Batı’nın küresel ekonomik liderliği devraldığı dönemden günümüze kadar uzanan süreçte, gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülke statüsüne yükselen örnekler incelendiğinde, bu ülkeler beş kategoride ele alınabilir. İlk grupta Japonya ve Almanya yer almaktadır; bu ülkeleri önce Güney Kore ve Tayvan gibi Doğu Asya ülkeleri, ardından günümüzde Çin takip etmektedir. Ayrıca, enerji kaynaklarıyla öne çıkan Körfez ülkeleri ve Avrupa Birliği’ne entegrasyonla hızla yükselen Çekya ve Polonya gibi ülkeler de bu analizde dikkate değerdir. Körfez ülkeleri enerji zenginlikleri nedeniyle kısmen ayrı tutulabilirse de diğer örneklerin ortak özellikleri —özellikle Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin— dikkat çekicidir: Bu ekonomiler, milli ekonomi olma yolunda ilerlerken dışa bağımlılıklarını optimize etmiş, kırılganlıklarını kontrol altına almış ve kendi teknolojilerini geliştirerek küresel piyasalara sunmayı başarmışlardır. Aynı zamanda, dünyadaki değişimlere uyum sağlayarak küresel ekonomiye entegre olabilmişlerdir.
Bu bağlamda, küreselleşme, gelişmiş ülke statüsüne yükselen ekonomiler için vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu ülkelerin başarı hikayeleri incelendiğinde, küreselleşmenin dönüşüm geçirdiği dönemlerde, yani “fırsat pencereleri” açıldığında, bu ülkelerin kendilerini hızlı büyüme patikasına yerleştirebildiği gözlemlenmektedir.
Son 5-10 yıllık süreçte, küreselleşmenin hızında bir yavaşlama yaşanmaktadır; ancak bu, küreselleşmenin tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir. Günümüzde ticaret savaşları, teknoloji rekabeti ve yaptırımlar gibi gelişmeler, ülkelerin içe kapanma eğilimini artırmış durumdadır.
Korumacılık ve Yeni Stratejiler
2008 küresel finansal krizinden sonra hem ticari küreselleşme hem de finansal küreselleşmede bir gerileme yaşanmıştır. Bu durum, korumacı politikaların ve sanayi politikalarının yeniden gündeme gelmesine yol açmıştır. 1980’den 2008’e kadar unutulmaya yüz tutan kavramlar —sanayi politikaları, teknoloji politikaları ve gümrük tarifeleri— son 10 yılda tekrar önem kazanmıştır. Veriler, bu dönemde küresel ticaret ve finansal akımların yavaşladığını, hatta gerilediğini göstermektedir.
Belirli riskler barındırmakla birlikte, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için bu süreç kendi teknolojilerini geliştirme ve sanayi politikalarına ağırlık verme konularında bir fırsat penceresi sunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin gibi büyük ekonomiler korumacı politikaları ön plana çıkardığında, gelişmekte olan ülkeler için politik ve ekonomik bir alan açılmaktadır. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) sermaye kontrolleri ve sanayi politikalarıyla ilgili raporlar yayımlaması, bu dönüşümün önemli bir göstergesidir. 2000’lerin hemen başında böyle bir eğilimin yaşanacağına yönelik tahminler yapılsaydı, bu durum pek çok kişi tarafından gerçekçi bulunmayabilirdi. Ancak bugün böyle bir dönemin içerisindeyiz. Bu bağlamda önümüzdeki yaklaşık 10 yıl, yerli ve milli teknolojilerin geliştirilmesi ile ekonomik bağımlılıkların azaltılması için kritik bir fırsat dönemi olarak değerlendirilebilir.
Tarihsel veriler, küreselleşmenin doğrusal bir ilerleme sergilemediğini, aksine dönemsel dalgalanmalar yaşadığını göstermektedir. Küreselleşme zaman zaman zayıflarken, zaman zaman yeniden yükselişe geçmektedir. Bu yükselişin 5 yıl içinde mi yoksa 10 yıl içinde mi gerçekleşeceği belirsizdir; ancak küreselleşmenin zayıfladığı bu ara dönemde, Türkiye gibi ülkeler için teknoloji, finans ve enerji alanlarında dışa bağımlılığı azaltma şansı bulunmaktadır.
Türkiye’nin Yol Haritası
Küreselleşme yeniden yükseldiğinde, Türkiye’nin dünyaya daha güçlü bir şekilde entegre olabilmesi, yalnızca montaj sanayisine dayalı bir ekonomi olmaktan çıkıp belirli alanlarda teknoloji üretebilen bir ülke haline gelebilmesine bağlıdır. Şu anda bu dönüşüm için bir fırsat penceresi açılmış durumdadır ve bu fırsatın değerlendirilebilip değerlendirilemeyeceği, Türkiye’nin politika tercihlerine bağlıdır.
Bu fırsat penceresinin önemi, tarihsel örneklerden de anlaşılmaktadır. Her küreselleşme döngüsünde kendini yüksek gelirli ülkeler ligine taşıyabilen ülke sayısı oldukça sınırlıdır. Japonya, Almanya, Güney Kore ve Çin gibi ülkeler bu fırsatları etkin bir şekilde kullanarak gelişmiş ülke statüsüne ulaşmıştır. Türkiye’nin bu sınırlı sayıdaki ülkeler arasında yer alıp alamayacağı, eğitim politikalarından sanayi politikalarına, kurumsal reformlardan finansal dönüşüme kadar uzanan geniş bir yelpazede alınacak kararlarla şekillenecektir.
Tamamen milli bir ekonomi oluşturma çabası ne rasyonel bir hedef ne de pratikte uygulanabilir bir stratejidir. Gelişmiş ülkelerin hikayeleri, dışa bağımlılığı sıfırlamak yerine bu bağımlılığı optimize ederek kendi teknolojilerini geliştirme ve küresel sisteme entegre olma başarısını göstermektedir.
Türkiye için de benzer bir yaklaşım geçerlidir. Korumacı politikaların yükseldiği bu dönemde, yerli teknolojiye yatırım yaparak dışa bağımlılıkları azaltmak mümkün olabilir. Ancak küreselleşmenin kaçınılmaz bir şekilde yeniden yükselişe geçeceği dikkate alındığında, bu süreçte izole bir ekonomi oluşturmak yerine küresel sistemle uyumlu bir büyüme stratejisi benimsenmelidir.
Tarih bize fırsat pencerelerini etkin bir şekilde kullanan ülkelerin nadir olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin bu fırsatı değerlendirip değerlendiremeyeceği, politikalarının niteliğine ve uygulama kapasitesine bağlıdır. İdeal bir senaryoda, 5-10 yıllık süre zarfında Türkiye’nin bu dönemi iyi değerlendirerek yüksek gelirli ülkeler ligine yükseldiği, dünyaya farklı bir ekonomik model sunduğu ve bölgesini sömürmek yerine istikrara kavuşturarak bu başarıyı elde ettiği söylenebilir. Bu model, daha ahlaki bir ekonomik anlayışla şekillenmiş bir örnek teşkil edebilir. Bu hedefe ulaşmak, eğitimden teknolojiye, finanstan enerjiye kadar uzanan bir dizi alanda stratejik adımlar gerektirmektedir. Küresel çağda milli ekonomi girişimleri, ancak küresel entegrasyonla dengelendiğinde anlamlı ve sürdürülebilir bir başarı sağlayabilir. Bu bağlamda %100 milli bir ekonomi mümkün olmasa da küreselleşme ile uyumlu bir milli kalkınma stratejisi Türkiye için hem mümkün hem de gereklidir.
