21 Temmuz 2024, Pazar

Türkiye- AB İlişkileri Üzerine Yeniden Düşünmek –  Dr. Mehmet CANGİR

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri, çoğu zaman iki durağan yapının ilişkisinden söz ediliyormuş gibi yorumlanır. Türkiye’nin AB yolculuğunun bir devlet projesi olarak isimlendirilmesi bu yoruma destek çıkar. Bu yolculuğun, iki yüz yılı aşan modernleşme sürecinin nihai bir halkası gibi sunulması da, varılmak istenen menzilin sabit durduğu algısına yol açar. Sonuçta bu yolculuğun önemli aşamalarında farklı partilerden birçok devlet adamının imzasının olması da “elbet bir gün buluşacağız” romantizmini besler. Öyle ya, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittikten sonra, “bu AB de değişmiş zaten, hem biz de aynı biz değiliz”, demek, diyebilmek biraz da oyunbozanlık olmaz mı? Hadi oyunbozanlığı göze aldık diyelim, yine de AB sevdasından vazgeçmek doğru olur mu? Nihayetinde AB, iki dünya savaşı sonrasında inşa edilmiş uluslararası sistemin en demokratik, en müreffeh yapısı değil mi hâlâ? O halde bir yanda, tarihî Batı yolculuğunu Avrupa istasyonunda sonlandırmak isteyen bir ülke, diğer yanda da ortasına inmiş demir perdeyi en barışçıl biçimde kaldırıp atmış, “tarihin sonu” rüyasının en güzel istasyonu varken, bu yolcu ara duraklarda niye kondüktörün hışmına uğramakta, hatta bazen kaçak yolcu muamelesi görmektedir? Bu sorularla maksadım, altmış yılı bulan Türkiye-AB ilişkileri üzerine yeniden düşünmeyi sağlamak.

Öncelikle Avrupa üzerinden düşünmeye başlarsak AB, eski AB değildir. Birincisi, milyonlarca cana mal olan iki dünya savaşını yaşamış neslin bir “barış projesi” olarak inşa ettiği AB’nin bu vasfı, hiç savaş görmemiş yeni Avrupalı nesillerin hafızasından silinmiş, projenin ana varlık nedeni cazibesini yitirmiştir.[1]

İkincisi, Soğuk Savaş koşullarında Sovyet tehdidi karşısında, ABD öncülüğünde tesis edilen yeni liberal konsensüsün siyasi-ekonomik blok olarak en önemli partneri olan AB’nin bu niteliği de Soğuk Savaşın bitmesiyle birlikte büyük ölçüde berhava olmuştur.

Üçüncüsü, dünyanın güç merkezi, Atlantik’ten Pasifik’e, Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor, Amerika ve Avrupa’nın dünya ekonomisindeki payı düşerken, Çin’in sadece ekonomik değil, askeri, siyasi her alanda payı hızla yükseliyor. Bloomber Economics’in tahminlerine göre, 2035’e kadar Çin, ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi ve muhtemelen en güçlü siyasi aktörü haline gelecek. 2000’de küresel ekonominin %25’ini gerçekleştiren Asya’nın payı, 2050’de %50’nin biraz üzerine çıkarak, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın toplamını geçecek.[2]

Dördüncüsü AB, iki dünya savaşının da müsebbibi olarak görülen Almanya’nın bir ölçüde zapturapt altına alınması demekti. Askeri gücü çok sınırlanan ve ikiye bölünen Almanya’nın ekonomik olarak dahi kendi adıyla, şapkasıyla varlık göstermesi korku uyandırabilirdi. Bu nedenle AB’nin gelişmesi, Fransa dengesini gözeterek de olsa, esasında Almanya’nın yeniden inşası demekti. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, Almanya için fiziki bir engelden çok, önündeki psikolojik bariyerlerin ortadan kalkması anlamına geliyordu. Kısacası iki Almanya’nın birleşmesi, Almanya’nın rehabilitasyonu projesi olarak da AB’nin kıymetiharbiyesinin azalması demekti. Ayrıca 2008 ekonomik krizine kadar Avrupa bütünleşmesi, Almanya’nın ulusal çıkarlarıyla mutlak biçimde uyumluydu. Ama küresel ekonomik krizin AB’ye ve özellikle Yunanistan’a yansımasından sonra, Almanya, faturasını kendisinin ödediği daha ileri düzeyde bütünleşme senaryolarına daha temkinli ve tereddütlü bakmaya başladı. Avrupa bütünleşmesine bağlılığından kuşku duyulamayacak olan “müesses nizamın” temsilcisi Merkel’in, 2021’de görevi bırakmasından sonra, Alman siyaseti muhtemelen, yükselen popülizmin de etkisiyle Almanya’nın çıkarlarını, AB çıkarlarından ayrıştırarak ilerletmenin daha fazla derdine düşecektir. Bunun da şimdiden en somut göstergesi, aşırı sağcı, yabancı düşmanı Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi’nin Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 30 yıl sonra, Almanların üçüncü en büyük partisi haline gelmesidir.

Beşincisi, işler iyi giderken kazancı kendi hanelerine yazan üye ülke siyasetçileri, 2000’lerden sonra görülen güvenlik, ekonomi ve mülteci krizlerinde AB’yi suçlamaya başladılar. Artık AB, iyilik meleği olmaktan çıkmış, bir günah keçisine dönüşmeye başlamıştı yani.

Altıncısı, 2008 ekonomik krizi ve özellikle de 2015 mülteci krizi, AB’nin içe kapanmasına, aşırı sağın, ırkçılığın, popülizmin, İslam ve yabancı düşmanlığının artmasına neden olunca, AB’nin nispeten özgürlükçü, kapsayıcı, çok kültürlü yapısı tamiri zorlaşan hasarlar almaya başladı. Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan liberal uluslararası düzende, AB’ye düşen rol, askeri olmaktan çok, ekonomik, politik ve kültüreldi. AB’nin evrensel hak ve değerlere bağlılık bakımından, dünyanın geri kalan kısmı için gıpta edilesi bir model olması öngörülüyordu. Son yıllarda yaşanan krizler, AB’nin bu model olma vasfını sarsmıştır. Bu bir değerler krizidir. AB, şu ana kadarki sosyo-ekonomik krizlerinden hep güçlenerek çıkmasını bildi. Ancak bu sefer, ekonomik kriz ve mülteci krizine “değerler krizi”nin de eşlik etmesi, AB’yi varoluşsal bir krizle karşı karşıya bıraktı. Bunu aşamaması, AB’nin kendi sonunu getirmesi demektir.

Yedincisi, AB’nin varoluşsal krizini ete kemiğe büründüren en somut gelişme, Birleşik Krallık’ın AB üyeliğinden ayrılması kararıdır (Brexit). AB tarihinde bir ilk olan bu olay, AB’nin bundan sonra bir çekim merkezi olup olmayacağını tartışmalı hale getirmiştir. Artık her kriz, farklı ülkelerin de bu seçeneğin peşinden gitmesi ihtimalini arttırmıştır. Bu nedenle AB, diğer üye ülkelerin de bu hayalin peşinden gitmesini engellemek için, Brexit’in Birleşik Krallık’a pahalıya mal olmasını öngören bir müzakere süreci yürütmüştür. Tabii bu müzakerelerde, sırtı yere gelen kim olursa olsun, özellikle de AB’nin, “mağluptur bu yolda galip” psikolojisinden kurtulması kolay olmayacaktır. Nitekim Avrupa bütünleşmesi genelde “bisiklet teorisi” ile açıklanır. Bisikletten düşmemek için nasıl ki devamlı pedal çevirmek şartsa, Avrupa entegrasyonunu da devamlı ileri bir seviyeye taşımak gerekir, aksi takdirde durma ve dağılma mukadder hale gelebilir.

Sonuncusu ama belki de en önemlisi, sadece demografik açıdan bile bakacak olsak, önümüzdeki dönemde Avrupa’nın mevcut refah düzeyini sürdürmesinin neredeyse imkânsız olduğudur. Avrupa hızla yaşlanmaktadır. Türkiye nüfusunun ortanca yaşı 2018 yılında 32 iken, aynı tarihte AB ülkeleri ortalaması 43 oldu. Mülteci krizinden sonra, bu demografik açığı göçmenlerle karşılamak da artık pek muhtemel gözükmüyor.

Avrupa’nın mevcut durumu ve gidişatını analiz etme çabasıyla söylenen bu cümleleri, AB’nin bugünden yarına yıkılacağı, dağılacağı şeklinde yorumlamak da yanlış olur. AB, blok olarak hâlâ Amerika ve Çin’le birlikte dünyanın en büyük ekonomilerinden birini teşkil etmektedir. Ancak burada söylenmek istenen, Avrupa’nın önemli ölçüde güç kaybettiği, model olma vasfının yıprandığı ve hızla II. Dünya Savaşı öncesindeki aşırı milliyetçi atmosfere doğru sürüklenmekte olduğu gerçeğidir. AB, orta vadede mevcut yapısını sürdürmekte zorlansa bile, daha uzun bir süre farklı sayıda ülkeyi içeren, farklı entegrasyon modelleriyle yaşamaya devam edecektir.

Ülkemiz için önemli olan bu gerçeğin farkında olarak gelecek projeksiyonu yapmaktır. Nitekim bu yazının sonunda da belirtileceği gibi, AB’nin 2021 yılında farklı bir ilişki modeli önerebileceği de kuvvetle muhtemeldir. Bu noktada, 18. yüzyıldan itibaren gerek Osmanlı Devleti’nin gerek Türkiye’nin, uluslararası ilişkiler alanında bir denge politikası uyguladığını unutmamak gerekmektedir. Fahir Armaoğlu, Osmanlı’nın 18. yüzyılın sonlarından 1878’e kadar Rusya’ya karşı, İngiltere’ye dayandığını, bu tarihten milli mücadeleye kadar, İngiltere ve Rusya’ya karşı Almanya faktörünü kullandığını, milli mücadele ve Lozan’dan sonra da, 1920’den 1936’ya kadar İngiltere’ye karşı Türk-Sovyet dayanışması olduğunu, 1939’dan itibaren Sovyetler’le başlayan gerginlik üzerine tekrar İngiltere’ye yaklaşıldığını, 1946’dan sonra ise Türk dış politikasının temel dayanağının, Batı ile askeri bütünleşmeyi temsil eden ve aynı zamanda Batı Avrupa’nın da içinde bulunduğu NATO, yani Birleşik Amerika olduğunu vurgulamaktadır.[3]

Kısacası Türkiye’nin güvenlik bakımından Batı’ya yaslanmasının tarihi eskidir, tarihinin eski olması bunun ilelebet süreceği anlamına gelmemektedir. Son yıllarda Türkiye’nin bölgesinde kendi stratejik önceliklerine göre hareket sahasını ve kapasitesini genişlettiği de bir gerçektir. Ancak mevcut çok kutuplu dünyada, Rusya’yla ilişkilerimizin son üç asrını da dikkate aldığımızda, tarihî denge politikamızı sürdürmenin önemi aşikârdır. Bu denge içerisinde, AB üyeliği ihtimalimiz sürsün veya sürmesin, Avrupa’yla ilişkilerin önemini her zaman koruyacağını da hatırda tutmak gerekmektedir.

İlişkinin Türkiye cenahına bakacak olursak, AK Parti iktidarının AB sürecine hız verdiği ilk dönemlerinde, hem iç hem de dış siyasî koşullar süratle hareket etmeye uygundu. İçeride ekonomik ve siyasi sıkışmışlığın aşılmasında ve bürokratik vesayetin sona erdirilmesinde liberal uluslararası sistemle uyumlu hareket, vazgeçilemez bir değer ifade ediyordu. Bunu sağlamanın en garantili yolu da 1999’da zaten kazanılmış olan aday ülke statüsünü, katılım müzakerelerine başlamakla taçlandırmaktan geçiyordu. Nitekim hızla hayata geçirilen reform paketleri aracılığıyla 2005 Ekim’inde AB’yle müzakerelere başlandı. Ancak Türkiye’nin en hızlı davrandığı dönemde bile, Almanya’dan tam üyelik yerine, imtiyazlı ortaklık teklifinin gelmesi ve Güney Kıbrıs sorunu kaynaklı olarak AB Konseyi tarafından sekiz faslın siyasi olarak bloke edilmesi, hız kesen ve heves kaçıran hamleler oldu. Daha sonra 2009’da, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de (GKRY) altı faslı tek taraflı olarak bloke ettiğini açıklayınca, toplam 35 faslın 14’ünün açılması siyasi olarak engellenmiş oldu.

Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye’yi AB’de görmek istememe konusunda, Fransa’da iktidara gelen Sarkozy’yi kendinden daha iştahlı görünce, sahnede başrolü ona bıraktı. Sarkozy gittikten sonra pek hükmü kalmasa da o dönemde Fransa’nın da tek taraflı olarak beş faslın açılışını veto edeceğini açıkladığını, hatırlatmadan geçmiş olmayalım. Sonuçta, fasılların açılması ve kapanması gibi kararlar, AB Konseyinde oybirliğiyle alındığından, bir üyenin bile olumsuz görüş beyan etmesinin fasılların açılması veya kapanmasını engelleyebileceği dikkate alındığında, yetersiz olduğu kesin olmakla birlikte, şu ana kadar açılan 16 faslı ve açılamayanları bu bilgi eşliğinde değerlendirmek gerekir.

Türkiye’deki iç koşulların ve genişleme yorgunluğunu bir kenara bırakırsak AB iç siyasetinin vaziyeti, müzakerelere başladıktan sonraki on yıl içinde, yani 2015’e kadar, Türkiye’nin AB üyesi olmasına, bugüne nispetle daha çok müsaitti. AB, Türkiye’ye tarihlendirilmiş somut bir üyelik perspektifi sunabilseydi, Türkiye, on yıl içinde tüm fasılların açılış/kapanış kriterlerini yerine getirip, mülteci krizinin Avrupa’yı en çok sarstığı 2015 yılını, AB üyesi olarak karşılayabilirdi. Bu da şüphesiz hem Türkiye, hem AB hem de tüm Ortadoğu için çok farklı, olumlu sonuçlar doğurabilirdi.

Tarihte geriye dönük kehanetler pek makbul ve ilmî bulunmaz, ancak 2015’i özellikle vurgulamamın nedeni, bu tarihten sonra Avrupa içi koşulların, uluslararası sistemin durumunun da Türkiye’nin AB üyeliğini daha da zorlaştırdığını vurgulamak içindir. 2008 küresel ekonomik krizi, Soğuk Savaş sonrası kabaca yirmi yıl süren, ABD’nin, tek kutuplu dünyanın süper gücü olma vasfını nihayete erdirirken, AB’yi de kendi içinde bu krizden az veya çok etkilenmeye göre, kuzey ve güney olarak ikiye bölmüş oldu. 2015 mülteci krizi de Avrupa’yı doğu ve batı şeklinde ikiye böldü. Artık her kriz, krizden etkilenme ve krize bulunacak çareler konusundaki ayrışmaya göre AB’yi kendi içinde parçalara ayrılıyor, ortak politika geliştirmeyi zorlaştırıyordu.[4] Hemen belirtelim ki ülkemizle ilgili konularda da AB yekpare değildir. Hemen her konuda karşımızda olan ülkeler olduğu gibi, yanımızda duran ülkeler de vardır.

Bu dönemde ayrıca, Rusya’nın tarih sahnesine tekrar dönmesi, Soğuk Savaş’ın esas kazananının sanki Batı değil de Çin olması, küreselleşmenin kaybedenlerinin yükselen çığlığı, ABD’de ilk kez Avrupa entegrasyonuna şüpheyle bakan, Brexit’i alkışlayan Trump’ın başkan seçilmesi, İngiltere’nin Brexit referandumu ve Avrupa’daki seçimlerde sistem karşıtı, AB’ye mesafeli, yabancı düşmanı popülist partilerin yükselişi, son beş yıl içerisinde liberal uluslararası düzenin sonu mu geldi sorusunun yoğun bir şekilde sorulması ve tartışılmasına neden oldu. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan bu düzenin öncüsü, artık sorumluluk üstlenmekten kaçınıp “önce Amerika” demeye başlayınca, bu sistemin en önemli ayaklarından olan AB de içe kapanarak kendi başının çaresine bakma telaşına düştü.

Bu dünya konjonktürüne ek olarak, Türkiye’nin iç koşulları da AB üyeliği için artık zorlayıcı değildi. 15 Temmuz hain darbe girişimiyle, Türk demokrasisine büyük bir darbe vurulmak istendiğinde, AB ve ABD’den gelen mesajlar Türkiye için tam bir hayal kırıklığı oldu. Özellikle 2016’dan sonraki süreçte, FETÖ, PKK ve YPG terör örgütlerine karşı Avrupa ve ABD’nin Türkiye’ye gerekli desteği vermemesi Türkiye’nin hayal kırıklığını büyüttü. Benzer şekilde, Suriyeli mültecilere karşı AB’nin tutumu da geleceğini AB içinde gören bir ülkeye takınılması beklenen bir tutum değildi. Türkiye’nin fedakârlığıyla kıyaslanmayacak ölçüde az mali yardımları oldu AB’nin. Günde yedi bin kişinin Avrupa’ya geçtiği 2015 Ekim’ini düşündüğümüzde, bu rakamlar bu şekilde devam etseydi, muhtemelen ırkçı, yabancı düşmanı, Avrupa şüphecisi partiler iktidara geleceğinden birçok üye ülke demokrasisi ciddi biçimde sarsılacaktı. Bu da AB’nin geleceği için hiç de olumlu bir gelişme olmazdı. Üstelik 18 Mart 2016 Türkiye-AB Mutabakatında karara bağlanan sadece Türkiye’deki Suriyeliler için sağlanacak mali yardımlar da değildi. Gümrük Birliğinin güncellenmesi, Türk vatandaşlarına vize serbestisi sağlanması, yeni fasıllar açılarak katılım müzakerelerine hız verilmesi de Türkiye-AB Zirvesi sonuçları arasında yer alan hususlardı. Ancak bir faslın açılması dışında bunların hiçbiri gerçekleşmedi.

Türkiye Cumhuriyetini kuran, Kurtuluş Savaşını vermiş nesil, baştan beri Batı’ya yönelmeyi, modernleşmeci fikirlerin yanı sıra, Batı’dan gelecek tehlikelere karşı bir kalkan olarak da gördü. Ancak Soğuk Savaş döneminde Batı ittifakı içinde yer alan, NATO’sundan, Avrupa Konseyi’ne kadar tüm Batılı kurumların üyesi alan Türkiye, güvenlik kaygılarını beka sorunu olarak adlandırdığı bir dönemde, ABD ve Avrupa’dan beklediği desteği göremedi.

Bu şartlar altında, Türkiye’nin AB üyeliği hem daha zor hale geldi, hem de sürecin uzaması, her iki tarafın birbirinin nazını çekmesini zorlaştırdı. Bu süreçte halkın AB sürecine yaklaşımının değişen niteliğini vurgulamamak da önemli bir eksiklik olur. AK Parti, AB sürecine yaklaşımın doğasını değiştirdi. Tanzimat’tan beri yürüyen klasik Batılılaşma süreci, devlet elitleri eliyle toplumu modernleştirmeye çalışan otoriter bir niteliğe sahipken, yani “halka rağmen halk için” bir süreçken, AK Parti döneminde AB süreci, “halkla birlikte halk için” bir süreç oldu. Özellikle müzakerelere başlanıldığı dönemde, kamuoyunun AB sürecine verdiği destek bunun en açık ispatıdır. Ancak AB sürecinin çok uzaması ve bu süreçte AB’nin gösterdiği çifte standart, halkta doğal bir yılgınlığa ve “ne yaparsak yapalım bizi almayacaklar” kanaatinin yerleşmesine neden oldu. Bu yılgınlığı aşmak için yetkililer, çoğu zaman “sonuç değil, süreç önemli” yaklaşımını benimseyerek, nihayetinde AB üyesi olamasak bile, önemli olanın, bu süreçteki demokratik, sosyo-ekonomik kazanımlarımız olduğunu ısrarla vurguladılar. Bu vurgunun önemini koruyup koruyamayacağı, Türkiye’nin yeniden reform yapma iradesine karşı, AB’nin göstereceği tutuma bağlı. 2021 yılında AB, yaptırım dilinden vazgeçip, GKRY ve Yunanistan’ın Türkiye’yle ikili sorunlarını AB düzeyine taşımasına müsaade etmeyip, yukarıda sözü edilen 18 Mart Mutabakatındaki taahhütlerini yerine getirmeye başlarsa, AB süreci tekrar hayatiyet kazanır, somut kazanımları gören halkın da AB’ye yaklaşımı tekrar pozitife dönebilir.

AB Konseyi’nin 10–11 Aralık 2020 Zirvesi, bu konularda fazla ümit vermese de, kapıyı tamamen kapatmış da olmadı. Fransa ve Yunanistan gibi bazı üye ülkelerin istediği şekilde Türkiye’ye karşı sert yaptırım kararı alınmamış olması ve Türkiye’yle ilişkilerin 25-26 Mart’ta yapılması planlanan AB Konseyinde ele alınacağının belirtilmesi, başta Almanya olmak üzere çoğu AB ülkesinin, Türkiye’yle orta bir noktada buluşma isteğini ortaya koymuş oldu. AB Zirvesi bildirisinde, Türkiye’ye yönelik yaklaşımın ABD ile koordine edileceğinin açıkça yazılması, not edilmesi gereken ilginç bir durumdur. AB’nin, kendisiyle aday ülke ilişkisi içinde olan bir ülkeye yönelik nasıl tavır takınacağını, bir başka ülkeyle birlikte koordine edeceğini belirtmesi, Biden’ın Amerika’nın yeni başkanı olarak seçilmesinden duyduğu sevinçle ve birlikte Türkiye’ye karşı ortak bir tavır geliştirebileceklerine olan inançla ancak açıklanabilir. Tabii bir de AB’nin, Türkiye’yi artık sadece bir dış politika konusu olarak gördüğünü gösterir. Daha da kötüsü, Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’teki tek taraflı taleplerinin, AB’nin dış politikası haline geldiğini ihsas eder. Ancak Avrupa ve ABD, Türkiye’ye yönelik menfi bir tavırda birleşmelerinin, Türkiye’yi kendilerinden daha fazla uzaklaştırabileceği ihtimalini ve bunun kendi bölgesel çıkarları için olumsuz sonuçlar doğurabileceğini de mutlaka dikkate alacaklardır.

Trump sonrasında Biden’ın Avrupa’ya yönelik ilk hamlesi, selefi döneminde bozulan ilişkileri tamir etmek olacaktır. Biden yeniden uluslararası kurumların, kuralların işlevselliğine vurgu yapacak, transatlantik işbirliğin önemini vurgulayacaktır. Ancak bu hamle Avrupa-ABD ilişkisinin eski usul devam edeceği anlamına gelmemektedir. Avrupa’nın,  ABD’nin yükünü bir ölçüde omuzlaması bundan sonra gelen her başkanın muhtemel talebi olacaktır. Biden da Avrupalı müttefiklerinden, savunma bütçelerini arttırmalarını, Rusya ve Çin’e karşı daha dengeleyici bir politika izlemelerini isteyecektir. Kısacası Avrupa’dan, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan liberal uluslararası düzene, askeri ve siyasi açıdan daha fazla katkı sağlaması beklenecektir.

AB, Türkiye ile olan ilişkisini uzun süredir, katılım müzakereleri yürüten aday bir ülkeyle ilişkiden çok, ikili işbirliği çerçevesinde değerlendirilebilecek bir komşuluk ilişkisine indirgemiş gözüküyor. Sözü edilen Zirve bildirisinde üyelik müzakerelerine hiç atıf yapılmaması da bunu göstermektedir. Türkiye, aday ülke statüsüyle mütenasip bir karşılık görmese de, AB’yle ikili ilişkilerini hiç olmazsa pozitif bir gündem çerçevesinde ilerletmeyi amaçlıyor. AB ise 10-11 Aralık Zirvesinde, 2021 yılında Türkiye’yle ilişkilerini, özellikle ekonomi, ticaret ve göç alanlarıyla sınırlayacağı izlenimini veriyor. Ayrıca Zirve bildirisinde, Konsey’in, Yüksek Temsilci ve Komisyon’dan, Mart ayına kadar Türkiye’yle siyasi, ekonomik ve ticari alanlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair bir rapor istemesi, AB’nin 2021 yılı Mart Zirvesi’nde Türkiye’ye yeni bir ilişki modeli önerebileceği ihtimalini de akla getiriyor.

Şu anda, Türkiye-AB ilişkisinin donmuş bir seyri var. Katılım müzakereleri ilerlemiyor, ancak müzakereleri resmen bitirmek her iki tarafın da işine gelmiyor. AB, zaten ilerlemeyen katılım sürecini muhafaza ederek, Türkiye’ye karşı yeri gelince kullanabileceği bir kozu elinde tutmaya devam etmek istiyor. Türkiye de dış ticaretinin önemli bir kısmını AB ülkeleriyle yaptığından ve çok yönlü dış politikasının temel eksenlerinden birini, uzun yıllardır AB teşkil ettiğinden, süreci sonlandırarak dünyaya yanlış bir mesaj vermek istemiyor. Ancak “donmuş ilişki”nin bile, bir iletişim türü olduğunu bilerek, bunun dahi devam etmesinin belli şartlar gerektirdiğini unutmamak lazım. Bu nedenle 2021 yılında, vize muafiyetinin sağlanması ve fasıl açılması çok zor olsa da, her iki tarafın da çıkarına olan Türkiye’yle AB arasındaki Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda mesafe kaydedilmesi ve Türkiye’nin sözü edilen hukuk alanındaki yeni reform paketini hayata geçirmeye başlaması, donmuş ilişkinin buzunu çözmese de ilişkiye bir nebze olsun sıcak nefes üflemiş olacaktır. Buzun tamamen çözülüp çözülmeyeceği ise, büyük ölçüde AB’nin stratejik vizyonuna bağlıdır. AB önümüzdeki dönemde Türkiye’yle ilişkisini, uluslararası sistemin karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Batı’dan Doğu’ya küresel güç kayması ve Türkiye’nin bölgesinde yükselen güç olması faktörlerini dikkate alarak mı belirleyecek, yoksa “eski hamam, eski tas” yoluna devam mı edecek? Bu sorulara vereceği cevap, AB’nin sadece ülkemizle ilişkisini değil, kendi geleceğini de belirleyecek.

 

 

 

[1] Timothy Garton Ash, “The Crisis of Europe, Foreign Affairs, September/October 2012.

[2] Tom Orlik, Biorn Van Roye, “An Economist’s Guide to the World in 2050, Bloomberg Businessweek, 12 Kasım 2020.

[3] Fahir Armaoğlu, Türk Dış Politikası Tarihi, Kronik Kitap, 2018, s. 262-265.

[4] Ivan Krastev, After Europe, University of Pennsylvania Press, 2017, s. 44.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir