24 Temmuz 2024, Çarşamba

Geleceğin Akıllı Şehirleri: Neden Ve Nasıl? – Dr. Mücella ATEŞ

Geleceğin Akıllı Şehirleri: Neden Ve Nasıl?

Akıllı şehirleri anlamak için, öncelikle şehirlerin bu noktaya nasıl geldiği ve neden şehirlerin akıllanmasına ihtiyaç olduğuna değinmek gerekiyor. Şehirleşme süreçlerini kısaca incelersek, 1950 yılında dünya nüfusunun %30’luk kısmının şehirlerde yaşarken, 2050 yılında bu oranın %70’e çıkacağı öngörülüyor. Bu durum ise kaynaklarımızın da hızla tükenmekte olduğunun bir işareti olarak kabul ediliyor. Süreç içinde bir başka önemli nokta karşımıza çıkıyor: Büyük bir hızla gelişen teknoloji. Şehirlerimizin karşı karşıya kaldığı bu durumda, her boyutta sürdürülebilir şehirlerin oluşturulması, akıllı yaklaşımların geliştirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Bu denklem bize ileri teknolojilerin kullanılarak kentsel sorunlara zaman ve maliyet etkin çözümler ortaya koyma imkânı verirken, asıl hedef olarak da yaşam kalitesinin yükseltilmesini işaret etmektedir. ‘Akıllı Şehir’ yaklaşımı ile kentleşme süreçlerindeki sorunlara çözüm aranırken, bir yandan da ‘kentsel akıl’ tartışmaları yapılmaktadır.

Akıllı şehir olgusu dünya genelinde 2000’li yılların başından itibaren konuşulmaya başlanan bir kavram. Öncelikle kavramsal tartışmalar yapılmış, daha sonra kentsel uygulamalara geçilmiştir. Kentlerin akıllı şehirlere evirilme süreçlerine ilişkin, ‘Akıllı Şehir Olgusunu Değerlendirme Yaklaşımında Yerel Boyut’ adlı çalışma, akıllı şehirleşme sürecinin en başında atılması gereken adımın ve bu bağlamdaki kilit noktanın, akıllı şehir kavramının yerel dinamikler ve ihtiyaçlar ekseninde, yere, şehre ve ülkeye göre tanımlanması gerektiğini ortaya koymakta. Bu noktada kavramı yüzeysel bir biçimde ele almaktan öte, derinlemesine bir uygulama vizyonu olarak değerlendiren şehirler, kendi özelliklerini yansıtan tanımlamalar yapma çabasına girmişlerdir. Örneğin: Avrupa nüfusunun %70 oranında şehirlerde yaşadığı ve bu nüfusun Avrupa’daki karbon salımının %80”inden sorumlu olduğu verisinden yola çıkılarak, Viyana şehri için ortaya konulan kavramsal tanımlamanın, iklim ve kaynak yönetimi odaklı olması planlanmıştır.

Daha sonraki aşamada atılacak adım ise yerel dinamiklere dayanan strateji planlarının, yerel yönetimlerce oluşturulması olmalıdır. Burada önemli sorular ortaya çıkıyor. Neye göre ve hangi çerçevede bu strateji planları oluşturulmalı? Akıllı şehir kavramı ile ilk sayılabilecek teorik ve uygulama çalışmaları olan, Viyana Teknik Üniversitesi Kentsel ve Bölgesel Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Rudolf Giffinger, kavramı ‘akıllı insan, akıllı yaşam, akıllı ulaşım, akıllı yönetişim, akıllı çevre ve akıllı ekonomi’ olarak 6 ana başlıkta toplamıştır. Akıllı şehir sıralamalarında en üst sıralarda yer alan şehirler, uygulamalarını bu kavramlar ekseninde dengeli olarak dağıtmaktadırlar. Dolayısıyla, akıllı şehirleşme sürecinde, bütüncül uygulamaların ortaya konulması gerekmektedir. Bu noktada akıllı şehir yaklaşımını, 1990 sonrası ortaya çıkan ‘Sürdürülebilir Şehirler, Ekolojik Şehirler, Yavaş Şehirler, Yaşanabilir Şehirler, Dijital Şehirler’ gibi kavramlardan ayırmak mümkün.

Ancak burada da altını çizmemiz gereken çok önemli bir husus da, akıllı şehirlerin odak noktasının maalesef değiştiği gerçeğidir. Kavramın, teknoloji-mekân-çevre ve insan bağlamında akıllı çözümler ve sürdürülebilir şehirler amacıyla ortaya çıkmasına rağmen; şehirlerin teknoloji laboratuvarları olarak görülmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Şehirlerin yerel ve ilişkisel süreçlerinin, akıllılık tartışmalarında ve uygulamalarda göz ardı edildiği de ifade etmek mümkün. Akıllı şehirlerin temelinde elbette teknoloji ve veri yatmaktadır. Ancak verilerin iyi analiz edildiği şehirler orada yaşayanlar için akıllı stratejiler ortaya koyarak başarılı olur. Fakat veri ve bilgi teknolojisi altyapıları, şehirlerin akıllanma süreçlerinde araç olarak kullanılmalı ve şehirlerin sürdürülebilirliği amacına hizmet etmelidir. Hatta bazı araştırmalar akıllı şehirleri ‘öğrenmeyi öğrenen şehirler’ olarak tanımlayarak, dijital katmanın vasıta olarak kullanıldığı, esas amacın şehirlerin öğrenerek yaşam kalitelerinin arttırması olduğunu vurgulamıştır.

Akıllı şehircilik sürecine ülkemiz özelinde baktığımızda, meselenin tarihçesinin çok gerilere gitmediğini görmek mümkün. Kavram 2014-2018 yıllarını kapsayan Onuncu Kalkınma Planı ile kamu literatüründe yerini alıyor. Başlangıçta tekil uygulamalar ve tartışmalar ağırlıklı olarak kendini gösteriyor. Bununla birlikte, Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın hazırladığı ‘2020-2023 Ulusal Akıllı Şehirler Stratejisi ve Eylem Planı’nı bütüncül uygulamaları teşvik etmesi ve yerel yönetimlerce yürütülen uygulamalarına çeşitli standartlar getirmesi bakımdan önem arz ediyor. Çünkü şehirlerimizin bir stratejik plan olmaksızın ortaya koyduğu tekil uygulamalar; zamanla akıllı şehir kavramının yoğun olarak kentsel rekabet ve markalaşma çabaları için bir araç olması, kente özgü yapı ve ihtiyaçların geri planda kalması, buna karşın süreci teknoloji şirketlerinin yönetmesi ve akıllılık algısının “yüksek teknoloji içerme” ile eş anlamlı hale gelerek kentsel potansiyelin değerlendirilmemesi gibi tehlikeleri de beraberinde getiriyor.

İstatistikler, akıllı şehir yaklaşımı eksenindeki uygulamaların en çok akıllı ulaşım alanında olduğunu ortaya koyuyor. Akıllı ulaşım, akıllı şehir kavramının ana bileşeninden biri ve akıllı çevre ile organik bir ilişkisi var. Ulaşımda çevreye zarar verecek kaynakları ne kadar az kullanırsak, ulaşımı da o derece akıllandırmış oluyoruz aslında. Bu konuda önemli çalışmaları olan bir diğer ülke de Kore’de çalışmalar oldukça eskiye dayanıyor. Örneğin 2004 yılında yapılan detaylı bir çalışmada, ciddi bir nüfus artışı öngörülerek, daha fazla metro ihtiyacı olacağı, metro trenlerinin daha fazla hareket etmesi gerekeceği, bu artışın daha fazla ısıtma ve soğutma enerjisi gerektirecek ve aynı zamanda genel enerji tüketiminde keskin bir artış sağlayacağı ortaya konulmuş. Bir projeyi hayata geçirirken, enerji tüketiminin analiz edilmesinin çevre açısından önemine vurgu yapılmış. Buna yönelik olarak da, metro durak yapılarının güneş ve rüzgarı en iyi değerlendirecek şekilde tasarlanması, yapının güneş panelleri ile kaplanması, tüketilen ısıtma ve soğutma enerjisinin katı atıklardan karşılanması gibi öneriler sunarak uygulama aşamalarını projelendirmişler. 2010 yılından bu yana Kore özellikle toplu taşımada tüketilen enerjiyi, güneş ve rüzgar enerjisini kullanmanın ötesine geçerek, metrolarda, metro vagonlarının durağa yanaşırken ortaya çıkardığı fren enerjisini de kullanmak için sistem çalışmalarına başlamıştır. Böylece trenin kinetik enerjisi tekrar elektrik enerjisine dönüştürülüyor. Bu kinetik enerjiyi ‘atık enerji’ olarak değerlendirip, enerji verimliliği kapsamında şebekeye aktarma ve depolama yapılması da sürecin bir parçası. Günümüzde birçok ülke de bu gibi projelerle, tüketilen enerjiyi geri dönüşümden kazanma ve kaynakların kullanımını en aza indirme çalışmaları yapıyor.

Ülkemizde de akıllı ulaşım ekseninde yapılan çalışmalar, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının hazırladığı ‘Ulusal Akıllı Ulaşım Sistemleri Strateji Belgesi ve 2020-2023 Eylem Planı’ ile gelişmeye devam ediyor. Ancak öncelikle akıllı ulaşımın, akıllı çevreden ve temiz enerjiden geçtiğini unutmamamız gerekiyor. Burada özellikle raylı sistem projeleri kurgulanırken, daha en başta burada tüketilen enerjiyi bu yapının kendisi nasıl üretir diye stratejiler geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Bu süreçte yine tüm akıllı şehir süreçlerinin çok disiplinli kurgulanması zarureti öne çıkıyor.

Öte yandan, akıllı ulaşım ile direk bağlantılı bir diğer akıllı şehir bileşenin ‘akıllı çevre’ olduğunu belirtmek gerek. Bu kapsamda öncelikle yaşamın her alanında, fosil yakıtlardan uzak durulması ve yenilenebilir temiz enerji kaynaklarının kullanılması öngörülüyor. Atık geri dönüşümü de akıllı şehirler için en önemli hususlardan biri. Geri dönüşü olmayan iklimsel değişimler ile karşı karşıya olduğumuz günümüzde, geç kalınmadan bu yaklaşımlara göre uygulamalar geliştirilmesi gerekiyor. Bu kapsamda alınacak önlemlerin iklim değişiklerine karşı büyük faydası olacağı verilerle ortaya konuluyor.

Bir diğer önemli aşama ise akıllı şehirler kapsamında iklimsel değişiklikleri analiz edilmesi ve yeni şehirlerin bu veriler ekseninde kurgulanması. Bu konuda Hollanda çok önemli çalışmalar yapıyor. Yüzde 26’sı deniz seviyesinin altında olan şehir, gelecek yüzyılda küresel ısınma ile iklim değiştikçe su seviyesinin dünyadaki denizlerde 26-82 santimetre arasında artacağı gerçeği ile yüzleşiyor ve sular altında kalacak yerleşim alanları için çözümlere kafa yoruyor. Amsterdam özelinde çalışmalar yaptığım uzmanlar, yüzen mahalleler, yüzen tarım ve hayvancılık alanları oluşturuyor ve yavaş yavaş hayata geçiriyor.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir