21 Temmuz 2024, Pazar

Suriyeli Mülteciler Ve Pazarkule Sınır Kapısı Sürecinin İnsan Hakları Bağlamında Değerlendirilmesi – Av. Cavit Tatlı

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş özellikle sivillerin bu süreçte zarar görmesine ve akabinde 5 milyonun üzerinde kişinin evlerini bırakarak dünyanın birçok ülkesine gitmek zorunda kalmasına neden olmuştur. Bu mültecilerin büyük bir kısmını çocuk1 ve kadınlar oluşturmaktadır. Suriye’de meydana gelen iç savaş sonrasında dünyanın dört bir tarafına dağılan insanların hukuki durumunun hem o ülkelerin iç hukuku hem de uluslararası hukuk zaviyesinden değerlendirilmesi gerekmektedir. Mülteciler ile ilgili en kapsamlı ve kabul edilmiş olan uluslararası metin “1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”dir. Türkiye 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine taraftır.2 Türkiye 2013 yılında bu sözleşmeye uygun olarak mülteci konusunu “6458 Sayılı Yabancılar Ve Uluslararası Koruma Kanunu” ile iç hukukunu da düzenlemiştir. 3 6458 sayılı kanun gereğince Suriyeliler Türkiye’de mülteci olarak kabul edilmemektedirler. Zira 1951 Cenevre Sözleşmesini Türkiye “Avrupa Konseyi Ülkeleri” dışındaki ülke vatandaşlarına çekince koyarak kabul etmiştir.4 Suriyelilere 6458 sayılı kanunun 91. Maddesine göre “Geçici Koruma” statüsü verilmiştir.5 Bu statü mültecilere sağladığı tüm hakları Suriyelilere sağlamamaktadır. Ancak 1951 Sözleşmesinin 33/1 maddesi ve 6854 sayılı kanun 4. Madde gereğince ölüm tehlikesi olan yerlere iade etmeme (non refoulement) kuralı Suriyelileri de korumaktadır. Savaştan kaçarak geldikleri Türkiye’de Suriyeliler hem uluslararası hukuk hem de iç hukuka uygun olarak bulunmaktadırlar. AB ile Türkiye arasında 16 Aralık 2013 tarihinde “Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni ve Geri Kabul Anlaşması”6 imzalanmıştır. Bu tarihten sonra Türkiye Suriye’ye açık kapı politikası uygulamıştır. Ancak sınır güvenliğini artırarak hem Ege’den hem de kara sınırından mülteci ve yasa dışı göçmenlerin geçişlerini engellemiştir. Buna karşılık vize muafiyetinin ve mali yükümlülüklerin gerçekleşmemiş olması nedeni ile Türk tarafı sık sık AB’yi sözünü yerine getirmemekle itham etmiş ve antlaşmanın gereğinin yapılması talebini yinelemiştir. Bu konu taraflar arasında devam eden bir sorun olarak sürekli gündeme gelmiştir.

Esad rejimi, 28 Şubat 2020 tarihinde Soçi mutabakatı çerçevesinde İdlib’te bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri karargahına hava saldırısı düzenleyerek 36 askeri şehit etmiştir. İdlib’teki saldırının ardından Türkiye, yeni bir göç dalgasına karşı uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanarak, sınır kapılarını açmış ülkede yaşayan göçmenlerin Avrupa’ya geçişine izin verdiğini deklare etmiştir. Bu açıklamanın ardından göçmenler Pazarkule Sınır kapısına doğru harekete geçmiş ancak burada Yunanistan’ın sınır kapısını kapatması ve sınır güvenlik güçlerinin sert müdahalesi ile karşılaşmışlardır.

Yunanistan Güvenlik Güçleri Tarafından Gerçekleştirilen Uygulamaların Değerlendirilmesi

Sınırda güvenlik engeli ile karşılaşan göçmenler burada beklemeye başladılar. Bazıları sınırı oluşturan Meriç Nehrini geçerek Avrupa, özellikle Almanya’ya ulaşmaya çalışmışlardır. Bu bölgede bekleyen hiçbir göçmenin hedefinde Yunanistan olduğuna dair beyan bulunmamaktadır.

Türkiye tarafından Açık Kapı politikasının başlaması ile birlikte Türkiye’de bulunan farklı ülkelerden çok sayıda göçmenin Edirne’ye geldiği görülmüştür. Bu kişilerin basına yansıyan ifadelerinden hedeflerinin Avrupa olduğu ancak kapıların kapalı olması nedeni ile geçme imkanı bulamadıklarını ifade etmişlerdir. Yunanistan üzerinden Avrupa’ya geçmek isteyen ancak Yunanistan sınır güvenlik kuvvetlerinin sert müdahalesi ile karşılaşan göçmenlerin basına ve bölgede hazırlanan raporlara yansıyanlar ifadelerine göre; “bebeklerin ellerinden biberonların çekilmesi, hamile kadınların dövülmesi, kadın ve çocukların darp edilmesi, Sahil Güvenlik ekiplerinin göçmen botlarının yanından hızla geçerek botları batırmaya çalışması, botların yanına uzun sopalarla gelerek göçmenlere vurulması, botların delinmek suretiyle batırılmak istenmesi, kara sınırında mültecilere jop ve biber gazı ile müdahale edilmesi, gerçek silah kullanarak bir mültecinin dünyanın gözleri önünde öldürülmesi, bir mültecinin ağır yaralı hale getirilmesi yapılan hukuksuzluklardan sadece birkaçıdır. Yunanistan’a botla varan mültecilere Yunan vatandaşlarının “sizi burada istemiyoruz, defolun gidin, Türkiye’ye dönün ya da sizi öldürürüz” tehditleri”7 göçmenlerin Türkiye’den daha iyi şartlar için çıktıkları yolda kendilerini daha iyi şartların beklemediğini göstermiştir. 1951 Sözleşmesine Yunanistan taraftır.

AB tarafından Türkiye’nin antlaşmayı tek taraflı olarak askıya alması nedeni ile ciddi bir itiraz gelmemiştir. Bu da Türkiye’nin 2013 tarihli antlaşmada belirtilen sorumluluklarını AB karşısında yerine getirdiği, AB’nin ise Türkiye’ye karşı sorumluluklarını tam olarak yerine getirmediği tezini güçlendirmektedir. Zira her platformda Türkiye’yi eleştiren AB yetkilileri bu konuda sorumluluklarını yerine getirip getirmedikleri konusunda net açıklama yapmaktan kaçınmışlardır. Türkiye’yi yaptırımla tehdit etmekle yetinmişlerdir. Bölgede yaptığımız gözlemler esnasında çok sayıda göçmen ile görüşerek oradaki durumları hakkında bilgi edinmeye çalıştık. Göçmenlerin, çadır benzeri sığınma amaçlı yerler oluşturulduğu, havanın soğuk olduğu, çok sayıda çocuğun ve kadının alanda bulunduğu, AFAD tarafından güvenlik hizmetinin yanında yemek verildiği ve çeşitli sivil toplum kuruluşu tarafından da göçmenlerin hayat şartlarının iyileştirilmesi için getirdikleri yardımları organize ederek alanda dağıttıkları görülmüştür. Açık Kapı uygulaması kapsamında sınırlar açılmakla birlikte daha önce yaşanan deniz kazalarının ve ölümlerin olmaması için Türkiye sadece sınır kapısını açtığını ancak deniz yolunu hala kapalı tuttuğunu ilan etmiştir. Yunanistan sınır görevlilerince sert müdahale ile karşılaşan ve Edirne’den geldiği yere dönmek isteyenler için toplu ulaşım araçlarının hazırlandığı ve dönüş yapanları götürdüğü tarafımızdan görülmüştür.

DEĞERLENDİRME VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Türkiye, Suriye iç savaşından en fazla etkilenen ve en fazla göçmeni ağırlayan ülke olmuştur. Zaman zaman uygulamada sıkıntılar yaşansa da nüfusunun 1/20’si kadar yabancıyı ülkesinde barındırdığı süre içerisinde ciddi adli vaka yaşanmamıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 1951 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri bağlamında değerlendirdiğimizde Pazarkule Sınır Kapısında bir müddet bekleyen ancak karşılaştıkları kötü muamele neticesinde ve akabinde Kovid-19 virüsü nedeni ile bölgeden ayrılan göçmenler, Avrupa devletlerinin oluşturdukları metinlerde yazılı olan ve insan olmaktan gelen hakların kendileri için geçerli olmadığını bizzat yaşayarak görmüşlerdir. Yazılı metinler ancak uygulamada karşılığını bulması durumunda bir anlam ifade edebilmektedir.

AB, yukarıda zikrettiğimiz üç temel metinde yazılı hususların uygulamada karşılayamayarak “mültecilerin haklarının hayata geçirilmesi” uygulamasında sınıfta kalmıştır. İnsan haklarının geliştiği ve dünyaya ihraç edildiği topraklar, göçmenlerin topraklarına yaklaşmasına dahi tahammül edememiştir. Bu da Batı düşüncesinin teori ile pratik arasındaki uçurumunu tekrar gözler önüne sermiştir. Öyle ki Batı toplumunun kahir ekseriyeti, resmi temsilciler ve sivil oluşumlar ve basını ile mültecileri ülkelerinde görmek istemediklerini açıklamışlardır. AB, İnsan haklarını hayata geçirmek ve uygulamasını dünyaya gösterme fırsatını Yunanistan sınırında kurdukları barikatlarla kaybetmiştir. Bu durum göç konusundaki temel bir yanılgıyı tekrar gözler önüne sermiştir. O da dış göçlerin ülkeleri tedirgin ettiğidir. Zira özellikle gelişmiş ülkeler olarak nitelenen ve kendi vatandaşının hayat konforunu tüm insanların ortak menfaatinin önünde tutan anlayış ile gerçek anlamda bir göçmen için “insan hakkı” uygulamasının imkansız olduğu görülmektedir. Yunanistan sınırında yaşananlar bizlere göçün o ülke içinde durdurulması gerekliliğini ortaya koymuştur. Ancak bunun için uluslararası toplumun inisiyatif alması gerekmektedir. Aksi takdirde olayları akışına bırakmak ya da bölgesel çıkarlar adına göz yummak uluslararası toplumun altından kalkamayacağı sorunlarla karşılaşmasına neden olmaktadır.

Bu anlamda Türkiye’nin baştan itibaren Suriye sınırı içerisinde güvenli bölge ve uçuşa kapalı alan tezi belki de bundan sonraki göç dalgalarını önleyecek ve göçü küresel bir sorun olmaktan yerel bir sorun olma noktasında tutabilecektir. Tabi ki bu tek başına insan haklarının korunması için yeterli olmayacaktır. Yazılı metinlerin ülke menfaatlerine kurban edilmeden uygulamanın insanî bir temelde ele alınarak çözüm üretilmesi gerekmektedir. Küresel ısınma ile yakın zamanda meydana geleceği öngörülmekte olan iklim mültecilerinin de8 daha fazla sayı ile bu ülkelerin sınır kapılarına dayanacaklarını tahmin etmek güç değil. Devletler yazdıkları metinleri ya hayata geçirmek ya da bu metinleri değiştirmek zorundalar. Aksi takdirde kendilerinin uymadıkları ve uygulamadıkları kurallar dünyayı yeni sorunlarla karşı karşıya bırakacak.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir