9 Temmuz 2024, Salı

Türkiye Dünkü Türkiye Değil. Ya Siz? – Prof. Dr. Kudret BÜLBÜL

Bambu ağacını bilir misiniz? Yıllar boyunca hiç büyümeyip, kök salıp sonra kısa bir sürede hızla büyüyen…

Bazı insanların, ülkelerin, milletlerin kaderi de böyledir; uzun yıllar, on yıllar, bazen yüzyıllar gerekir yeninden açılıp serpilebilmeleri için. Ama bir kez açılmaya başlayınca uzun yüzyılların köksalmışlığı, demlenmişliği, dinginliği ve enginliği ile hızla yol alır.

Türkiye herhalde bu tür ülkelerin başında gelir. Bugün çok hızla yol alıyorsa, şairin ifadesiyle, “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer”e sahipse, bunda o uzun yüzyılların birikimi vardır. İki yüz yılı aşkın bir demleniş sürecinde; şiir, sanat, edebiyat, maneviyat ve ilim dünyasından çok sayıda ismin yanı sıra, siyaset dünyasından Sultan Abdulhamid’i, şehit Başbakan Menderes’i, yine şehit edildiğini düşündüğüm Rahmetli Özal’ı, Erbakan’ı mutlaka anmak gerekir.

Türkiye 2000’li yıllar sonrasında iç ve dış siyasette, öncesinde hayal bile edilemeyen, bazılarının hayalinin bile yasak olduğu çok köklü değişimler ve dönüşümler geçirmiştir. Türkiye’nin gerçekleştirdiği bu değişim “sessiz devim” olarak da anılmaktadır[1]. Bu değişimler kolay gerçekleştirilmemiş, karşılaşılan direnç güçlü millet desteği ve güçlü bir irade ile ancak aşılabilmiştir. Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaşan böyle bir güçlü irade ortaya konmamış olsaydı, bu değişimlerin gerçekleştirilebilmesi kuşkusuz oldukça zordu.

Dış siyasette etkin olmasının temelini oluşturan iç siyasetteki belki de en önemli gelişme vesayetin aşılmasıdır. Askeri, bürokratik, yargısal, ekonomik, medyatik vesayetlerle Türkiye uzun on yıllar iç siyaset açısından kolaylıkla yönetilemez, dış siyaset açısından ise kolaylıkla müdahale edilebilir bir ülke görünümüne bürünmüştür.

Vesayetin aşılması ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiyle birlikte Türkiye, yakın tarihinde hiç olmadığı kadar kendisi için yönetilebilir bir ülke haline gelmiştir. Dün ABD başkanları, başkan adayları Türkiye’yi doğrudan hedef alacak bir açıklama yapmazlardı. Çünkü Türkiye onlar için doğrudan hedef alınacak değil, herhangi bir istihbarat şefi üzerinden yönetilebilecek bir ülke idi. 12 Eylül darbesinde, “bizim çocuklar başardı” diye bilgi vermişti dönemin ABD Başkanı Carter’a, dönemin ABD Türkiye İstihbarat Şefi Başkanı Paul Henze. Türkiye artık ABD’nin çocukları üzerinden yönetilebilecek bir ülke değil. Bazı batılı liderlerinin ve ABD Başkan adaylarının hırçınlığı bundandır.

Vesayetin aşılması ile ayaklarındaki prangalardan kurtulan Türkiye, küresel barışa daha fazla katkı verebilir hale gelmiştir. Türkiye, yurtta ve cihandaki gelişmeleri sadece izleyen, bekle gör politikasıyla etkisiz aktör olarak sadece açıklama yapan bir ülke değil, artık Atatürk’ün veciz sözünü, “Yurtta sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin ruhuna uygun şekilde, yurtta ve cihanda aktif tutum alarak sulhu sağlamaya çalışan bir ülkedir. Suriye, Libya, Ege, Akdeniz politikası bunun somut örnekleridir.

Türkiye askeri teknoloji açısından da dün hayal edilemeyecek mesafeler kat etmektedir. Dün ABD ve İsrail’in verdiği İHA’lar ve İstihbaratla, ancak onların izni kadar PKK’yı izleyebilen bir Türkiye, bugün sahip olduğu İHA’lar ve SİHA’lar ile sadece terör örgütü üzerinde değil, bölgesinde, bu silahları paylaştığı müttefik devletlerle, sonuç değiştirici bir ülke haline gelmiştir.

2000’li yıllar sonrasında Batılı ekonomiler yeterince gelişememiş, küreselleşme süreçlerinden yeterince kazançlı çıkamamıştır. Bu süreçten Çin, Brezilya, Türkiye gibi ülkeler daha fazla kazançlı çıkmış, ekonomik olarak çok daha fazla büyümüşlerdir. Önceden küreselleşmenin şampiyonluğunu yapan Batılı ülkelerin küreselleşme karşıtı hale gelmesinde bu sonucun büyük etkisi vardır.

Türkiye yakın dönemde gerçekleştirdiği maddi kalkınmanın yanı sıra, insani yardım açısından da dünyanın önde gelen ülkelerinden biri haline gelmiştir. Dünyanın en zengin ülkesi olmamasına rağmen, bütçesine göre, dünyada en fazla insani yardım yapan ülkeler sıralamasında sıklıkla ilk sırada yer almaktadır.

AB ülkeleri, sahip olduğu maddi teknolojiyi ve nimeti, mültecilerin gelmemesi için güvenlik duvarlarını artırmaya harcarken Türkiye tercihini, imkanlarını çaresiz insanların ihtiyaçlarını karşılamak yönünde kullanmıştır. Bu politikası ile Türkiye milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Mültecilerin Türkiye’de kalması, gittikçe neo-nazist ve neo-faşist politikalara teslim olan AB ülkelerini, bu politikaların tamamen esir almasını engellemiş, AB demokrasinin kurtarılmasında önemli rol oynamıştır.

Bütün bunlarla birlikte belki de en önemlisi, Türkiye, artık insanının özgüven sahibi olduğu bir ülkedir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarında adaleti, hakikati, insaniyeti haykırması sadece İslam dünyasına değil, tüm dünya mazlumlarına güç vermektedir. Emperyalizmin ayak oyunları ile pek çok ülkenin düştüğü günümüz dünyasında, Allah korusun, Türkiye de düşmüş olsaydı, dünya mazlumlarının cesareti belki de daha fazla kırılacaktı. Emperyalist ülkelerde Türkiye karşıtlığının artmasında, Türkiye’nin dünya mazlumları için sesini yükseltmesinin etkisi de büyüktür.

Türkiye’nin kat ettiği mesafeye, AB’nin Dışişleri Bakanı olarak da nitelenebilecek, Avrupa Birliği Güvenlik ve Dış Politikalar Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Fontelles de işaret etmiş bulunmaktadır:

 “İmparatorluklar geri gelmeye başladı. En azından üçü. Diyebiliriz ki bunlar Rusya, Çin ve Türkiye; geçmişin büyük imparatorlukları. Bunlar yakın komşularına ve küresel [olarak] yeni bir yaklaşımla geri geliyorlar ki bu da bizim için yeni bir durum demek. Ve Türkiye bizim koşullarımızı değiştiren bu etkenlerden birisi.”

Fontelles’in sözlerinin amacı çok tartışılsa da tespiti aslında malumun ilamı. Türkiye’nin yakın dönemde lig değiştirdiğini az çok herkes gözlemlemektedir.

Kuşkusuz Türkiye’nin 2000’li yıllarda bugüne yapmış olduğu atılımların, uygulamaların elbette daha fazlası vardır. Ancak yeterince mesafe kat edilemeyen alanlar da var. Eğitim, kültür, sanat, müzik alanlarında maalesef istenilen mesafe alınabilmiş değildir. Yapılan tespitler ya da sonuçlar ağırlıklı olarak siyasetin doğurduğu ya da etkili olduğu sonuçlardır. Bu durumda sorulması gereken soru şudur: Bir ülkenin daha çok siyaset üzerinden aldığı mesafeye, o ülkenin sanayisi, üniversiteleri, sivil toplum örgütleri, akademisyenleri, kendi halindeki insanları eşlik etmezse, alınan bu mesafe kalıcı olabilir mi?

28 Şubat sürecinin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri, sadece kendi meşrebimizde, kabuğumuzda kalarak Türkiye’yi yönetemeyeceğimizdi. AK Partili yıllar ise sadece Türkiye için politika üreterek Türkiye’yi yönetemeyeceğimizi bize öğretiyor. Türkiye’nin “dünya beşten büyüktür” gibi bir iddiası varsa, bu ancak başka ülkeler için de politikalar üreterek ve küresel adalet koalisyonları kurarak mümkün olabilir.

Benzer şekilde, Menderes ve Özal dönemleri, sadece siyaset üzerinden alınan mesafelerin kalıcı olamayacağını bize öğretmiş durumda.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, belki de küresel düzeyde Türkiye’nin en fazla bilinen ismi, dünya çapında bir lider.

Peki, dünya çapında bilinen sanayici, işadamı, akademisyen, STK, diplomat, eğitimci, sanat, kültür, edebiyat insanlarımız kimler?

Türkiye’nin 2000’li yıllar sonrasında kat ettiği mesafenin, siyasetle değişen değil, kalıcı olmasını istiyorsak, bu alanlarda da iddiasının olması gerekir. İnsanımızın hangi alanda olursa olsun, ne yaparsa yapsın, dününden farklı olması, olabildiğince küresel ölçekte kalite ve vizyonla işini yapıyor olması gerekir. Zaten “iki günü eşit olan ziyandadır” hadisi de bunu gerektirmez mi?

Türkiye dünkü Türkiye değil. Artık ‘Yeni Türkiye’den bahsediyorsak, akademide, eğitimde, sivil toplumda, özel sektörde, dil, kültür, sanat, medeniyet, edebiyatta da insanımızın ‘Yeni Türkiye’ vizyonunda olması gerekir. Bu alanlarda insanımızın üretkenliği, haleti ruhiyesi, azmi, cesareti, duruşu eski Türkiye’de kalırsa Türkiye’nin yürüyüşü sürdürülemez.

Yeni Türkiye’nin kalıcılığı, siyasal iktidarın küresel düzeydeki yürüyüşüne ancak her alanda küresel bir vizyonla ayak uyduran insan profilinin eşlik etmesi ile mümkündür

Siz bu yürüyüşün neresindesiniz?

Karşısında mı?

Sadece izleyicisi ya da müzmin mızmızlanıcısı mı?

En ücra bir köşede, hiç kimsenin görmediği bir işi yapıyor olsa bile, iki günü birbirine eşit olmayarak, düne göre sürekli kendini revize ederek bu yürüyüşün taşıyıcısı mı?

Evet! Türkiye dünkü Türkiye değil, ya siz?

[1] 2002 sonrasında, demokrasi ve özgürlükler alanında atılan adımlar için Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından bastırılan, benim de Komisyon Başkanı olarak katkıda bulunduğum “Sessiz Devrim” kitabına bakılabilir. Ankara, 2014

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir