21 Temmuz 2024, Pazar

Türkiye, Rutinleşen Yumuşak Gücü Nasıl Dönüştürmeli? – Prof. Dr. Mehmet ÖZKAN

Türkiye, Rutinleşen Yumuşak Gücü Nasıl Dönüştürmeli?

Türkiye’de yumuşak güç tartışmalarında yeni bir aşamaya geçilmesi gerekiyor. Çok kısa bir sürede kendisini etkili bir yumuşak güç aktörü olarak konumlandırmasına rağmen ülkemizde maalesef halen çok ciddi bir yumuşak güç ve kamu diplomasisi tartışması yoktur. Konu ile alakalı yazılan tezlerden akademik makalelere kadar geniş literatüre bakılınca temel olarak yumuşak güç aktörlerini güzelleme ve betimlemelerden öteye çok ciddi bir tartışmanın son derece sınırlı olduğu görülecektir. Peki Türkiye’nin yumuşak gücünü nasıl okumak gerekir? Son yıllardaki tecrübelerden geleceğe bakıldığı zaman tartışmalar kamu diplomasisi ile ilgili nasıl ve hangi zemin üzerinde yürütülmelidir? Bu yazı, Türkiye’nin yumuşak güç öğelerini kavramsal bir çerçevede ele alacak ve yumuşak güç dış politikada nasıl okunmalı sorusuna yanıt arayacaktır.

Öncelikle Türkiye’nin yumuşak gücünü üç kategoride değerlendirmek gerekir: entelektüel, kurumsal ve sosyal. Bunları her birisi ayrı bir inceleme gerektirse de temel olarak bunların tek başına ve birbirleriyle çarpan etkisiyle oluşturdukları güç Türkiye’nin yumuşak gücünü oluşturur. Entelektüel yumuşak güç, Türkiye’den akademisyen, yazar ve fikir adamlarının küresel anlamda oluşturduğu etki, verdiği katkı ve en nihayetinde küresel anlamda fikirsel yönlendirmelerini ifade eder. Türkiye’den yurtdışında çok farklı üniversitelerde ve fikir topluluklarında azımsanmayacak sayıda akademisyen olsa da maalesef bunların katkısı genel Türkiye algısının ötesine çok geçmemektedir. Bu durum özellikle ülkenin yaşadığı sosyal-siyasal dönüşümü anlamlandırma konusunda yer yer ters tepmektedir. Özellikle Türkiye’yi ‘Erdoğan ve diğerleri’ kategorisinden okuyup bütün olan biteni bu basit ikileme indiren çoğu yaklaşımlar hem olayı basitleştirmekte hem de paradigmatik veya fikirsel bir perspektif vermemektedir. ‘Durum tespiti üzerinden gündemi okuma’ şeklinde ifade edilebilecek bu çaba Türkiye’nin entelektüel yumuşak gücüne çok az veya sınırlı katkı sağlamaktadır. Aynı şekilde sosyolojik olarak Anadolu ekolünü temsil eden ve Türkiye’de son yirmi yılda yaşanan pratik gelişmeler dolayısıyla fikirsel anlamda daha etkin olması beklenen sosyolojik kesim ise çoğu zaman durumun farkında bile değildir. Elit-içi kavgalar, siyasal beklentiler ve en önemlisi pratik içinde kaybolup kendisine ve çevresine üst perdeden bakamama, aslında çok ciddi bir imkân olarak katkı verme fırsatını daha devreye sokamadan heba etmektedir.

İşin özü, entelektüel yumuşak güç olarak Türkiye’de yaşanan durum teoriyi bilenlerin pratikten koptuğu, pratiği bilenlerin ise teorik çerçeveyle ilgilenmediği gibi ilginç bir durum arz etmektedir. Bu anlamda Türkiye’nin entelektüel yumuşak gücünün etkisi en üstten ve siyasal söylem üzerinden oluşmakta ve orta kademelerde fikirsel olarak zayıf kalmaktadır. Yani kaçınılmaz olarak siyasallaşmış veya siyasal söylem üzerinden şekillenen bir entelektüel yumuşak güç, Türkiye tecrübesinde kendisini göstermektedir.

İkinci kategori olan Türkiye’nin kurumsal yumuşak gücü, son yıllarda çok hızlı başarı gösteren ve kendisini dünyanın birçok bölgesinde hissettiren bir konumdadır. Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Türkiye Maarif Vakfı, Anadolu Ajansı, TRT ve THY gibi bir çok kurum Türkiye’nin kurumsal yumuşak gücüne ve kamu diplomasisi faaliyetlerine doğrudan katkı vermektedir. Bu kurumlar Türkiye’nin kalkınma yardımı faaliyetlerinden eğitime, turizmden öğrenci burslarına kadar o kadar geniş alanda ülkenin yumuşak gücüne katkı vermektedir ki bunun boyutları rakamsal olarak ifade edilenden çok daha büyüktür. Kurumsal yapılar devletin genel makro planlarına göre kendisini etkin konumlandırdığı müddetçe etkili ve verimli olurlar. 2002’den beri AK Parti iktidarında bu kurumlar ya gelişmiş ve dönüşmüş veya ilk defa kurulmuşlardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde genel politikanın arazide algılanmasına, Türkiye’nin görünür kılınmasında ve en önemlisi Türk insanının kadirşinaslığını dünyaya gösterilmesi anlamında bu kurumsal yapıların şu ana kadar çok ciddi katkılar sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. Fakat bütün yaşayan canlılar gibi kurumsal yapılar şartlar oluştuğu zaman dönüşebilmeli ve stratejik eğilimleri konusunda iç tartışma yapabilmelidir.

Gelinen noktada TİKA’nın farklı ülkelerde bazen birbirinde çok farklı gözüken projelerinden kapsamlı ve 3-5 yıllık aralıkları ifade eden bir kalkınma programına; YTB’nin Türkiye bursları programında öğrenci seçiminde nicelikten niteliğe; Maarif Vakfı’nın okul açtığı veya açacağı ülkeler önceliğinde genişleme ve her yerde olma stratejisinden Türkiye’nin yaşam alanını ve çarpan etkisi yapacak stratejik yerlere öncelik vermesi bir gereklilik haline gelmiştir. Yunus Emre Enstitüsü maalesef kurumsal yumuşak güç unsurları arasında kendi rolünü halen bulamamış bir kurum olarak durumunu sürdürmektedir. Türkçe öğretimi konusunu yer yer Maarif Vakfı, TİKA, Üniversiteler ve Milli Eğitim Bakanlığı ile paylaşmakta; kültürel etkinlikler konusunda ise Kültür Bakanlığının ataşelikleri ile örtüşen rolleri olmaktadır. Yunus Emre Enstitüsü’nün temel sorunu ‘Osmanlı coğrafyasına çıktığı zaman Yunus Emre’nin rolü ne olmalı?’ sorusuna anlamlı bir cevap verilememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Osman coğrafyasında Türkçe eğitimi merkezli süreci yürütmesine rağmen, diğer bölgelerde Yunus Emre Enstitüsü’nün çok ciddi bir kimlik krizi yaşadığını görmek gerekir. Bütün bu kurumlara has oluşan yeni şartlar yanında her kurumun yaptığı işlerin yeniden bir iç dizayndan geçirilmesi ve makro ölçekli olarak Türkiye’nin yumuşak güç politikasına ilişkin çerçeve bir metnin kamuoyunda tartışılması gerekir. Yaratıcılığını kaybeden yumuşak güç kurumları rutinleşir, rutinleşen kurumsal yapılar hantallaşır, hantallaşan kurumsal yapılar ise ülkeye maddi ve manevi yük olmaktan öteye geçemez.

Üçüncü olarak, Türkiye’nin sosyal yumuşak gücü daha çok yurtdışında faaliyet gösteren dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşlarını ifade etmektedir. Türkiye sosyolojisi her açıdan dışarıya açık olmuş olup belirli zamanlarda devlet kurumlarından bile daha geniş coğrafyada faaliyet gösterdiği olmuştur. Bugün Türkiye tam anlamıyla bir sivil toplum cennetidir, fakat bunların ne kadarının sivil olarak bir ajandasının olduğu ne kadarının diğerlerini kopyalama veya ego-kavgası yüzünden ortaya çıktığını iyi görmek gerekir. Latin Amerika’dan Asya’ya; Afrika’dan Avrupa’ya kadar dünyanın neresinde bir kriz, sorun veya ihtiyaç olsa Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşlarının orada olduğunu görmek mümkündür. Türkiye’nin bu zenginliği artık olgunlaşmış olup iki temel ihtiyaç belirmiştir. Birincisi sivil toplum kuruluşlarına bir genel perspektif veren yol haritası ihtiyacıdır. Bir ülkeye gittiği zaman neye nasıl bakacağından, kimlerle ne kadar ve ne derecede bilgi paylaşımı yapacağına kadar bir tür genel çerçeveye ihtiyaç vardır. Bu sivil toplumu sivillikten çıkarıp devlet aygıtı haline getirmek değildir, aksine bu ülkedeki vatandaşların maddi imkanlarıyla bu kadar faaliyet yapan sivil toplum kuruluşlarının devlete ve topluma nasıl daha fazla faydalı olabilecekleri ile alakalı bir tartışmadır. İkinci temel mesele Cumhurbaşkanlığı uhdesinde sivil toplum politikaları üst kurulu türü bir yapının oluşturulmasıdır. Özet olarak hem fikirsel hem de kurumsal anlamda Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarını yeniden organize edip onların bu topluma maksimum fayda sağlaması için bir çalışmanın yapılması artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu durum asla sivil toplumun sivilliğin kaybettirmek şeklinde okunmamalı ve o minvalde şekillendirilmemelidir. Devletin genel politikasını bilmeyen veya iyi anlayamayan bir sivil toplum kuruluşu farkında olmadan ülkenin genel politikasına zarar bile verebilir.

Eğer 2023 itibariyle Cumhuriyetin 100. yılında, değişen küresel ve bölgesel denklemde Türkiye’yi yumuşak güç aktörü olarak yeniden konumlandırmak istiyorsak yukarıda bahsettiğim üç yumuşak güç öğesini yeniden düşünmeli ve dönüşen şartlara göre yeniden şekillendirmeliyiz. Türk dış politikasının temel sorunu genişleme ve daha çok nicelik merkezli rakamsal okumalardan niteliksel ve etki merkezli okumaya geçememesidir. Genişleme doğal olarak daha çok güzelleme ve betimlemeyi önceler. Derinleşme ise daha detaylı bir stratejik çabayı, yerine göre çok ciddi iç eleştirileri ve hatta gerektiğinde makas değişikliğini bile içerebilir. Türkiye’nin yumuşak güç öğeleri derinleşme aşamasına geçemezse yaşadığı genişleme bir süre sonra yük olmaktan öteye geçemez.

Türk dış politikası sert güçten yumuşak güce, ekonomik etkiden siyasal ilgi alanına kadar o kadar genişlemiş durumdadır ki neredeyse 360 derecelik bir dış politika yapımı ile karşı karşıyayız. Bu durum, ileride ülkeyi yönetenler istese bile değişmeyecektir. Çünkü dönüşen jeopolitik, siyasal ve küresel şartlar bunu Türkiye’ye bir nevi zorunlu kılmaktadır. Yumuşak güç Türkiye’nin halen en önemli güç öğelerinden birisi olup bunun nerede, nasıl ve hangi ölçekte kullanılacağı muhtemelen Türkiye’nin politika yapımında derinleşme derecesini hem birinci derecede gösterecek hem de sert güç dahil diğer güç ögelerini doğrudan etkileyecektir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir