Günümüz dünyasında iktisadi sistemler, insanlığın refah ve saadetini temin etmekten ziyade, derinleşen sosyal adaletsizlikler ve küresel eşitsizlikler üretmektedir. Modern Batı medeniyeti, tüketim odaklı ve haz merkezli bir hayat tarzıyla ihtiyaçları sürekli artırmakta, kaynakları az bir azınlık elinde yığmakta ve geniş kitleleri maddi-manevi fakirliğe sürüklemektedir. İslam iktisadı ise, insanın yaratılış fıtratına uygun bir denge ve adalet sistemi olarak, bu eşitsizlikleri giderecek ilkeler sunmaktadır.
Bu yazının merkezinde küresel eşitsizliklerin sebepleri ve çözüm yolları ele alınacak; İslam iktisadının alternatif modeli olarak tekafül sigortacılığının bu problemleri gidermedeki yeri irdelenecektir.
Küresel Eşitsizlikler
Geçmişte insan sadece üç-dört şeye muhtaçken, modern medeniyet insanı bugün dört yüz şeye muhtaç hale getirmiştir. Reklamlar, pazarlama stratejileri ve haz odaklı hayat tarzı, zaruri olmayanı zaruri, ihtiyaç olmayanı hayatî bir gereklilik haline getirmiş ve insanoğlu nisbî fakirliğe mahkum edilmiştir. Ekonomik gelişmenin rakamsal artışlara rağmen fakirleşmeyi artırdığını görüyoruz. Bu, gerçekte modern sistemin hırs, tamah ve israf üzerine bina edilmesinin neticesidir. Esasında Batı medeniyeti ikiye ayrılabilir: Vahye dayalı olan ilk saf Batı ve vahiyden uzaklaşıp felsefi materyalizm üzerine kurulan modern Batı. İkincisi, insani ihtiyaçların sınırsızlaşmasına sebep olmuş, çıkarcılık ve bencillikle sosyal dengeleri tahrip etmiştir.
Ekonomi hayatı belirler anlayışı, Marksist teoriden çıkıp bugün modern tüm toplumlarda egemen hale gelmiştir. Bugün insanın günlük yaşamı, geleceği ve hatta sosyal ilişkileri dahi ekonominin ipoteği altına girmiştir. Tüm toplumsal meseleler “ekonomik gereklilik” kavramı ile açıklanmakta; ekonominin dışında bir insan ve toplum tasavvuru adeta imkansızlaşmaktadır.
Bu durum, insanı “nereden geldim, nereye gidiyorum” gibi varoluşsal sorulardan uzaklaştırmakta, maneviyattan kopararak sürekli bir tüketim kıskacında yaşatmaktadır.
Batı Medeniyetinin Dayanak Noktası: Kuvvet ve Menfaat
Modern kapitalist sistem, kuvveti hak olarak görmekte; menfaati ise nihai hedef tayin etmektedir. Çatışma ve rekabet, sistemin tabii işleyişidir. İnsanın iştiyak ve hevâları tahrik edilerek sınırsız bir arz talep dengesi oluşturulmakta; sermaye bir azınlığın elinde toplanmaktadır.
Kapitalizm parayı merkezleştirip ekonomiyi bankanın esiri yapmış, finansal spekülasyonlarla gelir adaletini bozmuştur. IMF, DB ve benzeri küresel kurumlar eliyle uygulanan neoliberal politikalar, gelişmekte olan ülkeleri borç kıskacına alarak gelir transferini merkez ülkelerin lehine dönüştürmüştür.
İslami İktisat ve Adalet Prensipleri
Kur’ânı Kerim, servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir meta olmasını yasaklamış; gelir ve servet dağılımında dengeyi sağlayacak iki temel esas vazetmiştir: zekâtın emri ve faizin yasaklanması.
Zekât: Toplumsal dayanışmanın en temel mekanizmasıdır. Zenginlerin malından fakirlere hakkı verilerek sosyal denge sağlanır. Zekât sayesinde hem fakir ihtiyacını giderir hem zengin malı temizlenir, hem de piyasaya dönen para üretim ve istihdamı artırır.
İslami finansı ve onun önemli yapı taşlarından tekaful’ü anlayabilmek için İslam iktisadının hikmetini ve felsefesinin iyi idrak etmek gereklidir. Çünkü yardımlaşmaya dayalı ortaya çıkan bu sigorta sistemi ile Yaratıcının “Birbirinize yardım edin, muavenette bulunun.” emri sadece basit bir ilişkilendirme ile ifade edilemez. Tıpkı yardımlaşmanın en güzel numunesi olan zekâtın ve onun kardeşi sadakanın, zenginlerin fakirlere yaptığı basit bir yardımdan ibaret olmadığı gibi. Oysa Allah sosyal hayatın ruhu olarak emretmiştir zekâtı. Çünkü zekât toplumun sosyal ve ekonomik sorunlarına çözüm getirecek, avam ile havas arasındaki rahatsızlıklara sünger çekebilecek bir şifa özelliğindedir.
1929 buhranında Keynes’in talebi canlandırmak için ortaya attığı işsizlere devletin kuyu kazdırıp, peşine de kapattırarak satın alma güçlerine yapacağı katkıyı, İslam’ın abes işle iştigal etmeden, zekât ile muhtaçlara yaptığı kaynak transferini Hz. Peygamberin Hadislerinde görebiliyoruz. Bir toplumda para küçük bir azınlığın elinde dolanıyorsa, gelir dağılımı adaletsizliği var ise orada huzursuzluk doğabilmektedir. İşte zekât sosyal dengenin bir reçetesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dahası zekât fakirin, zenginin malında olan hakkıdır. Zengin “sadece” bir emanetçidir.
Faiz: Çıkarlı ve haksız sermaye artışının temelidir. Faiz, emeğin sömürüsüne yol açar; fakirden zengine sürekli bir gelir transferine neden olur. Faizin kaldırılması, toplumsal barış ve gelir dengesi için zorunludur.
1980’li yıllardan sonra anılmaya başlanan yeni dünya düzeninin aktörleri olan IMF, DB, DTÖ gibi küresel kurumların Latin Amerika ülkeleriyle başlayan ve daha sonra tüm gelişmekte olan ülkelere uygulamasını istediği Washington Mutabakatı’nın kararlarında öne çıkan meselenin pozitif reel faizler olduğu görülmektedir. John Williams tarafından çerçevesi çizilip Washington Mutabakatı adı altında gelişmekte olan ülkelere dayatılan pozitif reel faiz talepleri, gelişmiş ülkelerin ellerindeki fon fazlalığını ülkelerine çekebilmek için faiz hadlerini artırmak zorunda bırakmıştır. Sanayileşmeden bir finansal kısır döngüye sokulan gelişmekte olan ülkelerin bugünkü durumları ise ortadadır.
Avrupa’da birkaç asır önce başlayan kapitalist ekonomik sistem, 20. yüzyılın sonlarında rakip olma iddiasını kaybeden sosyalizmin yenilgisiyle küresel dünyanın hâkim sistemi haline geldi. Feodal toplumların sınırlı üretim imkânlarını, sanayi, iletişim ve bilişim devrimleriyle olağanüstü derecede genişleten kapitalist sistem, insanlığa tarihte eşine rastlanmamış bir üretim ve tüketim imkânı sundu. Kapitalist toplumlar, geçmişe oranla, özellikle Fordist dönemde hem daha çok üretip daha çok tüketme, hem de daha çok sermaye biriktirme imkânına kavuştular. Kapitalizm bunu başarırken insan fıtratındaki nefis ve enaniyet hakikatini kavramış, nefis ve enaniyeti tahrik ve istismar ederek bu başarıyı elde etmiştir. Ancak kapitalist ideoloji, parayı bankanın merkezine, bankayı ekonominin merkezine, ekonomiyi de hayatın merkezine yerleştirmiştir. Ekonomiyi ve toplumu bankanın esiri yapmıştır. Sermayeyi takdis eden ve insana Allah’ı değil maddeyi sevdiren kapitalizmin, dini açıkça reddetmez, ama insani hazcı hale getirir. Kul olduğunu unutturur. Tüketimle sefih eder.
Sosyalizm ise insanın sosyal bir varlık olduğu ve toplumsal menfaatlerinin bireysel menfaatlerin üstünde olduğu, görüşünü esas alır. Dolayısıyla, bireyi toplum için fedakârlığa davet eder. Ancak bu fedakârlığı yapacak yüce değerleri telkin etmez. Hatta onları din kaynaklı olduğu için tahrip eder. Bu anlamda, sosyalizm insanın ben merkezli fıtratını inkâr ettiği için başarılı olamamıştır. Kapitalizm ise tersine bu fıtratı tahrik edip kullandığı için başarılı olmuştur. Nitekim Çin bu hatasını anlayıp piyasa sosyalizmine geçtiği için son yirmi yılda dev gibi büyüme imkânı bulmuştur.
İnsanlık tarihini nazarımızdan geçirdiğimizde ihtilallerin, devrimlerin sosyal tabakalar arasındaki çatışmalardan ileri geldiği müşahede edilmektedir. Zekâtın emri ve faizin yasaklanmasının da altında yatan önemli hikmetlerden biri de bu olsa gerek. Kur’ân’ın bu iki temel esasa dayanan ekonomik modeli, kapitalist ve sosyalist sistemlerin zaaflarını telafi eden bir adalet merkezli sistemdir. Sosyalizm insanın bencilliğini inkâr ederek; kapitalizm ise hırsı tahrik ederek ifrat ve tefrite düşmüştür. İslam İktisadı ise “iktisat ve kanaat” esası ile mutedil bir yol çizmektedir.
Batı medeniyeti sosyal hayatta dayanak noktası olarak “kuvvet”i kabul eder. Nihai hedefini “menfaat” olarak belirlemiştir. Hayatının düsturunu “mücadele” olarak tanımlar. İnsanlığın ihtiyaçlarını artırmak gayelerinden birisidir. Kur’an ve sünnet ile belirlenen ilkelerde, dayanak noktası kuvvet yerine haktır. Gayesi, menfaat yerine “fazilet ve Allah rızası”dır. Hayatta, mücadele yerine dayanışmayı esas tutar. Dayanışmanın göstergesi birbirinin imdadına yetişmektir. İşte bu sebeple bizlere öğretilen “Büyük balık küçük balığı yutar” önermesinin aksine Allah bitkileri hayvanların imdadına, hayvanları insanların imdadına gönderdiği gibi en basit manada yediğimiz gıdaları hücrelerimizin imdadına göndererek hikmetiyle bizlere dayanışmanın sayısız numunelerini göstermekte ve tekrar tekrar “akletmez misiniz” diyerek bizi dikkate sevk etmektedir.
Tekâfül Sigortacılığı: İslami Bir Finans Modeli Olarak Çözüm Teklifi
Kapitalist sistemin krizleri ve küresel eşitsizliklerin derinleşmesi, alternatif finans sistemlerine olan ihtiyacı gün geçtikçe artırmaktadır. İslam iktisadı, sosyal adalet, hakkaniyet ve dayanışma esaslarıyla insan fıtratına uygun çözümler sunmaktadır. Tekafül sigortacılığı bu sistemin uygulamada başarılı bir örneğidir. “Büyük balık küçük balığı yutar” anlayışı yerine “Haklı güçlüdür” prensibini esas alan İslam iktisadı, küresel eşitsizliklere karşı en ümit vadeden sistem olarak insanlığın hizmetindedir.
Tekafül, İslam iktisadının dayanışma ve yardımlaşma esaslarını finansal bir sisteme dönüştüren örnek bir modeldir. Sigorta ihtiyacını karşılayan fakat faiz, belirsizlik ve kumar unsurlarından arındırılmış bir yapıya sahiptir. Tekafül sistemi, Batı’daki risk transferine dayalı sigorta anlayışından farklı olarak, riskin paylaşılması esasına dayanmakta ve yardımlaşma ruhunu canlı tutmaktadır.
Tekafül’ün Temel Prensipleri:
- Karşılıklı yardımlaşma: Katılımcılar yardımlaşma niyetiyle katkı payı öder.
- Katılımcı malikiyeti: Toplanan fon katılımcılara aittir; şirket sadece bir nevi müdür olarak görev yapar.
- Faizden arındırılmış yatırımlar: Yönetilen fonlar meşru yatırımlara yönlendirilir.
- Adalet ve şeffaflık: Tüm işleyiş şeffaf ve adil bir sistem üzerine bina edilir.
Yukarıda zikredilen hikmetler eşliğinde yardımlaşma amacını taşıyan ve İslam fukahasının üzerinde fikir birliğine ulaştığı bir sigorta sistemi olan tekaful sigortacılığının-tıpkı zekâtın emri ve faizin menedilmesi kapsamında ele alındığında- esasında uçtan uca bir İslami finans ekosisteminin parçası olduğunu ve Allah’ın emirlerine münasip düştüğünü müşahede edebiliyoruz.
