24 Temmuz 2024, Çarşamba

İnsan Hakları Ve Sosyal Politikalar – Prof. Dr. Orhan KOÇAK

İnsan hakları insanların hayatlarında sahip olduğu herhangi bir varlık üzerinden değil, yalnızca insan oldukları için sahip olması gereken özellikler ile ilgilidir. Bu nedenle insan hakları ile ilgili açıklamalar, insan olmanın ne anlama geldiğine dair bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu anlamlandırma ile insan hakları olgusu, insanın doğumundan ölümüne kadar var olduğu tüm alanları kapsamaktadır. İnsan hakları ile varılmak istenen nihai gaye ise bireyin hem kamusal hem de özel alanda önleyici ve koruyucu politikalarla gelişmesini sağlayarak refahını artırmaktır. Sosyal politikalar, bireyin ve nihayetinde toplumun refahını amaçlayarak devlet tarafından oluşturulan yasal ve kurumsal düzenlemelerdir. Sanayileşme süreci, toplumların ilerlemesini sağlarken aynı zamanda yeni birtakım sosyal sorunların ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. İnsan hakları ihlalleri olarak görülebilecek kitlesel ve yaygın işsizlik, yoksulluk ve sefalet, yaşlı ve çocuk sorunları, toplumsal adaletsizlik gibi bir dizi sosyal sorun bu dönemde gündeme gelmiştir. Yine bu dönemde kadın ve çocuklar dâhil İnsan hakları ile varılmak istenen nihai gaye bireyin hem kamusal hem de özel alanda önleyici ve koruyucu politikalarla gelişmesini sağlayarak refahını artırmaktır.

İnsan Hakları ve Sosyal Politikalar  insanların çok düşük ücretlerle, uzun sürelerle kötü şartlarda çalıştırılmış olmaları, sonucu felaketlere yol açan insan hakları ihlallerine neden olmuştur. Ortaya çıkan sosyal sorunların çözümüne yönelik çalışmalar yine sanayileşme döneminde başlamış ve zamanla sosyal politika kavramı ortaya çıkmıştır. Sosyal politikalar, gelişmiş sanayi toplumlarında devletler vasıtasıyla sosyal sorunlara yönelik önleyici, koruyucu ve tedavi edici araçlarla müdahale ederek, sorunları çözmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Devletler ise, sosyal politikalarla ilgili düzenlemeleri gerçekleştirirken işçiler, işverenler ve ilgili tüm tarafların da sürece dâhil edildiği sosyal diyalog mekanizmasını işletmeye gayret etmiştir. Şüphesiz insanın refahını etkileyen her durum ile insan hakları arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Özellikle sanayileşme sonrası ortaya çıkan modern yaşam tarzı, eğitim, sağlık, barınma ve çalışma gibi hakları öne çıkarmış olsa da, temel insan haklarından sayılan yaşama, din, vicdan ve ifade hürriyeti ve toplanma hakkı gibi haklar da bireylerin hem hayatı anlamlandırmalarında hem de refaha ulaşmalarında etkili olmaktadır. Dolayısıyla insan haklarının en iyi uygulanma imkânının bulunduğu ülkelerin başında sosyal devletlerin veya refah devletlerinin olması tesadüfi değildir.

Bu anlamda bakıldığında dünyada refah devleti uygulamalarının zirvede olduğu dönemlerde insan haklarına daha çok vurgu yapıldığı gözlemlenirken, zayıflamaya başlamasıyla güçsüzden ziyade güçlünün haklarının gündeme geldiği görülmektedir. Bu çalışma ile her ikisi de Batı toplumunun ürünü olan insan hakları ile sosyal politika veya sosyal devlet (refah devleti) düzenlemeleri arasındaki ilişki ele alınacaktır. Şüphesiz bu iki kavramın Batı medeniyeti ürünü olması (Newile, 2016), hem Doğu hem de İslam Medeniyeti tarafından küçümsenmesinin anlamsız olacağını kabul etmekle birlikte ihtiyatlı yaklaşılması gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Günümüz dünyasında insan hakları ve sosyal politikalar, bazı çekinceler olmakla birlikte, birçok toplumun refah düzeyini geliştirdiği ve iyileştirdiği gerçeği de önemsenmelidir. Diğer taraftan bu kavramlara ihtiyatlı yaklaşmak gerekirse insan hakları ve sosyal politikaların İslam Medeniyeti açısından değerlendirilmesi bir başka kapsamlı çalışmayı gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada öncelikle insan hakları ve sosyal politika kavramları kısaca açıklandıktan sonra bu ikisi arasındaki irtibat açıklanmaya çalışılacaktır.

İNSAN HAKLARI

İnsan hakları; milliyet, yaşanılan yer, cinsiyet, etnik veya ulusal köken, renk, din, dil veya başka herhangi bir statü ne olursa olsun tüm insanlara özgü haklardır. Ayrımcılık yapılmadan herkes insan hakları anlayışında eşit olarak hak sahibidir (OHCHR, 2020). İnsan haklarının hepsi birbiriyle ilişkilidir, birbirine bağımlıdır ve bölünemezler. Evrensel insan hakları, genellikle uluslararası antlaşmalar, uluslararası teamül hukuku, genel ilkeler ve uluslararası hukukun diğer kaynakları yoluyla ulusal yasalar tarafından sağlanır ve garanti edilir. Uluslararası insan hakları hukuku ise, bireylerin veya grupların insan haklarını ve temel özgürlüklerini desteklemek ve korumak amacıyla hükümetlerin belirli şekillerde hareket etme veya belirli ihlallerden kaçınma yükümlülüklerini belirlemektedir. Bu nedenle, insan haklarının evrenselliği ilkesi, uluslararası insan hakları hukukunun temel taşı olarak görülmektedir. İlk olarak 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde vurgulanan bu ilke, çok sayıda uluslararası insan hakları sözleşmelerinde, beyanlarında ve kararlarında yer almıştır. Örneğin 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, siyasi, ekonomik ve kültürel sistemlerine bakılmaksızın tüm insan haklarını ve temel özgürlükleri teşvik etmenin ve korumanın devletlerin görevi olduğunu açıklamıştır (OHCHR, 2020).

İnsan hakları farklı hak ve özgürlüklerden oluşmaktadır. Bu haklar ve özgürlükler, medeni ve siyasi haklar ile sosyal ve ekonomik haklar olmak üzere başlıca iki gruba ayrılırlar. Ancak zamanla birey ve toplumun farklılaşması ve beraberinde beklentilerinin artmasıyla yeni haklar da kabul edilmektedir. Dolayısıyla genel kabul edilen iki grup insan haklarına ilave olarak, bir üçüncü grup olarak dayanışma hakları da ilave edilmiştir (Patrick, 2015). Tüm bu insan haklarının tamamı birbirine bağımlı ve birbiriyle irtibatlı olduğundan, bireyi veya toplumu bir haktan yoksun bırakma durumunda başkalarının da yararlanması olumsuz etkilenecektir. Medeni haklar, bireyi, devletin kötü muamelesine karşı korumak için tasarlanmıştır. Ekonomik ve sosyal haklar ise, bireyin, devletin programlarından yararlanmasını ve kendi yararına olmasını talep etmesini amaçlamıştır. Ancak bu iki grup haklar, bireyin toplum hayatına katılımı olmadan gelişemeyeceği gerçeğini ve insanca yaşamaya layık olan bir hayatın özgürlük ve eşitlik yanında dayanışma veya İnsan haklarının evrenselliği ilkesi, uluslararası insan hakları hukukunun temel taşı olarak görülmektedir. İlk olarak 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde vurgulanan bu ilke, çok sayıda uluslararası insan hakları sözleşmelerinde, beyanlarında ve kararlarında yer almıştır.

Örneğin 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, siyasi, ekonomik ve kültürel sistemlerine bakılmaksızın tüm insan haklarını ve temel özgürlükleri teşvik etmenin ve korumanın devletlerin görevi olduğunu açıklamıştır (OHCHR, 2020). İnsan hakları farklı hak ve özgürlüklerden oluşmaktadır. Bu haklar ve özgürlükler, medeni ve siyasi haklar ile sosyal ve ekonomik haklar olmak üzere başlıca iki gruba ayrılırlar. Ancak zamanla birey ve toplumun farklılaşması ve beraberinde beklentilerinin artmasıyla yeni haklar da kabul edilmektedir. Dolayısıyla genel kabul edilen iki grup insan haklarına ilave olarak, bir üçüncü grup olarak dayanışma hakları da ilave edilmiştir (Patrick, 2015). Tüm bu insan haklarının tamamı birbirine bağımlı ve birbiriyle irtibatlı olduğundan, bireyi veya toplumu bir haktan yoksun bırakma durumunda başkalarının da yararlanması olumsuz etkilenecektir.

Medeni haklar, bireyi, devletin kötü muamelesine karşı korumak için tasarlanmıştır. Ekonomik ve sosyal haklar ise, bireyin, devletin programlarından yararlanmasını ve kendi yararına olmasını talep etmesini amaçlamıştır. Ancak bu iki grup haklar, bireyin toplum hayatına katılımı olmadan gelişemeyeceği gerçeğini ve insanca yaşamaya layık olan bir hayatın özgürlük ve eşitlik yanında dayanışma veya işbirliği de gerektirdiğini ihmal etmiştir (Wellman, 2000). O nedenle, dayanışma hakları olarak ifade edilen yeni grup insan hakları, bireylerin yalnızlıklarının üstesinden gelmeleri ve ait oldukları toplulukların sosyal yaşamlarına katılım yoluyla insani potansiyellerini geliştirmelerini sağlayacak sosyal dayanışmayı temin etmek için gereklidir. Medeni ve Siyasi haklar Medeni ve siyasi haklar öncelikle, bireyleri, devlet iktidarından ve hayatlarına haksız müdahaleden korur. Bu haklar, temelde insanların toplum içinde güvenli bir şekilde yaşayabilmesini ve kamusal yaşama katılabilmesini sağlayan haklardır. Bu nedenle insan hakları gündeme geldiğinde genelde ilk hatırlanan haklar medeni ve siyasi haklar olmaktadır. Adil yargılanma, inanç hürriyeti, yaşama, ifade özgürlüğü, kamusal alana katılım, toplanma özgürlüğü haklarına ilave olarak zorla çalıştırma, her türlü ayrımcılık ve mahremiyete müdahale gibi yapılmaması gerekenleri de yasaklayan hakları kapsamaktadır (UN, 2020).

Devletler tüm medeni ve siyasi haklara tam saygı göstermek ve korumak zorundadır. Ekonomik ve Sosyal Haklar Ekonomik ve sosyal haklar, herkesin temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri koşulların sağlanmasını garanti eder. Bu haklar insanların refahıyla çok yakından alakalıdır. Bu haklara daha çok sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan modern yaşamla beraber gereksinim duyulmuştur. Ekonomik ve sosyal haklar, adil ve uygun koşullarda çalışma hakkı, eğitim hakkı, her türlü sağlık hakkı, bilimsel gelişim hakkı gibi modern dönemin muhtemel ihtiyaçlarına ve sorunlarına yönelik olan insan haklarıdır (UN, 2020). Devletler, ekonomik ve sosyal hakların tam olarak hayata geçirilmesi için gerekli adımları atmalıdır. Dayanışma Hakları Hızla ortaya çıkan küresel bağımlılığa ve sorunlara yanıt vermek için yeni nesil insan haklarına ihtiyaç duyulmaktadır. Herhangi bir modern toplumun karşı karşıya kaldığı sorunlar artık tek bir insan gayreti veya bir devletin politikalarıyla çözülememektedir. Barışı korumak, çevreyi korumak ve tüm ekonomilerin sürdürülebilir ve adil bir şekilde gelişmesini teşvik etmek, ulusal ve özellikle uluslararası düzeyde işbirliğine dayalı bir duruşu gerektirir.

Dolayısıyla, tek başına hareket eden devletler, insan haklarının ilk iki grup yükümlülüklerini bile yerine getirememektedirler. Bu nedenle, tüm insanların ve ulusların küresel bağımlılığından kaynaklanan insan haklarına yönelik tehditlere karşı dünya ölçeğinde koordineli bir yanıt vermek için dayanışma haklarına ihtiyaç duyulmaktadır (Alston, 1982). Son yıllarda siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı dayanışma haklarına olan talep giderek artmaktadır. Özellikle küresel ölçekte görülen afetler ve salgın hastalıklara karşı bir dayanışma olmadığı takdirde sağlıklı olma veya insanın yaşamı tehlikeye gireceğinden yaşama hakkı ve sağlık hakkının çok da önemi olmayacaktır.

SOSYAL POLİTİKALAR VE REFAH DEVLETİ

Sosyal Politika hakkında birçok tanım yapılmış olmakla birlikte, genelde gelişmiş veya gelişmekte olan toplumlarda sosyal sorunları çözmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Sosyal politikaları uygulayan devlet sosyal devlet olurken, bazen sosyal devlet yerine refah devleti kavramı da kullanılmaktadır. Genel olarak refah devleti, “vatandaşlarının sosyal güvenliğini sağlayan ve mevcut yapı ve koşulları geliştiren devlet” olarak nitelendirilmektedir (Ersöz, 2007). Refah devletinin temelde bir amacı vardır. Bu amaç, toplumda refah düzeyi itibariyle farklı durumda bulunanların bu farklılıklarını gidermek için, devletin sosyal politika önlemleri almasını sağlamaktır. Yani, refah devleti, yapılan çeşitli düzenlemeler ve uygulamalarla, kötü ekonomik ve sosyal koşullar altında bulunan bireyleri korumayı amaçlamaktadır.

Bu koruma, sosyal politikalar aracılığıyla gerçekleştirilmektedir (Özdemir, 2007). Bir anlamda, gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizlikleri azaltmak, toplumun zayıf kesimlerinin eğitim, sağlık gibi temel hizmetlere ulaşmasını sağlamak, çalışanların ihtiyacı olan kendi kendine yardım mekanizmasını hem yasal hem de kurumsal olarak oluşturmak sosyal politikanın amaçlarındandır (Koçak, 2019). Bu hizmetlerin öncelikli olarak devlet tarafından yapılması hedeflenirken, bazı ülkelerde olduğu gibi devletin yetişemediği durumlarda özel sektörden satın alma yoluyla gerçekleştirilmesi mümkün olabilmektedir. Gerçek manada refah devleti kavramı dünya savaşları sonrasında ortaya çıkmıştır. 1960’lı yıllarla beraber, varlıklı demokrasilerdeki sosyal harcamaların ortalaması milli gelirlerin %10’unu aşmıştı. Gerçek artış 1970’li yıllarda olmuş, devamında hizmetler ve bu hizmetlerden faydalanan nüfusun artışı ile asıl sosyal reform dalgası kendini göstermiştir. 1990’lı yıllarda sosyal harcamaların ortalaması milli gelirin %24’üne yükselmiştir. Ancak, bu durum Amerika’da %15 ve İskandinav ülkelerinde %30’dan fazla olan sosyal harcamalar arasındaki büyük farklılığı gizlemektedir (Esping, 2000).

O nedenle, her ülkenin ve bölgenin kültürü, geleneği, tarihi, gelir seviyesi ve uygulamaları farklı olduğu için tek bir refah devleti tanımından bahsetmek mümkün değildir. Farklı yazarlardan refah devletinin anlamı ve rolü ile alakalı birçok farklı düşünce ve fikir ortaya çıkmıştır. En yaygın olan yaklaşıma göre, refah devleti dar ve geniş olmak üzere iki farklı biçimde tanımlanmaktadır. Dar anlamda refah devletinde sosyal amaçlar, sosyal hizmetler ve gelir transferleri yoluyla gerçekleştirilmektedir. Bu genellikle sosyal güvenlik sistemine kayıtlı olan çalışanların faydalandığı bir yaklaşımdır (Esping, 1990). Geniş refah devleti anlayışında ise devlet ekonominin yönetiminde daha etkin bir rol almakta ve sosyal güvenlik şemsiyesi altına sadece çalışanları değil, diğer dezavantajlı kesimleri, gençleri, kadınları, yaşlıları, bir yönüyle toplumun tüm kesimlerini kapsamına almaktadır. Daha genel bir bakış açısıyla Castells “refah devletinin ekonomik gelişmeye bir engel olmadığını” belirtmektedir. Bir yönüyle yeniliğin başlıca kaynağını, “iyi bakılmış zihinsel ve bedensel sağlıklı insanların yetişmesi olarak görmektedir (Castells, İnce, 2004 : 50). Küreselleşme sürecinin ve artan uluslararası rekabetin etkisiyle ekonomik ve sosyal sorunların artan yükü, sosyal politika tercihi değişikliklerine ve refah devletinin yapısal sorunlarının değişmesine altyapı hazırlamıştır.

Bu doğrultuda, önce refah sisteminin yapısının ve sınırlarının farklı olduğu bazı Avrupa Birliği ülkelerinde son yirmi yılda çeşitli sorunlar ortaya çıkmış, beraberinde de bu sorunlara yönelik reform yapılması gerektiği gündeme gelmiştir (Şenkal, 2007). Amerika ve İngiltere’nin liderliğinde kendini gösteren Neo-liberal anlayış refah devletlerinde sağlanan hizmetlerde dönüşümü tetiklemiştir. Bu dönüşüm devletin küçülmesini ve devletin eğitim, sağlık ve güvenlik alanlarında kalmasını hedefleyen neo-liberal politikalar ekseninde gerçekleşmesini hedeflemiştir. Avrupa refah devleti anlayışında, devlet sadece sosyal politikaları belirleyen ve denetleyen bir mekanizma değil, bunlara ilaveten bu politikaları bizzat uygulayan bir işleve de sahip olduğundan, devletin üstlendiği sosyal politika uygulamalarının piyasaya bırakılması gerektiği ileri sürülmüştür (Koçak, 2017).

İNSAN HAKLARI VE REFAH DEVLETİ

Refah devleti, devletin insan haklarını esas alarak sosyal politikalar vasıtasıyla, belirli hizmetler, faydalar ve yeterli gelir de dâhil olmak üzere asgari standartların teminatı yoluyla insanların geçim ve refahının geliştirilmesinde ve korunmasında aktif bir rol oynadığı yönetim şeklidir (Ireland, 2017). Devlet bu hizmetleri yerine getirirken doğumdan ölümlerine kadar insanların insanca yaşamlarını sürdürebilmeleri için ihtiyaç durumlarına göre beklentileri, hastalıkları, cehaletleri, sefaletleri, işsizlikleri ve diğer yoksulluk ve yoksunlukları bertaraf etmek amacıyla politikalar üretir. Refah devleti, meşruiyetini insan haklarının temeli olan adalet ve eşitlik ilkelerinden almaktadır. İnsan haklarının adalet ve eşitlik temel ilkelerini tesis için, zenginliğin yeniden dağıtılması yoluyla (redistribution of wealth) eşitsizliğin üstesinden gelmeyi ve zayıf, savunmasız, hasta, evsiz ve işsizleri koruyarak yoksullukla mücadele etmeyi amaçlamaktadır. Refah devletini destekleyen ilkeler ile insan haklarını destekleyen ilkeler eşanlamlıdır ve aynı amaçlara sahip oldukları görülmektedir.

Bu ilkeler kısaca, adalet, eşitlik ve insanca yaşam hakkıdır. Hem insan hakları hem de sosyal politikalar açısından sorumlu aktör devlet olmaktadır. Dolayısıyla, bir devletin vatandaşlarına eşitlik, sosyal adalet ve minimum yaşam standardından faydalanacakları insanca yaşam düzeyini sağlama görevi bulunmaktadır. Dahası, insan hakları evrensel ve devredilemez veya bölünemez; herkes insan olmasından dolayı bu haklara sahiptir. İnsan haklarına sahip olmak, gelir durumu, yaş, cinsiyet veya ırk gibi diğer özelliklerden tamamen bağımsız olup aralarında anlamlı bir ilişki kurulamaz. Benzer şekilde, sosyal devlet veya refah devleti, herkesin refah, yaş, sağlık, yetenek veya engelli durumundan bağımsız olarak asgari bir yaşam standardını karşıladığından belirli hizmetlere erişimi garanti etmeyi amaçlamaktadır. Refah devleti ayrıca modern dönemin vazgeçilmez unsurlarından olan birtakım bireysel insan haklarının yerine getirilmesine de katkıda bulunur.

Örneğin eğitim hakkı, uygulanan sosyal politikalar vasıtasıyla gelir farkı gözetmeden herkese sunulan ücretsiz eğitim yoluyla karşılanmaktadır (Hacker, 2016). Benzer şekilde birçok sosyal devlet içinde sağlanan evrensel sağlık hizmetleri aracılığıyla yaşam hakkı ve sağlık hakkı da bireylere sağlanmaktadır. Asgari ücret, iş sağlığı güvenliği ve sendikal örgütlenme ile daha adil ve insanca çalışma hakkı desteklenmektedir. Ayrıca mültecilere sağlanan sağlık, eğitim, çalışma ve barınma hizmetleriyle insanca yaşama haklarına katkı sağlanmaktadır. Gerek yoksulluk gerekse yoksunluktan dolayı erişilemeyen adalet sistemine adli yardımlarla herkesin ulaşımı sağlandığında insan hakkı olarak adalete erişim hakkı gözetilmektedir. Sosyal devletin sağladığı sosyal konutlar sayesinde ise insan onuruna yaraşır yaşama hakkı desteklenmiş olmaktadır.

SONUÇ

Sosyal politikalar, birey ve toplumu, yasalar ve kurumlar üzerinden önleyici, koruyucu ve tedavi edici politika ve uygulamalar sayesinde kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir aşamaya getirmeye çalışmaktadır. Sosyal politikalarla bireyin güçlendirilmesiyle, muhtaçlık durumlarının en az seviyeye indirilmesi ve dolayısıyla daha üretken hale getirilerek yaşadığı topluma faydalı olması ve devletten yardım alan değil vergisini ödeyebilecek hale getirilmesi hedeflenmektedir. Sosyal devlet, bu güçlendirme sürecini geçmişte olduğu gibi günümüzde de öncelikle tam istihdamı hedefleyerek herkesin iş sahibi ve üretken olmasını ve böylece sosyal güvenlik şemsiyesi altında birçok insan hakkına yönelik hizmetlerin alınmasını temin etmektedir. Yukarıda refah devleti veya sosyal devletin sağladığı ve neredeyse tamamının insan hakları temel ilkelerine dayanan hizmetlerinin bir kısmına yer verilmiştir. Şüphesiz, yukarıdakilere ilave olarak, günümüz sosyal devletinin özellikle yaşlılar, yoksullar, sosyal dışlanmışlar, işsizler, engelliler gibi birçok dezavantajlı gruplara yönelik politikaları da onların eğitim, sağlık, yaşama, çalışma, inanç hürriyeti, toplanma özgürlüğü haklarına en önemli katkıyı sağlamaktadır. Sosyal politikalar toplumsal ihtiyaçlara göre gelişim gösterdiğinden dinamik bir yapıya sahiptir. Nasıl ki insan hakları sürekli gelişen ihtiyaçlara göre yenilenmiş ise, sosyal politikalar da aynı şekilde değişime veya çağın ihtiyacına göre düzenlenmiştir. Sosyal politikalar önceleri insan haklarının ekonomik ve sosyal haklar boyutuna vurgu yaparken, zamanla medeni ve siyasi haklar ve dayanışma haklarına da dayanarak müktesebatını geliştirmiştir. Nihayetinde sosyal politikalar ile insan hakları arasında karşılıklı bir etkileşimden bahsetmek mümkündür. Bu dinamik etkileşim, anayasalar ve kanunlarla sağlanan ve garanti altına alınan insan haklarının bir nevi sosyal politikalar sayesinde hayata geçirilmesi ile kendini göstermektedir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir