25 Temmuz 2024, Perşembe

Türkiye’nin Sert Güç ve Yumuşak Güç Kullanım Stratejisi: Döngü ve Denge – Mustafa ŞEN

Giriş

Uluslararası İlişkiler disiplininde, devletlerin kullandıkları gücü ‘yumuşak güç’ ve ‘sert güç’ diye iki temel kategoriye ayırma yaklaşımı hemen hemen bir genel kabuldür. Bu arada, Uluslararası İlişkiler disiplini altındaki kuramsal ve kavramsal çerçeveye alışık bir zihin ister istemez real politik-ideal politik tezadı ile sert güç-yumuşak güç tezadı ilişkisini ve paralelliğini de kurmaktadır. Devletler bu güç kategorilerini birer dış politika aracı olarak kullanmaktadırlar. Bu kullanım bazen iki araç arasında denge kurarak, bazen de biri diğerine göre daha önde ve belirgin tutularak yapılmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye son yıllarda sert güç enstrümanını daha önde tutmuştur. Dışarıya dönük olan sert güç kullanımını, aynı zamanda içeride yaşadığı çeşitli kalkışmalardan darbe girişimlerine kadar pek çok menfi olayı bertaraf etme becerisini gösterirken başarmıştır. Jeopolitik sert güç kullanımını besleyecek ve destekleyecek bir şekilde; dil ve söylem olarak da meydan okuyucu, rest çekici, doğrudan, tavırlı, yer yer diplomasisiz bir tarz tercih etmiştir. Ancak, kanaatimizce, önümüzdeki yıllarda sert güç aktif tutulmaya devam edilecek fakat, yumuşak güç çeşitli enstrümanlarıyla birlikte, özellikle diplomasi aracı daha belirgin olmak üzere, daha fazla öncelenecek ve daha işlevsel olacaktır.

Tüm bu gelişmeler neticesinde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu tarafın geliştireceği stratejiler gereği oluşmakta olan yeni dünya, mevcut jeopolitik teorilerin güncellenmesini de gerektirecek nitelikte olacaktır. Bu çerçevede, dünya haritasının alacağı yeni şekil hakimiyet teorilerinin gerçekleşme durumunu da test etmiş olacak ve yeni şeyler söylenmesini mecbur kılacaktır.

Yumuşak Güç ve Sert Gücün Döngüsel Olma Zorunluluğu

Stratejik olarak, gerek sert gücün ve gerekse yumuşak gücün doğrusal ve ilerlemeci bir şekilde sürekli önde olması hem ülkelerin güç kapasitesi ile imkan ve kabiliyeti bakımından hem de stratejik olarak mümkün olamaz. İkisi arasında döngüsel bir ilişki olmak zorundadır. Döngüsel ilişki, araçların yenilenmesi ve kuvvetlendirilmesi temeline dayalı bir stratejik üstünlük imkanı yaratır. Her hal ve şartta bu imkanın zamanlamasının çok iyi hesaplanması ve etkin/verimli bir şekilde kullanılması gerekir. Aksi halde, durum en geç orta vadede sürdürülemez bir hal almaya başlar. Yani, öne çıkarılan enstrüman doğası gereği zaman içinde yorulur, güç kaybeder ve hatta bazı sorunlara yol açar. Geride bırakılan enstrüman ise kendisini en az denge seviyesine yükselttirmek üzere stratejinin öznesine, yani oyun kurucu ve karar alıcılara dayatır. Birinci araçtaki istiap haddini aşan kullanımla gelen zafiyet ve ikinci araçtaki dayatma görmezden gelinirse, döngüsel stratejik üstünlük avantajı elden gitmeye başlar. İşte, o kritik noktada oyun kurucu araç değişimine gitmelidir.

Her jeopolitik enstrüman kendi kullanım serüveninde belli avantajlar sağlar. Mesela; sert güç kullanımı Türkiye’ye karasal vatanının üçte ikisi büyüklüğünde bir mavi vatan kazandırmıştır. Bunun ötesinde, bir de uzay vatan çalışmaları başlatılmıştır. Libya’da BM tarafından tanınan meşru hükümetle birlikte Libya’nın iç savaştan ve dış müdahalelerden kurtarılması için yürütülen başarılı harekatlardan Suriye’de kurulmaya çalışılan terör devleti girişimine son verilmesine, Adalar Denizi’nde Yunanistan’ın oldubittilerine son vermekten Kafkasya’da Azerbaycan’ın Karabağ’da Ermenistan işgali altındaki topraklarının azat edilmesine, içerideki terörü bitirme noktasına getirmekten dışarıda başta Kandil olmak üzere Türkiye’ye tehdit oluşturan ne tür terör yapılanması var ise hepsini bertaraf etmeye varıncaya kadar nice operasyon bu aktif sert güç kullanımı stratejisi ile başarılmıştır. Keza, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de doğal gaz arama ve bulma çalışmaları ve ortaya koyulan başarı da yine aynı stratejinin bir parçasıdır.

Stratejinin Tek Yumurta İkizleri: Saha ve Masa

‘Yaşanılan süreç yumuşak güç süreci olsaydı, bunlar başarılamaz mıydı’ diye sorulabilir. Buna, ‘bir kısmı olabilirdi ama bütün olarak bu başarının ortaya koyulması imkansıza yakındı’ diyebiliriz. Öyle ki; başta Doğu Akdeniz, Suriye, Libya ve Karabağ olmak üzere bir kısım operasyonlar, ‘sahada değilseniz, masada da olamazsınız’ kabilinden işler cümlesindendir. Çok açıktır ki, diplomasi masalarının ayakları, içinde bulundukları salonun cilalı zeminine değil, savaş ve çatışma alanlarının kanlı zeminine basmaktadır. Bu bakımdan, sahada olmak (yani sert güç), masada olmanın (yani yumuşak güç) da garantisidir. Bunun devamında, sahadaki başarı masadaki başarının da ön şartı olmaktadır. Bu sebeple, sert güç kullanmadan daha etkin bir yumuşak güç kullanımı, Türkiye’nin tecrübe ettiği süreçlerde büyük ihtimalle başarılı iş sonuçlarına dönüşmezdi. Buradan şu yargıya da varabiliriz: Doğru kullanılan güç, güçtür. Sert güç kullanmak gerekirken ‘barış’ hatırına yumuşak güç, yumuşak güç kullanmak gerekirken ‘ülke menfaatine’ deyip sert güç kullanmak stratejik olarak külliyen yanlış sonuçlar getirebilir. Elbette, bu ikisi arasındaki çizgi çok ince bir çizgidir ama siyasetçilerin ve diplomatların istidatları tam da burada ortaya çıkmakta, diğerlerinden farklılaşmakta ve seçkinliğini ortaya koymaktadır.

Savaşın Ufuk Çizgisinin Yerini Yeniden Belirleme

Sert güç stratejisinin bir parçası olarak savunma sanayiinin yerli ve milli araç gereç, silah ve mühimmatla desteklenmesi gerekiyordu. Bu alanda yapılan çalışmaların yekunu bize 2003-2020 arasında ülkenin savunma sanayiinin kendi ihtiyaçlarını kendi karşılama oranının %20’lerden %70’lere çıktığını göstermektedir. Buna, herkesin bildiği İHA-SİHA efsanesinden elektromanyetik top teknolojisine kadar pek çok şey dahildir. Mezkur çalışmaların bir anlamı da şudur: Türkiye bu çalışmaları yaparken aslında kendisini silah üreticisi ve savaş kışkırtıcısı hatta yalan bahanelerle doğrudan ülke işgal eden ülkelerin pazarı olmaktan %70 oranından kurtarmış ve dahası onların diğer pazarlarına da nüfuz etmiştir. Meselenin bu ikinci boyutu en az birinci boyutu kadar önemlidir.

Tüm bunlar, biraz da sert güç kullanımı sürecinin zorlamasıyla olmuştur. Misal, ABD ve İsrail İHA’larında menşe ülkeler sorun çıkarmaya başlayınca, Türkiye kendi İHA’larını ve ardından SİHA’larını üretmiştir. Şimdi ise, sesten hızlı uçabilen ve savaş uçaklarının taşıdığı silahları taşıyıp kullanabilen SİHA’lar üretme aşamasına gelmiştir; ki, bu hava araçları konvansiyonel savaş uçaklarını geride bırakacak gibi görünmektedir. Şu da bir gerçektir ki, Türkiye’nin bu hava araçları savaş tarihinde ufuk çizgisinin yeni yerini belirleme başarısının adıdır. Bir diğer sonucu hayra çıkan şer iş olarak şunu da kaydedelim ki, NATO üyesi Hollanda ve Almanya bir başka NATO üyesi ülke olan Türkiye’ye NATO mevzuatı gereği patriot füzeleri konuşlandırmıştı. Ama adı geçen ülkelerin kısa bir zaman sonra patirot hava savunma sistemini geri çekmeleri Türkiye’yi yeni arayışlara itmiş ve Rusya’dan S400 hava savunma sistemi satın almaya götürmüştü. Bu süreç, S500’leri ortak üretme ve sonrasında S600’leri yani alacağı gerçek adıyla T600 veya çok daha tesirli bir başka savunma sistemini Türkiye’nin tek başına üreteceği neticesine varacak ve Türk savunma sanayiinin imkan ve kabiliyetleri çok daha yüksek bir seviyeye çıkacaktır. Tüm bunlar sert güç kullanım sürecinde Türkiye’nin kazanımları olmuştur.

Eli Sert Güç Tetiğinden Çekmeden Yumuşak Güç Kullanımı

Yukarıda da söylediğimiz gibi, sürekli sert güç paradigması ile gidilemez. Döngünün yumuşak güç tarafının cari hale getirilmesi gerekir. Yalnız, NATO ve Batı ile girilebilecek yeni yumuşak güç ilişkileri gelişirken 15 Temmuz’da Türkiye’yi vuran F16’ların milli muharip uçak envanterimizde olduğu gibi, aynı zamanda NATO envanterine de kayıtlı olduklarını ve İncirlik’teki NATO üssünden havalanan uçaklardan yakıt ikmali yaptıklarını, Batılı başkentlerin taraflara(!) itidal tavsiye ettiklerini, son Amerikan seçimlerinde başkan seçilen J. Biden’ın –o zaman başkan yardımcısı idi- televizyonlarda gördüklerini darbe girişimi değil bilgisayar oyunu zannettiklerini, halihazırda bunca bilgi ve belgeye rağmen başta terörist elebaşı olmak üzere hiç bir FETÖ’cü teröristi teslim etmediklerini vb. akıldan çıkarmamak gerekir; ki, bir gün yine en kavisinden sert güç lazım olabilir.

Söylemek çok zor olsa da, vaktiyle Türkiye’ye biçilen rol, güç merkezi Atlantik’in iki yakasında toplanmış olan modern dünyada, Batı menfaatlerine ve özellikle NATO’ya bekçilik yapmak idi. Modern dünyanın ‘kenar kuşak aktörü’ değil, kenar mahalle bekçiliği gibi bir şey. Şimdi ise, merkeze oynayan bir Türkiye var. Türkiye, yaklaşık olarak son 20 yılda kendisine layık görülen bu rolü reddetmiş, küresel oyunların içine aktif bir oyuncu olarak girmiş, yer yer olumsuz süreçler yaşamış olsa da, fırsatları değerlendirmiş, tehditleri ya bertaraf etmiş ya da fırsata çevirmiş ve kullanmış, zayıf yanlarını güçlendirmiş, güçlü yanlarını daha da öne çıkarmış ve bölgesel güç olma mührünü masaya basmıştır. Sırada, küresel güç olma mücadelesi vardır ve menzil yakındır.

Türkiye’nin bölgesel güç merkezi olma vasfını pekiştirmek ve onu küresel güç merkezlerinden biri seviyesine çıkarmak hiç de kolay olacağa benzememektedir. Bu zorlu süreç, tüm alt bileşenleriyle birlikte yumuşak güç enstrümanının etkin ve verimli bir şekilde devreye sokularak parmağın tetiğine basılı tutulduğu sert güçle entegre bir halde çalıştırılmasıyla kolaylaştırılabilir. Bunun için jeopolitik tehditlerin tarihsel sürekliliği olanlarıyla, modern/postmodern zamanlarda gelişenlerini ayrıştırmak ve ikili stratejik yönetim tarzı ortaya koymak gerekir.

Sonuç

Sonuç olarak; yoğun ve sonuç alıcı bir sert güç kullanımı sürecinden geçen Türkiye bilinen siyasi diplomasinin yanı sıra arka kapı diplomasisi, kültür diplomasisi, ticari diplomasi, medya diplomasisi, küresel lider diplomasisi gibi araçları da devreye sokarak bütüncül bir yumuşak güç kullanımıyla daha etkin ve daha verimli bir dış politika aşamasına geçebilir. İlişkilerin olumlu düzeyde seyrettiği ülkelerle ilişkiler daha da geliştirilirken, sorunlu ülkelerle yeni beyaz sayfaların açılması mümkün olabilir. Buna, hizaya gelmeleri şartıyla Ermenistan ve İsrail de dahildir. Lakin, daha fazla yumuşak güce dayalı bir dış politika stratejisi uygulanırken yumuşak gücün sert güçle döngüsel ve dengeli bir ilişki içinde olması halinde netice vereceği, yukarıda da söylendiği üzere, sahada olmayanın masada da olamayacağı akıldan çıkarılmamalıdır.

Diğer taraftan, eski jeopolitik teorilerin tamamının yeniden ele alınmasını gerektirecek bir stratejik eşikteyiz. Bu bağlamda, dünyanın kalpgâhının yeniden tanımlanması gerekir. Buna eş olarak, geleceğin dünyasının ne kadar kara, hava ve deniz hakimiyet kavramları üzerinden gidebileceği de tartışılmaya başlanmalıdır. Misal, miladî 2100 yılında dünyanın kara, hava ve denizinin mi yoksa dış uzay ve siber uzayının mı asıl belirleyici olacağının şimdiden masaya yatırılması gerekmektedir. Öyle ki; mevcut devletlerin siyasi sınırları, toprakları, denizleri, yüzölçümleri vb. belki de hiç bir stratejik önem ifade etmeyecektir. Bu durumda, sert güç ve yumuşak güç nedir sorusu da yeniden sorulacaktır. Cevaplara şimdiden hazır olmalıyız!

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir