9 Temmuz 2024, Salı

Küresel Hâkimiyette Denizlerin Rolü ve Önemi – Arş. Gör. Dr. Mehmet Ali YÜKSEL

Küresel Hâkimiyette Denizlerin Rolü ve Önemi

Tarih boyunca hemen hemen her devletin etkisini ve gücünü diğer devletlerin halkları ve ülkeleri üzerine yaymak için girişimlerde bulunduğu görülmektedir. Basitçe hâkimiyet kurmak olarak adlandırabileceğimiz bu durum, sistemdeki bir aktörün diğer aktöre karşı güç kazanmasıyla ortaya çıkmıştır. Birkaç devletin yer aldığı bu tür bir ilişki bölgesel bir güç olma ile tarif edilirken, Bu ilişkinin dünya geneline yayılmış olması küresel hâkimiyet ya da küresel hegemonya olarak tanımlanmaktadır. Devletler dış politika stratejilerini uygularken birtakım güç araçlarını kullanmaktadır. Günümüzde kültür ve diplomasi gibi ‘yumuşak güç’ araçları da kullanılsa da uzun yıllar boyunca, ekonomik ya da askeri güç bu uygulamaların ana nüvesi olmuştur. Tarihsel açıdan bakıldığında güç zamana, mekâna ve aktöre göre değişen bir form almıştır. Her dönem denizler, devletlerarası güç algısıyla bir şekilde alakalı olmuştur. Deniz ve denizlere giden suyolları eski uygarlıklardan beri önemli bir yere sahip olmuştur. Tarihin ilk dönemlerinde dolaylı bir etki ile ortaya çıkan bu ilişki, özellikle 15. Yüzyıldan itibaren direkt olarak denizler ve denizlerdeki etkinliğin devletlerin güç anlayışı ve algılamalarında önemli bir yere sahip olduğu yeni bir forma evrilmiştir. Sümer, Akad, Babil Uygarlıkları ile Antik Mısır ve Antik Yunan medeniyetlerinin her biri denizlere uzanan bir coğrafi sınıra sahip olmuştur. Her biri kendi döneminin süper gücü sayılabilecek bu uygarlıklar gibi daha sonraki yıllarda ortaya çıkan güçlü devletler ve bu devletlerin diğer devletler üstünde kurduğu hâkimiyet de bir şekilde denizlerle alakalı olmuştur. Antik çağlardaki uygarlıklar için denizler bir tür besin kaynağı işlevi görürken, yıllar içinde bu işlevi genişlemiş ve önce ticari faaliyet alanı, ardından jeostratejik ve jeopolitik olarak önemini arttırmaya devam etmiştir. 15.yüzyıl ve sonrasında küresel çapta hâkimiyet tesis ettiği görülen veya diğer imparatorluklar ya da devletler karşısında daha güçlü konuma gelen İspanya, Portekiz, Hollanda ve Büyük Britanya’nın yükselişi de denizler sayesinde olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından günümüze kadar küresel sistemin başat aktörü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bu gücü şüphesiz ki önemli ölçüde denizler ve suyolları üzerindeki kontrol gücüne de dayanmaktadır. Günümüzde ABD’nin Küresel hakimiyetine meydan okuyabilecek konuma gelen Çin’in, ABD ile mücadelesinde de denizlerin önemli bir rol oynadığı görülmektedir.

Coğrafi Keşifler ve Avrupa’nın Yükselişinde Denizler

15. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u Fethi ile Doğu Roma’nın (Bizans’ın) yıkılması Avrupa’nın ticaret yolları üzerinde hâkimiyetini sonlandırmış ve Uluslararası alanda Osmanlı İmparatorluğu başat güç olarak konumlanmıştır. Geleneksel olarak kullanılan İpek Yolu ve Baharat yolunun Müslümanların kontrolünde olması Avrupa’yı yeni arayışlara itmiştir. Karayolu açısından tıkanmış olan Kıta Avrupa’sının bu arayışından en önemli faktör deniz yolları olmuştur. O döneme kadar dünyanın tamamının bilinmemesi, açık denizlerde yön bulmanın ve uzun süreli seyahatlerin zorluğu nedeniyle çok fazla ön planda olmayan deniz ticaretini geliştirme ön plana çıkmıştır. Özellikle Çin ve Hindistan’a uzanacak bir güzergâhın belirlenmesi, bu güzergâh üstünde liman ve benzeri uygun ikmal yerlerinin tespit edilmesi amacıyla birçok girişim başlatılmıştır. Bu girişimler içerisinde Portekiz, İspanya ve ardından Hollanda’nın girişimleri ön plana çıkmıştır.

Portekizli Bartelmi Dias, 1488 yılında Afrika’nın güney ucuna ulaşarak Ümit Burnu olarak adlandırılan yeri bulmuştur. Bulunan bu yerin adına Ümit Burnu denmesinden de anlaşılabileceği gibi denizler sayesinde ulaşılan bu yeni güzergâhın Avrupa için ne kadar büyük bir “ümit” olduğunu anlamak da mümkündür. Dias’ın Ümit Burnu’na kadar olan denizyolunu tespiti sonrasında, Yine bir Portekizli olan Vasko do Gama, 1498 yılında Ümit Burnu’ndan Hindistan’a giderek, kullandığı deniz yolunu haritalandırmıştır. Bu iki keşifle birlikte geleneksel olarak kullanılan İpek ve Baharat yollarına alternatif bir yol oluşturulmuştur. İspanyol asıllı da Kristof Kolomb, Hindistan’a giden bir yol bulmak için denizlerde yolculuk ederken Amerika Kıtası’nı keşfetmiştir. Keşfettiği yerin Hindistan değil de yeni bir kıta olduğunu anlayamadan ölen Kristof Kolomb’tan kısa bir süre sonra İtalyan gemici Ameriko Vespuçi, Amerika’nın Hindistan değil yeni bir kıta olduğunu dünyaya ilân etmiştir.

Bu keşif sürecinin önde gelen iki aktörü olan Portekiz ve İspanya için, devletlerarasındaki güç dengesinin kısa sürede kendileri lehine değiştiği bir dış politika zemini ortaya çıkmıştır. 1550’li yıllarda gücünün zirvesine ulaşan Portekiz İmparatorluğu; Güney Amerika’nın doğu topraklarını, Afrika’nın batı kıyıları ile Madagaskar Adası dâhil Ümit Burnu’nun doğusundaki Afrika topraklarını, Basra Körfezi girişindeki Hürmüz boğazını ve Doğu Hint Adaları’nı kontrolü altına almıştır. İspanya ise Vespuci le başlayan bir yayılmacılık sürecine girmiştir. İlk olarak Batı’da bugünkü Venezüella ile başlayan bu süreç Meksika ve Güney Amerika’nın batı kıyıları ile devam ederken, Asya’da da Filipinler’le başlayan bir yayılmacılık sürecine girmiştir.

Portekiz ve İspanya öncülüğünde başlayan coğrafi keşifler birçok açıdan uluslararası alana yansımış, mevcut güç dengesine önemli etkiler ortaya çıkarmıştır. Uluslararası sistemde başat güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ticaret yolları üzerindeki hâkimiyeti son bulurken, İspanya ve Portekiz uluslararası sistemde başat güç olarak belirginleşmiştir. 1493’te bizzat Papa VI. Aleksandre Borgia tarafından, “Inter Caetera” adlı ferman ile İspanya ve Portekiz’in etki alanlarının belirlenmesi ve 1494’te imzalanan Tordesillas Anlaşması’yla bu alanların netleşmesi de bunun ispatı olmuştur.

İstanbul’un fethi, Kudüs’ün Fethi, İslam Halifeliğini bünyesinde barındıran Memluk Devleti’ne son vermesi gibi birçok nedenden dolayı 1450-1520 yıllarında süper güç olan Osmanlı İmparatorluğu, o yıllarda bilinen Dünya’nın önemli bir bölümünde hâkimiyet tesis etmişken, bu tarihten sonra elinde bulundurduğu küresel hâkimiyeti sürdürememiştir. Denizleri ve limanları kontrol altına almaya başlayan Avrupa devletleri Merkantilizm sayesinde güçlenmeye başlamış ve keşfedilen yerlerde tesis ettikleri yapılarla elde ettikleri avantajı uzun yıllar sürdürebilecekleri bir kolonicilik dönemine geçiş sağlamışlardır.

İspanyol ve Portekizlilerin elde ettiği üstünlük Britanya Krallığı, Fransa ve Hollanda’nın da denizleri kullanarak yayılacağı bir sürece girmesine neden olmuştur. 16. Yüzyılın sonunda Hollanda’dan çıkan ticaret gemileri, Ümit Burnu’ndan dolaşarak bugünkü Endonezya kıyılarına ulaşmış, döndüklerinde büyük karlar elde etmişlerdir. Bu durum karşısında Hollanda, Doğu Hint Adaları ile ticaret yapan tüm şirketleri birleşerek 1602 yılında Hollanda Doğu Hindistan şirketini kurdurmuştur. Hollanda adına ticaret yapma tekelinin verildiği şirkete askeri güç bulundurmak, karakol inşa etmek, yerel hükümdarlarla antlaşmalar imzalamak ya da onlarla savaşmak gibi özel imtiyazlarda verilmiştir. Devlet desteği ile hızla büyüyen şirket kısa sürede Hint Okyanusu’ndaki İspanya etkisine son vererek, Hollanda’nın küresel siyasette önemli bir güç olarak belirginleşmesine katkı sağlamıştır. Aynı tarihlerde Kraliçe I. Elizabeth döneminde gerçekleşen deniz aşırı sefer ve keşifler İngiltere’nin gücünü ve ticaret hacmini arttırmıştır. Hollanda’nın üstünlüğü kısa sürede sonlanırken, İngilizler denizler ve denizcilik aracılığıyla uzun yıllar sürecek bir süper güç döneminin kapısını aralamıştır.

Tüm bu sürecin en önemli aktörü ve faktörü şüphesiz denizciler ve denizler olmuştur. Avrupa’nın Dünya’ya yayılma süreci olan coğrafi keşifleri özü itibariyle denizlerin keşfi olarak anlamlandırmak mümkündür. Denizler keşfedilip, deniz yolları haritalandıkça yeni güzergâhlar, yeni kıtalar, yeni güç faktörleri ortaya çıkmış ve küresel sistemdeki güç dengesi değişmeye başlamıştır. Bir başka ifade ile 15 ve 17. Yüzyılda Denizler, Avrupa ve Osmanlı (ya da Batı Dünyası ve Doğu Dünyası) arasındaki küresel hâkimiyetin el değiştirmesinde en önemli değişken faktör olmuştur.

Yeni keşfedilen ülkelerde bol miktarda bulunan altın ve gümüş gibi değerli madenler Avrupa’ya getirilmiş, Avrupa’da servet birikimi ve zenginleşme başlamıştır. Bu durum feodal yapının çözüleceği, Aristokrasi’nin (soylu toprak sahiplerinin) önemi kaybedip Burjuvanın (sermaye sahiplerinin) önem kazanacağı sosyolojik bir değişim sürecini de tetiklemiştir. İlaveten Zenginleşen Avrupalılar, kültür ve sanat hareketlerini desteklediler. Böylece, Avrupa’da Rönesans’ın doğması da denizlerin kontrolü ile ortaya çıkan değişim ile tetiklenmiştir. Bir anlamda Avrupa’yı Dünya tarihinde ekonomik, siyasi, kültürel vb. alanlarda öne çıkartan süreç denizlere açılmayla başlamıştır.

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun Küresel Hâkimiyeti ve Denizler

“Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” olarak anılan Britanya İmparatorluğu’nun bu ünvanı, bilinenin aksine mecaz dan çok gerçek anlamda kullanılmıştır. Günün her saatinde güneş mutlaka İngiliz kontrolünde olan bir toprağı aydınlatmıştır. Deniz gücü muazzam bir seviyeye ulaşan İmparatorluğun, kontrol ettiği bölgeler Doğu’dan Batı’ya bilinen dünyanın en uç sınırlarına kadar ulaşmış, böylece bir İngiliz kolonisinde güneş batarken, bir diğerinde güneşin doğduğu bir süreklilik ortaya çıkmıştır.

Britanya İmparatorluğu, sömürgecilik döneminin başlarında tam bir başat güç olamasa da dönemin sonralarına doğru dünyanın süper gücü olarak sivrilmiştir. Bu durum İngilizlerin iki önemli stratejisi ile ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi korsan faaliyetlerini kontrol altına alma, ikincisi askeri güç olarak denizlere hâkim olma. Bunlardan ilki servet getirirken, ikincisi küresel hâkimiyet getirmiştir.

Deniz aşırı ticarette başarılı olamayanlar daha kolay bir yola başvurarak korsanlık faaliyetlerine başlamıştır. Açık denizlerde yürüttükleri bu yüksek kârlı faaliyetler Britanya İmparatorluğu’nun dikkatini çekmiş ve İngilizler bu faaliyetlerden pay almak istemiştir. Bunun neticesinde “beratlı korsanlık” ortaya çıkmıştır. Britanya vergi vermek, ülkeye yatırım yapmak olarak tanımlayabileceğimiz bir takım şartlar karşılığında korsanlara siyasi himaye sağlamıştır. Korsanlar Britanya’dan aldıkları beratlarla meşruiyet kazanarak, sağladıkları siyasi avantajlar ve elde ettikleri yüksek kâr birikimini değerlendirmiş ve ülkeye servet akımı başlamıştır. İlerleyen yıllarda yasal tacirlere dönüşen korsanlar, birleşerek kurdukları denizaşırı ticaret yapan kumpanyalarla, dünyadaki uluslararası ticarette önemli bir paya sahip olmuşlardır. Kraliyet Nijer Kumpanyası, Tüccar Serüvenciler Loncası ve Kumpanyası, Doğu Hindistan Kumpanyası, Hudson Körfezi Kumpanyası, Gine Kumpanyası, Levant Kumpanyası, Massachusetts Körfezi Kumpanyası ve daha birçok kumpanya günümüzdeki çokuluslu şirketlerin temelini teşkil etmiştir.

Britanya Krallığı’nın küresel hâkimiyetinin tartışılmaz olduğu 18 Ve 19. Yüzyıl, denizlerden sağlanan ticari ve ekonomik avantajın yanı sıra denizlerin askeri güç alanı olarak da kullanılmaya başladığı yıllar olmuştur. Bu dönemde denizler, jeostratejik açıdan da ele alınmaya başlamıştır. Küresel hâkimiyet için denizler üzerinde askeri güç olarak da hâkim olunmasının gerekliliği bu dönemde ortaya çıkmıştır. Britanya İmparatorluğu, ele geçirdiği bölgelerde kurduğu koloniler ve kökü beratlı korsanlarla dayanan şirketleriyle tüm dünyaya yayılan bir deniz ticaret ağına sahip olmuştur. İlk başlarda böyle bir ağa sahip olmak tek hedef iken, ilerleyen yıllarda kurulan bu ağın korunmasını imparatorluğun temel hedefi haline dönüşmüştür. Amerika Kıtasıyla olan ticaretin yanı sıra, Doğu’daki sömürgelerine giden Akdeniz’den, Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Hint Denizini ve Çin Denizine uzanan ticaret yolu “İmparatorluk Yolu” olarak adlandırılmıştır ve Britanya için dış politikada bir kırmızıçizgi olmuştur. Böylesine büyük bir güzergâhın kontrolü de büyük bir donanma filosunu zorunlu kılmıştır. Anakarası itibariyle bir ada devleti olan Britanya donanmaya önemli miktarlarda kaynak ayırarak dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmuştur. İmparatorluk yolu üzerinde Fas, Kıbrıs, İskenderiye, Somali, Mombasa, Zanzibar ve Fişi İngiliz donanmasının deniz aşırı üsleri olarak konumlandırılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar tartışmasız bir şekilde küresel hâkimiyete sahip olan Britanya’nın deniz gücü savaş esnasında bir kez daha görülmüştür. Almanya’ya yönelik abluka başlatan İngiliz donanması tüm Kıta Avrupa’sının ablukaya almıştır. Britanya’nın sahip olduğu deniz hâkimiyeti savaş sonrasında çökmeye başlasa da savaşın kaderinin belirlenmesindeki en önemli faktörlerden biri olmuştur.

20. Yüzyıl ve Amerikan Hâkimiyetinde Denizler

Amerika kıtasındaki İspanyol ve İngiliz Sömürgelerinin bağımsızlıklarını almaları ve kendi aralarında yaşadıkları bir dizi savaş sonrasında birleşmesiyle ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) de gelişmesini ve güçlenmesini denizlere borçlu olan bir diğer devlet olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Kolonilerin bağımsızlığını almasında, sömürgecilerin Atlantik Okyanusu nedeniyle lojistik sıkıntı yaşaması kolonilere stratejik bir avantaj sağlamıştır. Birleşme sonrası ABD başkanı Monroe tarafından ilan edilen Monroe Doktrini yine bu avantaja dayanarak Avrupa ve Asya kıtaları savaşlarla boğuşurken ABD’nin denizleri doğal kalkan yaparak savaşlardan ve yıkımlardan uzak kalarak gelişip güçlenmesine imkân sağlamıştır.

ABD’li bir deniz subayı olan Alfred Thayer Mahan Birleşik Krallığı incelemiş, İngiliz İmparatorluğu’nun bir deniz gücü haline gelmesiyle paralel olarak imparatorluğun yükselişe geçtiğini ve dönemin en önemli deniz yollarının Birleşik Krallığın iç ulaşım ağı haline dönüştüğünü tespit etmiştir. Çalışmaları sonucunda Deniz Hâkimiyeti Teorisi’ni ortaya çıkartan Mahan; bir kara devletinin çok güçlü bir devlet olabileceğini fakat denizlere hâkim olmadan dünyaya hâkim olamayacağını ileri sürmüştür. Ayrıca devletlerin dış ticaret de güvenliklerini sağlayabilmeleri ve ekonomik refahını devam ettirebilmeleri için denizlerin kontrolünün önemli bir gereksinim olduğunu ifade etmiş, özellikle de stratejik suyolları ve boğazlar üzerinde hâkimiyet kurulmasının önemini vurgulamıştır.

Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Teorisi, ABD dış politikasını önemli ölçüde etkileyen bir strateji olarak hayata geçirilmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD tüm dünya denizleri kontrol altına alabileceği denizaşırı üsler tesis etmiştir. İngiltere’de, İspanya’da, Cibuti’de, Basra Körfezi’nde, Filipinler’de, Japonya’da ve daha birçok yerde stratejik boğazlar, kanallar ve suyollarını kontrol edebilmek için konuşlanmıştır. Açık denizlerde de özel olarak ürettiği nükleer yakıtlı uçak gemilerinin de bulunduğu filolar ile sürekli bir güç bulundurma stratejisini benimsemiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile olan güç mücadelesinde de denizler yadsınamaz bir öneme sahip olmuştur. Nükleer caydırıcılığın yanında uygulanan en önemli strateji, SSCB’yi çevreleme stratejisi olmuştur. Bu strateji doğrultusunda kurulan askeri pakt ve ittifaklar ile SSCB kuşatılırken faydalanılan en önemli unsurlardan biri de denizler ve donanmalar olmuştur.

21. Yüzyılda Küresel Hâkimiyet Rekabeti ve Denizler

SSCB’nin dağılması sonrasında kısa bir süre dünyanın tek süper gücü olarak, tesis ettiği küresel hâkimiyetin keyfini çıkaran ABD, 21. Yüzyılda Çin’in, küresel hâkimiyetini sarsacak boyutta güçlenmesi ile yeni bir rekabetin içerisine girmiştir. Günümüzdeki bu güç mücadelesinde de denizlerin, geçmişte olduğu gibi küresel hâkimiyete giden yolun önemli bir parçası olarak ehemmiyetini sürdürdüğü görülmektedir. ABD ve Çin arasındaki rekabette görülen silahlanma yarışının, denizaşırı üs tesis etme çalışmalarının, ticaret savaşlarının ve Çin’in en önemli stratejilerinden biri olan “Bir Yol Bir Kuşak” projesinin denizlerle olan ilişkisi bu durumu ispatlar niteliktedir. Çin hem askeri hem de ekonomik olarak ABD ile olan küresel hâkimiyet mücadelesinde denizleri aktif olarak kullanmaktadır. Savunma harcamalarında muazzam artışın önemli bir bölümünü küresel olarak başat bir deniz gücü oluşturmak için harcamaktadır. Hava veya kara diğer askeri unsurlarını da geliştirse de donanmaya harcadığı kaynak ve önem diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar fazladır. Bu eğilimin neticesinde 2020-2021 itibariyle askeri deniz gücünde ABD’nin deniz gücüne erişmiş ve hatta onu geçmiştir. 68 deniz altısına karşı 79, 22 korvetine karşın 70 korvet başta olmak üzere birçok unsurda ABD’yi geçen Çin, günümüz itibariyle ABD’nin 484 birimden oluşan donanması karşısında 787 birimlik bir donanma tesis etmiştir. Donanmadaki unsurlar karşılaştırıldığında uçak gemileri hariç teknik açıdan da üstün ya da en kötü ihtimalle ABD’nin dengine gelmiştir. Bu nitelikleri ile herhangi bir ABD-Çin Savaşı söz konusu olduğunda ABD’yi pasifikte yenebilecek güce erişmiştir.

Askeri deniz gücünde yakaladığı bu başarı sonrası Çin, ikinci adım olarak bu gücünü dünyaya yaymayı hedeflemektedir. Şuan Qingdao merkezli Kuzey Denizi Filosu, Ningbo merkezli Doğu Deniz Filosu ve Zhanjiang merkezli Güney Denizi Filosu olmak üzere operasyonel olarak üç filoya ayrılmış Çin donanması yakın tarihte yayılmaya eğilimi içerisine de girmiştir. ABD’nin, Kızıldeniz’i kontrolünde önemli bir üssü olan Cibuti’deki 1900 kişilik Camp Lemonnier Askeri Üssü, Çin’in girişimleri ile kapatılmış ve bu üs Cibuti Hükümeti tarafından Çin’e kiralanmıştır. Camp Lemonnier ile başlayan bu stratejinin önümüzdeki yıllarda diğer bölgelerdeki ABD üslerine yönelik olarak devam etmesi de muhtemeldir.

Çin, askeri alandaki uygulamalarını ticaret alanındaki uygulamaları ile birlikte hayata geçirmektedir. Bu kapsamda hem ABD’nin deniz ticaretindeki üstünlüğünü ve kontrolünü pasif hale getirmek, hem de kendi etki alanını arttırmak için uygulamaya koyduğu en önemli strateji “Bir Yol Bir Kuşak” projesini hayata geçirmek olmuştur. Bu strateji kapsamda çeşitli ülkelerde kiraladığı ve modernleştirme işlemini üstlendiği limanlar, demiryolları, otoyollar ve alternatif olarak başlatılan yeni kanal açma projeleri ile adeta yeni bir İpek Yolu, Baharat Yolu kurmaktadır. Önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da tamamlanması uzun yıllar alacak bu projenin gerçekleşmesi halinde, Çin’in adeta kılcal damarlar gibi karayolu, demiryolu, denizyolu ile Asya, Afrika ve Avrupa’yı saracağı öngörülmektedir.

Günümüzde Çin ve ABD rekabetinde görülen dünya üretim ve ticaretini kontrol altına alma, hem askeri hem ticari olarak denizlerin daha iyi hareket kabiliyeti ve ulaşım sağlama, denizlerde bulunan yeraltı kaynaklarına ve bu kaynakların transferinde kontrol sahibi olma stratejileri gelecek yıllarda da küresel hâkimiyet sağlamanın önemli bir parçası olacaktır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir