9 Temmuz 2024, Salı

Kamu Diplomasisinde Osmanlı “Gazi Dervişler” Modeli – Enes GÜNEYLİ

Kamu Diplomasisinde Osmanlı “Gazi Dervişler” Modeli

Uluslararası ilişkiler disiplinin bir unsusu olan kamu diplomasisi kavramı kısaca şöyle ifade edilir; bir ülkenin başka bir ülkenin vatandaşları ile aydınlarını kendi politik ve ideolojik düşünceleri doğrultusunda etkilemeye çalışan bir süreçler bütünüdür. Avrupa’daki ilk kamu diplomasisi çalışmaları 17. yüzyılda Fransa’da başlamışken, insanlık tarihinin önemli medeniyetleri olan Türklerin devlet geleneğinde ise kamu diplomasi benzer ilk çalışmaların tarihi arka planı 10. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Büyük Selçuklu Devleti’nde yaklaşık bin yıl önce kurumsal olarak başlayan kamu diplomasisi faaliyetlerinin ilk örnekleri yazılı kaynaklarda yer almaktadır. Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nde kendi medeniyet değerlerine özgün bir kamu diplomasisi modeli kurulmuştur. İnsanlık tarihinin bu iki önemli devletinin kuruluşundaki varlık tasavvuru, metafizik düşünce, yöntem, insan ve mekân anlayışı üzerine çokça çalışmak, düşünmek gerekir. Zira varlıkta ve bilgide bütünlüğü yakalamış ilimle insan arasında doğru bir bağ kurabilmiş kendilerine özgün bir kamu diplomasisi tarzını kurabilmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı devletleri kamu diplomasisi alanındaki faaliyetlerini Gazi Dervişlik modeliyle uzun yıllar sürdürülebilir bir şekilde devam ettirmiştir. Öyle ki kuruluş sürecinde gazi dervişlerin bıraktığı kalıcı güzel izler sayesinde asırlar geçmiş olsa da kamu diplomasisi alanındaki olumlu etkileri bugün dahi görülebilmektedir. Gazi Dervişlik modeli Nizamülmülk, Hoca Ahmet Yesevi, Aşıkpaşazade, Ebu’l-Gazi Bahadır Han gibi önemli devlet ve ilim adamlarının eserleri başta olmak üzere bu alan üzerine çalışan Ömer Lütfi Barkan gibi mütefekkirin çalışmalarında da yer almaktadır.

Gazi Dervişliğin tarihi arka planının İslamiyet’in ilk yıllarına dayandığı, asırlarca çetin mücadeleyle yoğrulduğu, ciddi bir tecrübeye sahip derin bir felsefi birikiminin olduğu anlaşılmaktadır. Türklerin İslamiyet’e girmesiyle beraber ise disiplinli bir yapı haline dönüşen, kurumsallaşan ve sistematik hale gelen önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Gazi Dervişlik modeli Anadolu ve Balkanlarda toplumsal, siyasi ve askerî açıdan önemli bir yer teşkil etmiştir.

Gazi Dervişler Anadolu’da ve Balkanlarda İslamiyet’in yayılmasında, toplumsal altyapının kurulmasında, göç ve iskân politikaları hususunda önemli faaliyetlerde bulunmuştur. XV. yüzyıldaki Osmanlı Tarihçisi Âşıkpaşazâde (1481/886) “Tevârih-i Âl-i Osmân” isimli eserinde XIII. yüzyıl Anadolu’sunda zümreleri dört gruba ayırmıştır; Gâziyân-ı Rûm, Ahîyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâciyân-ı Rûm. Bu zümreler içinde Gâziler, savaşçı sınıfı; Ahîler, zanaatkâr sınıfı; Abdallar, dervişleri; Bacıyanlar da kadınlar teşkilatını temsil ettiğini ifade etmektedir. Bu alan üzerinde çalışan önemli devlet ve ilim adamların ortak görüşlerine göre Osmanlı’daki kamu diplomasi faaliyetleri bütüncül bir politika olarak değerlendirilmiştir. Âşıkpaşazâde’nin bahsettiği zümreler birbirinin devamı niteliğindeki toplumsal yapının tamamlayıcı unsurlarıdır. Gazi Dervişler kritik dönmelerde mühim misyonlar yerine getirmektedir. Savaş öncesi dönemde yumuşak güç faaliyetlerini yerine getirirken, savaş zamanında ise daha farklı görevlerde bulunmuşlardır. Gazi Dervişler İslamiyet’in ilk yıllarında olduğu gibi sahabelerin usulüyle farklı bir beldeye gittiklerinde o yörenin kıyafetlerini giyer, konuştukları yerel dilleri konuşur ve yedikleri yemeklerden yerler böylece kültürel, coğrafi uyumu sağlayıp, empati kurarak karşılıklı güveni sağlamış olurlar. Bu sayede doğru bir zeminde ulaştırmak istedikleri mesajların kalıcı bir etkisi olması sağlanır. Günümüz iletişim teknolojilerinin hiçbirinin olmadığı dönemlerde tekke ve zaviyeler üzerinden büyük bir coğrafyada, asırlarca süren bir medeniyetin inşasında gazi dervişlerin bu gibi çalışmalarıyla kalıcı tesirler bırakmıştır.

Gazi Dervişler, Anadolu ve Balkanların şehirleşmesinde, adalet, güvenlik ve barışın sağlanmasında öncü roller üstlenmiştir. Anadolu ve Balkanlarda birçok derviş tekkesi veya hankahı kurulmuştur. Gazi Dervişlerin gittiği diyarlar eğer İslam beldesi değilse mezarları, türbeleri oralarda kalır ki kendinden sonra gelen kişiler ve fetihler sonrasında mihenk taşları olarak kabul edilir. Şehirleşme dahi onlara göre planlanır. Bunun en güzel ve ilk örneklerinden bir tane de Kostantiniyye seferinde Eyyüb el-Ensari’nin (r.a) şehadeti ve şehir surlarına en yakın bir yerde defnedilmek istemesi vasiyetidir. İstanbul fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han ve Akşemseddin hazretlerinin ilk yaptığı işlerden bir tanesi Eyyüb el-Ensari’nin (r.a) kabrinin bulunması olmuştur. Zira madden ve manen bir şehrin yapılanması İslam toplumu için çok mühimdir.

Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.av)’in Medine’yi her yönüyle bir medeniyet şehrine dönüştürmesi misali, İstanbul’un fethinde de benzeri bir şehir planlaması yapılmıştır. Diğer fethedilen beldelerde bu örnek model üzerinden hareket edilmiştir. Ahi fütüvvet ilkeleri etrafında oluşmuş gündelik hayat bunun etrafında şekillenmiştir.

Gazi Dervişler, Türk devletlerinin de desteğiyle yeni fethedilen diyarlarda toplum ve devlet arasında önemli fonksiyonlar icra etmiştir. Böylece asırlar boyunca süren muhteşem bir sosyo-kültürel ortamın oluşturulmasına büyük katkılar sunmuşlardır. Türklerin Anadolu’ya geliş süreci, Selçuklu dönemi ve altı asır süren Osmanlı hâkimiyeti şüphesiz sadece askeri güç ile tesis edilmiş bir dönem değildir. Bu hâkimiyetin sağlanması ve sürdürülmesinde yumuşak güç unsurlarının önemli derecede katkısı olmuştur. Osmanlı döneminde farklı dil, din, mezhep ve ırka mensup olan üç kıtadaki farklı topluluklar tek bir çatı altında yaşayabilmiştir. Bu hâkimiyet ve idare kabiliyetinin tesis edilmesinde sert güç kadar yumuşak güç de önemli unsurlardan biri olarak kullanılmıştır. Bugün geniş anlamıyla kültürel diplomasi kavramı etrafından toplanan, eğitim, kültür ve insani diplomasi faaliyetleri kapsamında değerlendirilebilecek birçok sosyal faaliyetin örnekleri İslam tarihinde ve Türk devlet geleneğinde mevcuttur. Dünyanın birçok coğrafyasına giden kültür insanları ve din adamları bulundukları coğrafyalarda Türk kültürünü tanıtmakta, yabancı toplumların İslam dini ve Türkler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlamaktaydı. Bu sayede Türkler hakkındaki önyargıların giderilmesi, dostluk iklimi oluşması, hatta kız alıp vermek suretiyle akrabalıkların gelişmesi gibi toplumlar arasında köprü işlevi gören birçok gelişmeye vesile olunmaktaydı. Ayvaz Dede, Sarı Saltuk, Gül Baba gibi isimlerin Balkanlar coğrafyasında farklı toplulukların gönüllerinde edindikleri konum, Osmanlı Devleti’nin sosyal ve siyasi politikalarının hitap ettiği coğrafyada kabul görmesine önemli katkılar sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan çok önceleri burada var olan bu zümreler her ne kadar plansız topluluklar olarak bilinse de bu zümrelerin çok planlı bir süreci inşa ettikleri, bir devlet kurdukları ve Anadolu’nun ontolojik ve epistemolojik arka planını kuran kişiler oldukları bir hakikattir. Bulundukları coğrafyada, onlarca yıl derviş olarak faal durumda olan bu zümreler aynı zamanda bir devletin kuruluş sürecinin siyasi, sosyolojik, askeri, ekonomik ve istihbari zeminini oluşturan kurucu ve öncü kişilerdir. Aslında bu kişilerin “Gazi Derviş” olarak başka bir formda isimlendirilmeleri tam olarak bu zümreyi tanımlayan bir terkip oluşturmuştur.

Osmanlı devletinde kamu diplomasisini destekleyen kalıcı bir unsuru da vakıflar kurulmasıdır. Bu alan, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Zira farklı coğrafyalarda inşa edilen eğitim kurumları, hanlar, hamamlar, sosyal hizmet sağlayan yetimhane vb. birçok vakıf eseri, Osmanlı devletinin halka hizmeti olarak yüzyıllar boyunca yumuşak gücünü oluşturmuştur. O dönemlerden kalma vakıf eserleri, medrese ve tekke kültürü, bugün halen Türkiye’nin kamu diplomasisine destek olan önemli bir miras olarak farklı coğrafyalardaki varlığını sürdürmektedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin kamu diplomasisi geleneğinin Avrupa’dan çok daha eskilere dayandığını iddia etmemizi mümkün kılmaktadır. Yukarıda zikredilen örneklerde olduğu gibi Osmanlı döneminde çok geniş bir yelpazede uygulanan gönül kazanma siyaseti, bugünkü anlamıyla kamu diplomasisi faaliyetleri, kurumsallaşmış şekilde uygulanmıştır. Resmi adıyla “İstimalet Siyaseti” olarak kaynaklarda yer alan ve Osmanlı döneminde cezbetme, meylettirme, gönül alma gibi amaçlar taşıyan faaliyetler bugün kullanıldığı anlamıyla “insani diplomasi” faaliyetleri kapsamında değerlendirilebilir. Buna örnek olarak İstanbul’un fethi öncesinde Bizanslıların “Latin serpuşu görmektense Osmanlı sarığını tercih ederiz” diye ifade etmeleri önemlidir.

Daha ziyade Osmanlının ilk dönemlerinde görülen Gazi Dervişlik uygulamasının farklı coğrafyalarda farklı bir ruhla ve zaman içinde dönüşerek Osmanlı’nın son dönemlerine kadar devam ettiği söylenebilir. Osmanlı kuruluşundan 19. Yüzyıla geldiğimizde gazi derviş modeli tebliğci mütefekkirlere dönüşmüştür. Buna ilk örnek olarak 1800’lü yılların ikinci yarısında Sultan Abdülaziz tarafından Güney Afrika’ya gönderilen Ebubekir Efendi gösterilebilir. Ebubekir Efendinin Cape Town’da açtığı Osmanlı mektebinde gerçekleştirdiği eğitim faaliyetleri ve yayınladığı eserler bölge Müslümanlarının sahih kaynaklardan dinlerini öğrenmelerine yardımcı olmuştur. Ayrıca Güney Afrika’da Türk İslam kültürünün canlı bir temsilcisi ve örnek bir şahsiyeti olarak bugün halen izlerine rastladığımız olumlu bir intibası bulunmaktadır. Yine aynı dönemlerde farklı bir hikâyenin kahramanı da Bağdatlı Abdurrahman Efendi’nin Brezilya’ya gitmesiyle başka bir boyutta yaşanmıştır. “Brezilya’da ilk Müslümanlar” başlıklı Seyahatname ilk baskısını 1871 yılında yapmıştır. 1865 yılında İstanbul’dan Basra Körfezi’ne gitmek için yola çıkan iki Osmanlı savaş gemisine Abdurrahman Efendi imam olarak atanmıştır. Yolculuk esnasındaki olumsuz hava şartları yüzünden yolunu şaşıran gemi uzun süren zorlu yolcuğun sonunda Brezilya’ya ulaşmıştır. Basra yolunda Brezilya’yı bulan mürettebat, kendilerini çok daha fazla şaşırtacak olaylardan habersiz, halkla iletişim kurmaya çalışmıştır.

Brezilya’da yaşayan bir grup siyahi, gemiyi ziyarete gelerek Bağdatlı Abdurrahman Efendi’ye hayretle bakıyorlar. Ardından, namaz vakti geldiğinde mürettebatla birlikte saf tutuyorlar. Kısa süre sonra Arapça bilen bir tercüman bulup bu vesileyle Abdurrahman Efendi’yle iletişime geçen Brezilyalı Müslümanlar, onun Rio de Janeiro’da kalıp kendilerine İslami bilgiler öğretmesini istiyorlar. Gemi mürettebatıyla istişarenin ardından bu talep kabul ediliyor ve böylece Bağdatlı Abdurrahman Efendi’nin Brezilya macerası başlamıştır.

1800’lü yılların başında Afrika ülkelerinden köle olarak getirilen ve yakın zamanda özgürlüklerine kavuşan siyahi halkın içinde hala Müslüman kalanların olduğunu öğrenen Bağdatlı Abdurrahman Efendi, halkın dini bilgi açısından çok zayıf olduğunu fark ediyor. Arapça bilen tercümana büyük saygı duyulduğunu, hatta halkın dine dair bilgilerinin neredeyse tamamını bu tercümandan öğrendiğini görüyor. Fakat kısa zamanda bu tercümanın bir Yahudi olduğu ve İslam’ın pratiklerini bir nevi tahrif ederek halka anlattığı anlaşılıyor. İlk olarak bu yanlışları düzeltmekle işe başlayan Bağdatlı Abdurrahman Efendi, birkaç yıl boyunca Brezilya halkına İslam’ı öğretiyor.

Osmanlı dönemi kamu diplomasisi uygulamalarının tarihi derinliğinin yanında bugünkü modern teknolojik araçlara göre kıyaslanamaz bir doğal fark vardır. Ancak bir an için tarihteki kamu diplomasisi şartları tefekkür edildiğinde, üç kıtadaki büyük bir coğrafyada, asırlarca hakimiyet kurmuş olan bir medeniyet olarak, Gazi dervişler modelindeki insan tasavvurunun muazzam bir gönül bağı kurduğu ve derin bir ilişki yönetimi geliştirildiği sonucuna ulaşabilmemiz mümkündür. Fakat kısa bir ontolojik mukayese yapmak gerekirse Avrupa merkezli kamu diplomasisi anlayışında genel olarak hem sivil hem de devlet kurumları açısından bir mekanikleşme, insan merkezinden kopma ve felsefi bir bütünlükten uzaklaşma sorunu yaşanmaktadır. Batılılar için bugün hâkim kamu diplomasisi anlayışı çok fonksiyonel olabilirken, İslam toplumları aynı modeldeki kamu diplomasisi stratejileri yeterli olamamaktadır. Türk devlet geleneğinin ise asırlar içerisinde geliştirdiği kamu diplomasisi birikimi ve tecrübeleri günümüzdeki teknolojik araçlarıyla birlikte değerlendirildiğinde büyük fırsatların maksimum seviyede yeniden yakalanabileceğini göstermektedir. Tarihi tecrübe ve günümüz modern kamu diplomasisi çalışmalarını kıyasladığımızda şu üç ana sorunsal karşımıza çıkmaktadır.

Birincisi, Batı merkezli olan kamu diplomasisi anlayışı, insan odaklı olmaktan uzaktır. Yani Sarı Saltuk, Hoca Ahmed Yesevi, Ebubekir Efendi gibi insan modelleri ya da bütün bu rol modellerin taşıdığı ortak insan ve metafizik bütünlüğünü tam anlamıyla ortaya koyamamaktadır. Dolayısıyla kamu diplomasisi kurumları kalıcı ve sürdürülebilir bir insan tasavvuru, refah, derinlikli ilişki yönetimi kurabilmekten uzak kalabilmektedir.

İkincisi sorun, insan kaynağı sorununun da sebebi asılında, doğru yöntem sorunudur. Modern kamu diplomasisi modeli son yüzyılda batıda kavramsallaşan haliyle direkt olarak aktarılmış aynı biçim ve formla inşa edilmiştir.

Halbuki Türkler kamu diplomasisi alanında batıdan çok daha eski ve daha güçlü bir tecrübeye sahiptir. Avrupa merkezli kamu diplomasisi düşüncesini şekillendiren propaganda, asimilasyon, kültür emperyalizmi gibi kavramlarken, Türk devlet geleneğinin tarihsel derinliğinde yer alan tecrübe, ısındırma, sevdirme, davet, tebliğ gibi insanı var eden kavramlardır. Tarihi birikimden kaynaklanan tecrübeler ve günümüzün teknolojik imkanlarıyla yeni bir kamu diplomasisi modeli ortaya koyulabilir.

Üçüncü temel sorun ise, ontolojik bütünlük sorunudur. Eğer eğitim politikanız ile kamu diplomasisi politikanız bütünlük arz etmiyorsa ve aynı ontolojik merkezden neşet etmiyorsa kamu diplomasisi başarısı imkânsız hale gelir. Aynı şekilde ülkenin dış politikası ile kamu diplomasisi aynı varlık anlayışına ve bütünlüğe sahip olmalıdır. Aksi halde ciddi bir ekonomik kaynak kullanılabilir ancak bunun karşılığında çok yetersiz bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu durum mimariden sanata her alanda bir bütünlüğü ifade etmek zorundadır. İşte tam da burada Sarı Saltuk, Ayvaz Dede, Hoca Ahmed Yesevi gibi Gazi Dervişler hem kurumsal hem de insan modeli olarak tarihimizin en muhteşem kamu diplomasisi örneklerini yeniden modern formda ortaya koyabilmelidir. Ayrıca kamu diplomasisi kurumları istihdam politikasını böyle kalıcı izler bırakabilecek, insan tasavvuruna göre yeniden inşa edebilmenin imkanını ortaya koyabilecek, kapsamlı çalışmalar geliştirebilmelidir.

Kısacası, Gazi dervişler modelinin tarihimizdeki kamu diplomasisi çalışmalarında başarılı olmasının temel prensiplerini varlık ve bütünlük, bilgi, şuur ve feraset, ahlak ve adalet, ve usul gibi maddelerden oluşturmaktadır.

Kaynakça

  • Aşıkpaşazâde, (2007). Tevârih-i Âl-i Osman (Hazırlayan; Yavuz, Y. Saraç). Gökkubbe Yayınları, İstanbul.
  • Barkan, Ö.L. (2021). Kolonizatör Türk Dervişleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul.
  • İnalcık, H. (2008). Devlet-i Aliyye; Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.
  • Köprülü, F. (1959). Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Çeviri Orhan F. Köprülü, Ankara
  • Uzunçarşılı, İ.H. (2016). Osmanlı Tarihi (I. Cilt). Türk Tarih Kurumu Yayınları,

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir