21 Temmuz 2024, Pazar

Türkiye Yüzyılında Bilim – Prof. Dr. Vatan KARAKAYA

Türkiye yüzyılı mefkuresi bir milletin topyekûn yenilenme ve geleceğini inşa etme düşüncesinin bütünü olarak açıklanabilecek bir kavramdır. Bu kavramı oluşturan parçalar “Türkiye Yüzyılı Vizyon Belgesi”nde tanımlanmaya çalışılmıştır. Bilim kavramı da bu vizyon belgesinin bir alt başlığı olarak verilmiştir. Çoklu hedeflerden oluşan vizyon belgesinin hiyerarşik tasnifi, vizyon belgesinin anlaşılması ve uygulanmasını kolaylaştıracaktır. Bu amaç doğrultusunda bilgi ve onun üretmiş olduğu bilim başlığının yeri ve öneminin belirlenmesiyle başlamak uygun olacaktır.

 

Tarihte Düşünce Havzaları

Tarih boyunca en azından yazılı tarih aralığında insanlığın değişiminin fiziki yaradılış üzerinden değil muhatap olduğu bilgi ile meydana geldiği aşikardır. Bu gerçekten hareketle; insanlığın tarihsel bağlamda hangi bilgi çeşidiyle hangi toplumsal refleksler gösterdiğinin izini sürmek bize gelecek için bir yol haritası çıkaracaktır. Yazılı tarihten takip ettiğimiz kadarıyla bu bilgi havzalarından ilki çok tanrılı inanışa sahip ve yaratılmış varlığın ilkelerinin belirlenmesini önceleyen Öklid, Platon ve Aristoteles gibi filozofların öne çıktığı Antik Yunan bilgi havzasıdır. Bu havzanın ürettiği bilgide, yaratıcı, hareket veren bir ilk sebeptir ve sonrası insanın üstesinden gelmesi gereken bir dünya tasavvuruyla seküler (dünyevi) görünümlü bir bilgi stoğunun oluşmasına sebep olmuştur. Bu bilgiden doğan bilimler genel olarak dış dünyada var olan varlıklar arası değişmez ilkelerin elde edilmesi için çaba harcamış ancak varlığın yaradılışının tartışma konusu edilmediği bir bilim geleneğinin doğmasına neden olmuştur.

Varlıklar arası ilişki için akıl yürütme aracı olarak mantığın kullanıldığı bu dönemde birçok buluş ve teori daha sonraki yüzyıllarda özellikle Orta Çağ’da dinsel bir görünüme bürünmüş ve dogmalara dönüşmüştür. İkinci düşünce havzası; Kâdir-i Muhtâr olan bir yaratıcıya inanan, varlık ilişkileriyle birlikte varlığın yaradılış hikmetini de konu edinen İslam Düşünce havzasıdır. Bu inanç ve ona bağlı oluşan bilgi, varlığın hakikatini sorgulayan ilim dallarının doğmasını sağlamıştır. İslam düşünce geleneği Meşşaî Felsefe, Kelam ve Tasavvuf şeklinde alanlara ayrılarak hem geçmiş dönemin varlık ilişkilerine dair bilginin edinilmesini hem de yaratan ile yaratılmış ilişkisini inceleyen bütüncül bir ilim alanı oluşturmuştur. Üçüncü olarak da bugün de cari olan Batı modern bilgi havzasıdır. Bu havzayı doğuran sebepler; Kıta Avrupa’sının Orta Çağı da içine alan bir dönemi boyunca Hz. İsa (as)’nın getirmiş olduğu dinden ayrı olarak gelişen Helenistik öğreti ve dogmalarla oluşturulmuş Batı Hristiyanlığına karşı açmış olduğu mücadeleden doğmuştur.

Batı Hristiyanlığı, Roma İmparatorluğu’nun gücünün etkisi ve zaman içerisinde Kilise otoriteleri tarafından Helenistik dönemin düşünürlerinin fikirleriyle sentezlenmiştir; ancak vahiy özelliği olmayan ve topluma dayatılmış, adı din ama özü kültür olan bir oluşumdur. Orta Çağ Erken Dönemi’nde kurulan bu yapı 16. yüzyıldaki Batı düşünürleri tarafından Allah’ın yaratmış olduğu kâinat kitabıyla karşılaştırılmaya başlanmış ve kâinat kitabının doğrularının Batı Hristiyanlığında cevabının olmadığı görülmüştür. Aristoteles’in ay altı ve ay üstü tasavvuru ve ay üstü alemin kusursuz oluşu fikri Batı Hristiyanlığında bir dogma haline getirildiğinde Galileo’nun güneş lekeleri gözlemi dogma dininin baskısına maruz kalmış ve Aristoteles ile Galileo’yu Batı Hristiyanlığı üzerinden karşı karşıya getirmiştir. Benzer olay; Batı Hristiyanlığı da Batlamyus’un dünya merkezli alem tasavvurunu dini bir öğreti olarak dogmalaştırıldığında Kopernik’in güneş merkezli teorisiyle dine karşı bir çıkış olarak değerlendirilmiş ve Batlamyus ile Kopernik’i karşı karşıya getirmiştir. Bu sebepten dolayı, ilahi vahiyden uzak insan eliyle oluşturulmuş Batı Hristiyanlığına karşı kâinat okuması yapan bilim insanları din görünümlü ama din olmayan kendi geçmişleriyle hesaplaşmaya başlamış ve Niceliksel Doğa Felsefesi ya da Mekanik Felsefe olarak adlandıracağımız bir alanda bilgi üretmeye başlamıştır. Bu bilgi, evrenin bir saat gibi çalıştığı kabulünden hareketle saatin mekanizmalarını çözmek ile ilgili mekanik bir bilgi üretimidir.

Bu dönemin çalışmalarında dini görünümlü Batı Hristiyanlığına karşı mücadele verilirken mekanik felsefeyle Tanrı’ya yaklaşılmaya çalışılmış ama zaman içerisinde niceliksel felsefe seküler bir bilgi teorisine dönüşmüştür. Ancak Niceliksel Doğa Felsefesinin ürettiği bilgi, varlık ilişkilerini rasyonel akıl sadakatiyle irdeleyerek insanlığa faydalı yenilikleri yapmayı başarmış ve teknoloji denilen gelişmeyle asırlara damgasını vurmuştur. 16. ve 21. yüzyıl aralığında geçerliliğini sürdüren bu rasyonel bilim yaklaşımı teknolojik üretimlerle bütün dünya üzerinde muazzam bir güç elde ederek siyasal, ekonomik ve kültürel dejenerasyonların oluşmasında temel rol oynamıştır. Daha özet söylemek gerekirse; Niceliksel Felsefenin ürettiği bilgi, saymak ve ölçmek ile dünyayı anlamaya çalışan, yaradılış özü olmayan ancak insan ihtiyaçlarını karşılayan bir mekanizma üretmiştir. Bu sistemde insanın asli değeri olan iyi insan olmak yani ahlaki bilgi ve kuralları tanımlanmamıştır. Dolayısıyla, insanın hakikati bu bilgi dünyasında kaybolmuş ve insan makinalaşmıştır. Bu nedenle, ilgili dönem bilgisi tamamen yaratılmış varlıkların deneysel sonuçlarla ilişkilerini ifade eden Kopernik’in güneş merkezli sistemi, Newton’un kütle çekimi ve yerçekimi keşfi, Einstein’in izafiyet teorisi gibi birçok varlık ilişkisinin bulunmasına ve buna bağlı olarak da yeni bilim dallarının oluşmasına ve bu bilim dallarının uygulamalarından da teknolojilerin üretilmesini sağlamıştır.

 

Bütün Bilimlerin Muhatabı İnsandır

Yukarıda tarihi bağlamlarıyla kısaca ifade ettiğimiz bilgi üretim havzaları ve buna bağlı olarak gelişen bilim, Türkiye yüzyılında nasıl olması gerektiği noktasında bize bir yol haritası sunmaktadır. Tarihi gelişim süreçlerinde üç medeniyet havzasında üretilen bilgi ve ürettiği insan fillerine bağlı olarak oluşan kültür ve medeniyetler içerisinde bilimlerin yapısı açık olarak görülmektedir. Gelecek yüzyılı ve de gelecek bin yılı inşa ederken, kendi geleneğimiz olan geçmiş bin yıldan ne almamız gerektiği sorusu da hayati önem taşımaktadır. Özellikle Kıta Avrupası’ndan neşet eden ilerlemeci bilim anlayışı, din görünümlü geleneklerine karşı amansız bir şekilde savaş vermiş ve hala vermektedir. Batıdaki din karşıtlığı akımı Batı Hristiyanlığıyla hiçbir benzerliği olmayan İslam dini içinde geçerli olduğu fikri zaman içerisinde Müslüman coğrafyalara da ihraç edilmiştir. Batıda meydana gelen değişimlerin iyisini kötüsünden ayırarak; varlık ilişkilerini bilimsel yöntemlerle anlamak ve ondan insanlığa fayda üretmek olarak tarif edilen bilim, Türkiye Yüzyılının temel amaçları arasında olmalıdır. Ancak bin yıllık Anadolu irfanıyla yoğrulmuş bu coğrafyada varlık ilişkileriyle elde edilen bilgi Batıdaki gibi din ve geleneğin düşmanı olarak değil hizmetçisi olarak ele alınmalıdır.

Batının yedi yüz yıl boyunca ürettiği ve ihraç ettiği bilgi seküler (dünyevi) olduğundan bu bilginin rehabilite edilerek insan faydasına kullanımı zorunlu olarak devam ettirilmelidir. Ancak teknoloji üretmek ve gelişmek için üretilen bilginin dış dünyadan elde edilen bir bilgi olduğunu göz önüne alarak insanın kalbinde vuku bulan iç inşasını da vahiy eksenli ahlak kurallarıyla yeniden tahkim etmek gerekmektedir. İnsanın bedeniyle bir cisim, ruhuyla da bir metafizik varlık olduğu tekrar gündem edilerek metalaştırılmış ve makinalaştırılmış insanın, tekrar eşref-i mahluk mertebesine çıkarılması için gayret gösterilmelidir.  Bununla birlikte; insanın beden ve ruhu arasında açılan mesafeyi kapatmak adına bu ayrık yapıyı birleştirmek için insanı tekrar merkeze alıp bütün bilimlerin muhatabının insan olduğunu kabul edecek yeni bir bakış ortaya konulmalıdır. Bilim ve din, bilim ve ahlak kavramlarının birbirini tamamlayacağı yeni tanımlamaların yapılması bir ödev olarak ele alınmalıdır. İnsanın yaşadığı dünyada ihtiyaçlarını daha kolay ve faydalı hale getirmesi için akıl yürütmeyle elde ettiği ve değişime açık bilgi kümesinin “fayda üreten” bilgi olarak adlandırılıp insanın inşa edildiği, yaratanıyla bağ kurduran ve insanı iyi kılan bilgi kümesinin de “değer üreten” bilgi olarak tanımlandığı bir anlayışın yolları aranmalıdır.

Değer üreten bilginin zaman aşkın ve değişime açık olmadığı; doğruluk, adalet, merhamet gibi dini ve ahlaki kavramların akıp giden zaman içerisinde değişerek tarih olmadığı; ancak “fayda üreten” rasyonel akıl ürünü değişimlerin her an değişebileceğinin sentezlendiği bir bilim anlayışı Türkiye yüzyılının zeminini oluşturması zarurettir. Aksi halde teknoloji üretmek için Batı kaynaklı rasyonel bilgiye yoğunlaşmak, Anadolu irfanından uzaklaşmayı, gönül dünyası kurak, rasyonel aklı çalışan ve kendinden başkasını düşünmeyen bireylerden oluşan bir toplum oluşmasına sebep olacaktır ki; bu tarz bir düşünceye sahip toplulukların yüzyıllık hayalleri yeşertmesi mümkün olmayacaktır.

 

Değer ve Fayda Üreten Bilgi

İnsanı bir bütün olarak yeniden tanımlayacak ve insanın iç alemiyle dışsal olan dünyevi ihtiyaçlarını birlikte karşılayacağı yeni anlayışın kurulması için “değer üreten” bilgi, kadim geleneğimiz olan Kelam, Tasavvuf ve Meşşaî Felsefe gelenekten; “fayda üreten” bilgide başta Batı olmak üzere gelişim gösteren her ülkeden alınmalıdır. İki sentez ile üretilen bilgi yeni ilim dallarının doğmasına imkân sağlayacaktır. Ayrıca kurulacak yeni ilim dalları yüzyıllardır Batı rasyonalizminin üstünü örttüğü ve bilgi olmaktan çıkardığı ancak kendi düşünce iklimimizde ve kadim geleneğimizde bir dayanak noktası olan metafizik düşüncenin tekrar hayat bulmasını sağlayacaktır. Modern Batı toplumunda birbirine düşman sayılan bilim ve din ayrışımı kaldırılarak, Allah’ın yaratmasının tekliği düşüncesiyle bilimin bulgularının da Allah’ın hikmetlerinden bir hikmet olduğu yaklaşımı insanlığa yeni bir perspektif olarak sunulmalıdır. Batı Hristiyanlığına karşı bir tez olarak Alman filozof Kant tarafından ortaya atılan metafizik bilginin imkansızlığı tezinin, İslam dini ve düşüncesi için geçerli olmadığı gösterilerek yeni bir dünya görüşünün önü açılmaya çalışılmalıdır.

Türkiye yüzyılının bilim geleneğini oluşturmak için yeni bilgi yaklaşımında Türkiye üniversitelerinin bu sentezi gerçekleştirmek için görev alması ve siyasetin de bu girişimi desteklemesi uygun bir yaklaşım olacaktır. Üniversitelerde yüksek bilgi olarak tartışılması gereken sentez edilecek iki alan, bugünün tanımlamasıyla üniversitelerin Fen ve Mühendislik bilimleriyle Sosyal ve Beşerî bilimlerin ortak çalışmalarıyla ortaya çıkarılabilecek bir çalışmadır. Üniversitelerde üretilecek yeni bilgi üniversitelerde bilim dalları olarak ikame edilmelidir. Daha sonra da bu bilginin bir müfredat çerçevesinde İlköğretimden başlamak üzere Batıda yapıldığı gibi eğitim kurumlarında uygulanmasıyla yeni bilginin ürettiği yeni insan ile Türkiye yüzyılı sağlam bir zemine oturmuş olacaktır.

 

Sonuç

Metafizik bir varlık olan insan, içi ve dışıyla, bedeni ve ruhuyla bir bütündür. Allah, insanı ahsen-i takvim olarak yaratmış ve ona yaşadığı dünyayı, kendisini ve yaratanını bilme yetilerini vermiştir. Bununla birlikte; farklı idrak düzeyleriyle teçhiz edilmiş olarak yaratılmış olan insanın Batıda olduğu gibi sadece duyu aleminin “fayda üreten” bilgisiyle kurmuş olduğu dünya gerçek manada insanı temsil etmemektedir. Değer üreten bilgiyle donatılmış bir kalp, hikmetle çalışan bir akıl, değil sadece Türkiye yüzyılına, dünyaya yeni bir soluk verecek bir değişime öncülük yapabilir. Hakikat sorgulaması bakımından Batı bilim geleneğinin genel olmak yerine indirgenmiş olma sebebinin aklın hikmetten yoksun olmasından kaynaklı bir durum olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hikmet, insan aklı için verilmiş bir ilahi ölçüdür ancak insanın iç dünyasında yaradılıştan sahip olduğu diğer kuvvelerin de hesaba katılması durumunda ancak insan bir bütün olarak tarif edilebilir. İnsanın iç kuvveleri şehvet, gazap şeklinde verilebilir. İnsanın bütün kuvvelerinin yaradılış ayarlarına çekilmesi faziletli insan tanımına karşılık gelmektedir. Faziletli insan tanımı ise İmam-ı Gazali’nin Me’âricü’l-Kuds  kitabında şöyle tanımlanmaktadır:

  • Aklın hikmetle donatılması;
  • Şehvetin iffet ile sınırlanması;
  • Gazabın şecaat ile kontrol edilip;
  • Bunların adaletle uygulanmasının devamını sağlamak.

Türkiye yüzyılının insan hedefi bu şekilde belirlenirse bunu inşa edecek bilimlerde kendiliğinden oluşacaktır. Bu amaçlar doğrultusunda oluşacak ilim kolları ve bilimler daha adil bir dünyanın kurulmasına yardımcı olacak insan topluluklarını da yetiştirmiş olacaktır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir