazırda uluslararası ticarete konu malların yaklaşık %90’ı denizyolu ile taşınmaktadır. Deniz taşımacılığında çalışan gemi adamlarının sayısı bir milyonu geçmiş durumdadır. Denizlerdeki balıkçılık gibi doğal kaynakların işletilmesi kıyı şehirlerinin ekonomisi için önemli bir girdi haline gelmiştir. Deniz tabanındaki doğal gaz ve petrol kaynakları gibi minerallerin işletilmesi dünya ekonomisine ciddi oranda girdi sağlamaktadır. Denizde rüzgâr, güneş enerjisi, gelgit ve dalga gibi yenilenebilir enerji kaynakları da denizlerden yararlanmanın farklı yolları olarak son dönemde karşımıza çıkan görece yeni alanlardır.

19. yüzyılın başlarına kadar dünya denizlerinde denizlerin serbestliği ilkesi hâkim olmuştur. Bu sayede her devlet ve kişi denizleri serbestçe kullanabilmekteydi. Ancak teknolojideki gelişmelerle birlikte denizlerden yararlanma alanlarının çeşitlenmesi, denizdeki canlı kaynakların tükenebilir olduğunun fark edilmesi, kıyı devletlerinin denizden gelebilecek tehditlere karşı güvenlik endişelerinin artması gibi nedenler denizlerin hukuki statüsünün daha kapsamlı düzenlenmesi ihtiyacına yol açmıştır. Yazımızda devletlerin üzerinde kullanabileceği hak ve yetkilerin düzenlendiği deniz alanlarını tanımlamada kullanılan kavramları ve Türkiye’nin bu kavramlara yaklaşımını ele alacağız.

Devletlerin egemenliklerinin tam olduğu iç sular ve karasuları gibi deniz egemenlik alanları ile devletlerin bazı egemen hak ve yetkilerini kullandığı bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığından oluşan egemen yetki alanları deniz alanlarını oluşturmaktadır. Hiçbir devletin münhasır yetkisinde olmayan açık deniz ile saha olarak adlandırılan açık deniz tabanı diğer deniz alanlarındandır.

Deniz alanlarına ilişkin kurallar genellikle mesafe ölçütü temelinde kavramsallaştırılmıştır. Mesafe ölçütünün başlangıç noktası ise kıyı çizgisi ile belirlenmektedir. Uluslararası hukukta normal esas hat yöntemine göre kıyı çizgisi en düşük cezir hattı esas alınarak belirlenir. Bu sayede kıyı devleti dalgaların çekildiği zaman oluşan hattı esas alarak daha geniş deniz alanına sahip olabilir. Girintili çıkıntılı veya yakın ada/ adacıklarla çevrili kıyılarda kullanılabilen bir diğer yöntem ise düz esas hat yöntemidir. Coğrafi koşullarının el vermesi durumunda kıyı devleti bu yöntemle, dış sınırlardan çizilecek düz bir hat ile daha geniş deniz alanına sahip olabilmektedir. Türkiye deniz alanlarının belirlenmesinde 2674 sayılı Karasuları Kanunu’na göre düz esas hat sistemini kullanmaktadır.

İç sular kavramı coğrafi anlamda kıyı devletinin esas hattı ile kara ülkesi dış sınırı arasında kalan alanı ifade etmektedir. Körfezler, koylar ve limanlar da iç sulara dâhildir. Kıyı devletinin iç sularda egemenliği tamdır. Bir diğer deyişe kıyı devleti iç sularda kara ülkesinde kullandığı tüm hak ve yetkileri haizdir. Diğer devletler ve vatandaşları iç sulara izin almaksızın giremez. Kıyı devleti iç sularındaki yabancı gemiler ile kişiler üzerinde de yetkilidir ve bunlara kendi yasalarını uygular. İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara denizinden oluşan Türk Boğazları ile Antalya Körfezi de dahil olmak üzere tüm körfezler ve limanlar Türk iç sularının parçasıdır.

Karasuları da kıyı devletinin egemenlik alanlarındandır. Kıyı devletinin bu alandaki egemenliği yalnızca diğer devlet gemilerinin zararsız geçiş hakkı ile ve yabancılara tanınabilen bazı bağışıklıklarla sınırlandırılmıştır. Zararsız geçiş hakkı diğer devlet gemilerinin kıyı devletinin karasularından önceden izin almadan o ülkenin iç sularına ya da farklı bir deniz alanına geçiş yapma hakkıdır. Karasularının genişliği konusu uluslararası hukukta uzlaşı sağlamanın zor olduğu bir deniz alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir taraftan gelişmiş ülkeler serbest denizlerden faydalanma istekleri doğrultusunda karasuları genişliğinin daha dar olmasını savunurken, diğer devletler güvenlik ve canlı kaynaklardan faydalanma gibi nedenlerle karasularını geniş tutma çabasındadır. Nihayetinde, 1982 tarihinde kabul edilen ve hâlihazırda 169 devletin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde karasuları genişliğinin 12 deniz miline kadar olabileceği kabul edilmiştir. Türkiye bu Sözleşme’ye, çekince koyma hakkının da tanınmaması sonucunda, haklı nedenlerle taraf olmamıştır. Bu nedenlerden biri de Sözleşmenin karasuları genişliğini düzenleyen 3. maddesidir. Türk karasuları, Akdeniz ve Karadeniz’de 12 deniz mili, Ege Denizinde ise 6 deniz mili olarak uygulanmaktadır.

Bitişik bölge kıyı devletinin gümrük, maliye, sağlık ve göç konularındaki yasalarına riayetsizliklerin önlemesi ve cezalandırabilmesi maksadıyla kıyı devletine karasularının ötesinde haklar tanıyan bir denizalanı olarak tanımlanmıştır. Bu deniz alanının genişliği 1982 tarihli Sözleşme öncesi dönemde yapılageliş hukukunda karasuları genişliğinin iki katı olarak uygulanmaktayken Sözleşme’de esas hattan itibaren 24 deniz miline kadarlık bir alanı kapsayabileceği düzenlenmiştir. Bu da 6 deniz mili karasularına sahip bir kıyı devletinin karasularının üç katı genişlikte bir alanda bitişik bölge uygulaması yapabilmesine imkân tanımaktadır. Bu durum kendine özgü coğrafi özellikleri bulunan denizler bakımından sorun teşkil etmektedir. Türkiye bu nedenle Sözleşme’nin bitişik bölgeyi düzenleyen 33. maddesine Sözleşme hazırlık süreçlerinde karşı çıkmıştır ve halen de bu maddeye ilişkin ısrarlı itirazcı tutumunu sürdürmektedir.

Kıyı devletlerinin denizlerdeki hak ve yetki kullanabilecekleri alanları genişletme çabaları, esasında jeolojik bir kavram olan, kıta sahanlığı terimini deniz hukuku terminolojisine kazandırmıştır. Kıta sahanlığı kara ülkesinin deniz tabanındaki doğal uzantısıdır. Hukuki bir çerçevede kıta sahanlığı genişliğinin saptanmasında başlangıçta deniz derinliği ve kıyı devletinin teknolojik imkânlarla deniz yatağındaki kaynakları işletebildiği alan gibi ölçütler geliştirilmiş olsa da teknolojik gelişmeler sonucu bu ölçütler yerine 1982 tarihli Sözleşme ile yeni bir kural benimsenmiştir. Bu kurala göre kıta sahanlığı kıyı çizgisinden itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar uzanabilmektedir. Kıyı devletinin karşı kıyılarında kıta sahanlığını kesen başka bir devletin bulunmaması durumunda, kıyı devletinin deniz tabanındaki doğal uzantısı devam ediyorsa, 200 deniz milinin ötesinde, 350 deniz miline kadar, kıta sahanlığına sahip olunabilmektedir.

Kıta sahanlığı kıyı devletinin kendiliğinden ve ilana gerek olmaksızın sahip olduğu bir deniz yetki alanıdır. Kıyı devleti kıta sahanlığındaki mineraller ve cansız kaynaklar ile deniz tabanına sürekli temas halinde yaşayan canlı kaynaklar üzerinde münhasır yetkiye sahiptir. Kıyı devleti ayrıca doğal kaynak aramak ve işletmek maksadıyla platform ya da tesis kurmak ve bunların etrafında 500 metrelik bir güvenlik alanı oluşturmak haklarını da haizdir. Diğer devletlerin kıyı devletinin kıta sahanlığında kablo ve boru hattı döşeme hakları ise saklıdır. Türkiye’nin kıyısı bulunan denizlerin kapalı/yarı kapalı statüde olması, bir diğer deyişle Türkiye’nin karşı kıyılarında farklı devletlerin yer alıyor olması ve bu denizlerinin genişliğinin 400 deniz milinden daha dar olması nedeniyle 350 deniz miline kadar uzanabilen kıta sahanlığı kuralı Türkiye için uygulama alanı bulmamaktadır. Türkiye, Akdeniz’de kıta sahanlığı koordinatlarını Birleşmiş Milletler’e bildirmiştir. Diğer devlet veya yönetimlerin bu koordinatlar içerisinde Türkiye’nin haklarına halel getirebilecek bir eylemde bulunmasına engel olunmaktadır. Türkiye’nin Karadeniz’deki kıta sahanlığı alanı 1978 tarihinde SSCB ile yapılan Karadeniz’de Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması ile belirlenmiştir. Türkiye’nin Ege Deniz’indeki kıta sahanlığı ilana gerek olmaksızın, kendiliğinden bir hak olarak kara ülkemizin deniz tabanındaki doğal uzantısıdır. Yapılan çalışmalarda bu uzantının coğrafi anlamda Yunanistan ana karası ile Türkiye arasındaki ortay hatta tekabül ettiği ortaya konmaktadır.

Kıyı devletlerinin denizdeki canlı ve cansız kaynaklardan münhasıran faydalanma eğilimleri münhasır ekonomik bölge kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Münhasır ekonomik bölge kıyı çizgisinden 200 deniz miline kadar uzanabilmektedir. Kıyı devleti bu bölgedeki su kütlesinde, deniz tabanı ve altında, deniz üzerindeki hava sahasındaki tüm canlı ve cansız kaynaklar üzerinden münhasır yetkiye sahiptir. Diğer devletler ve kişiler kıyı devletinin izni olmaksızın bu alandaki kaynaklar üzerinde faaliyette bulunamazlar. Kıyı devleti kıta sahanlığında olduğu gibi bu bölgede de tesis kurma ve güvenlik bölgesi ilan etme haklarını haizdir. Kıyı devleti egemen olmadığı bu alanda belirtilen bu hakları münhasıran kullanma ayrıcalığına sahiptir. Diğer devletler bu alanda seyrüsefer gibi diğer hakları kullanmakta serbesttirler.

Münhasır ekonomik bölge sağladığı haklar bakımından kıta sahanlığını kapsamaktadır. Ancak kıta sahanlığı kavramı halen önemini korumaktadır. Bunun öncelikli sebebi kıta sahanlığının ilana tabi olmaksızın kendiliğinden var olan bir hak olmasıdır. Zira birçok devletin kıta sahanlığı hakları saklıdır ancak münhasır ekonomik bölge ilan etmemişlerdir. Türkiye de sadece Karadeniz’de münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. Kıta sahanlığının gerekli koşulların sağlanması durumunda 200 deniz mili ötesine uzanabilmesi ise bu kavramı münhasır ekonomik bölge kavramından ayıran diğer bir özelliktir.

Ada kavramı ve adaların sahip olabileceği deniz yetki alanları konusu uluslararası deniz hukukunda tartışılmaya devam edilmektedir. Her ne kadar 1982 tarihli Sözleşme ada kavramını ve sahip olabileceği deniz alanlarını 121. maddede tanımlanmışsa da Türkiye bu maddeye başlangıcından itibaren sürekli bir şekilde itirazcı konumunu sürdürdüğünden ilgili maddedeki tanım üzerinde uzlaşı sağlandığı söylenemez.

Devletlerin egemenlik alanları ile egemen yetkiler kullandıkları alanların dışında kalan deniz alanları açık deniz olarak tanımlanmıştır. Bu kavrama göre kıyı devletlerinin egemenliğinde bulunan iç sular ve karasuları ile egemen yetkiler kullandığı münhasır ekonomik bölge dışında kalan tüm dünya denizleri açık denizlerin parçasıdır. Münhasır ekonomik bölge ise kıyı devletine tanınan münhasır yetki alanları dışındaki diğer haklar bakımından açık deniz rejimine tabiidir. Kıyı devleti münhasır ekonomik bölgesindeki diğer devletlerin bu serbestilerini kısıtlayamaz. Açık deniz serbestisi bu alanda; seyrüsefer, uçuş, kablo ve boru hattı döşeme, yapay ada ve tesis inşa edebilme, balıkçılık faaliyeti ve bilimsel araştırma yapma alanlarını kapsar. Devletler açık denizdeki serbestileri diğer devletlerin çıkarlarını gözeterek ve iyi niyetle kullanır.

Kıta sahanlığının ötesindeki deniz tabanının tabii olduğu rejim başlangıçta açık deniz rejimi olarak benimsenmiş olsa da teknolojideki gelişmelerle bu alandaki minerallerden de faydalanabilme imkânı oluşmuş ve bu alanı yeni bir hukuki statü ile tanımlanması sonucunda saha kavramı ortaya çıkmıştır. Uluslararası deniz yatağı olarak da tanımlanan hiçbir devletin egemenliğinde bulunmayan bu deniz alanı 1982 tarihli Sözleşme’de insanlığın ortak mirası olarak nitelendirilmiştir. Sözleşme ile bu alanın korunması, bu alandaki kaynakların kullanılması ve işletilmesi maksadıyla Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi kurulmuştur. Sözleşmeye taraf olan ülkelerin doğal üyesi olduğu bu Otorite sahadaki kaynakların insanlığın ortak çıkarına uygun kullanımı ve elde edilen gelirin üye devletler arasında hakça paylaşımını düzenlemektedir. Ancak Türkiye, ABD, Venezüella, İsrail gibi sözleşmeye taraf olmayan ülkelerin durumu Sözleşmede belirlenmemiştir. Türkiye Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi’ne gözlemci üye statüsündedir. Sözleşmeye üye olmayan devletlerin sahadaki haklarına ilişkin bir düzenleme ihtiyacı bulunmaktadır.

Uluslararası deniz hukukunda deniz yetki alanlarına ilişkin kavramların tanımlanmasında ve devletlerin bu alanlardaki hak ve yetkilerinin belirlenmesinde 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi önemli rol oynanmaktadır. Dünya devletlerinin çok önemli bir kısmının taraf olduğu Sözleşmeye Türkiye yukarıda açıklanan haklı gerekçelerle taraf olmamıştır. Türkiye’nin ısrarlı itirazcı konumunu sürdürdüğü Sözleşme’nin 3, 33 ve 121. maddelerine çekince koyma imkânı olsa idi Türkiye’nin 320 maddelik bu sözleşmeye taraf olması mümkün olabilirdi. Dünya denizlerindeki kuralları yeknesaklaştırma hedefi doğrultusunda kendine özgü coğrafi özellikleri bulunan denizlerin göz ardı edilmesi sebebiyle Türkiye’nin bu Sözleşme’nin ilgili maddelerine ısrarlı itirazcı konumunu koruması, bu maddelerdeki düzenlemelerin uluslararası örf ve adet hukuku kuralı haline gelmesine mâni olmaktadır. Sözleşmedeki Türkiye’nin itiraz etmediği diğer maddeler ise uluslararası örf ve adet hukuku olarak Türkiye bakımından da uygulama alanı bulmaktadır.

Türk deniz yetki alanlarının ve bu alanlarda kullanılacak yetkilerin tanımlanacağı bir mevzuat düzenlemesi ile deniz hukuku mevzuatının geliştirmesinin yerinde olacağı değerlendirilmektedir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir