21 Temmuz 2024, Pazar

Eşitlik ve Adalet Birbirlerinin Neyi Olur? – Mustafa ŞEN

Yıl : 1987, Yer : Boğaziçi Üniversitesi, Mekan : Yemekhane

Hikaye : Her öğrenci bir yemek jetonu ve bir tabldot alırken, içlerinden biri iki jeton ve iki tabldot alır; fakat aşçı ‘bir kişiye iki yemek olmaz’ der. Öğrenci sebebini sorunca, ‘herkes iki yemek alırsa, yemek kalmaz’ deyince, öğrenci, ‘siz şimdiye kadar iki yemek isteyen birini gördünüz mü, ben hiç görmedim’ deyince, aşçı, ‘hayır görmedim, ama olmaz, herkes bir yemek alacak, senin baban muhtar mı? diye azarlar…’. Öğrenci, ‘hayır, muhtar değil, vali; ben iki yemek parası ödedim, yemeğimi istiyorum’ deyince aşçı merakla, ‘a, öylemi; nerenin valisi’ diye sorar. Öğrenci, gülerek, ‘bizim evin’ diye söyleyince, beklenmedik o nükte ortamı yumuşatır ve öğrenci iki yemeğini de alır. Alır ama tartışma orada bitmez, beraber yemeğe geldiği sınıf arkadaşıyla yemek masasında da devam eder : Eşitlik mi, adalet mi?… Bu öğrencilerden adalet diyen halihazırda İstanbul’da yaşıyor ve bu yazıyı yazıyor; diğeri, yani eşitlik diyen ise İzmir’de yaşıyor ve bu yazıyı okuması umuluyor! Aslında, yapılan şey boş bir tartışma idi : Bilgisi olmadan fikri olma durumu…

Kavramlar, kavramlar… Zihnimizin ufuk ötesine uçuran kanatları veya zihnimizin kör duvarlı hapishaneleri! Onlarla zihnimiz ya bir özgürlükten ötekine uçar ya da bir esaretten diğerine düşer. Biz bilinçli varlıklar kavramları üretiriz; kavramlarla düşünürüz, kavramlarla konuşuruz, kavramlarla yazarız ve kavramlarla tartışırız. Tartışma, yani müzakere orada durmaz, münazaraya hatta münakaşaya varır ki, onu da kavramlarla yaparız. Bazen; bizi bir birimize düşüren kavramlar olur, bazen de kavramlar birbirine karışır; ki, ona kavram kargaşası deriz. Kavramlar mıdır gerçekte kargaşaya düşen, yoksa zihnimiz mi? Aslında, zihnimizdir ama biz yine de kavramları suçlayalım!

Modern düşünce içerisinde gerek akademik alanda, gerek entelektüel alanda ve gerekse günlük ortalama dilde karmaşaya düşmüş iki kavramdan bahsedecek olursak, kanaatimizce bunların başında eşitlik ve adalet gelir. Bazıları eşitlik de eşitlik der; bazıları hayır, önemli olan adalettir, der. Adalet esassa, en azından bir yerinde eşitlik olmazsa, adalet olabilir mi ki; yahut adalet olmayacaksa eşitlik tek başına ne anlam ifade eder? Ya da neden adalet ve eşitlik karşıt kavramlar gibi konumlandırılıyor, bunu anlamak zor. Kaba bir gözlemle, dindar ve muhafazakar kesim daha çok adaletin altını çizerken, diğer kesimler ise eşitlik demektedir ve tam bu alanda eşitlik ve adalet kavramları altüst olacak şekilde karma karışık olmaktadır. Bu tartışma, günlük tartışma konularından başlayıp modern dönemin önemli tartışma alanlarına kadar geniş bir perspektifte yapılmaktadır.

Mesela, sadece bir ara bahis olarak şunu da kaydedelim ki; ülkemizin modern akademisyen, entelektüel ve aktivistlerinden bazıları kadın üzerinden mevzuyu tartışırken ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ kavramını yanlış bulup, kadın ve erkeğin doğal olarak eşit olmadığını ve fakat aralarında mutlaka adalet olması gerektiğini söyleyerek kavramı ‘toplumsal cinsiyet adaleti’ olarak koyup hem feminist düşünceden kendilerini ayrıştırma hem de kavramın doğrusunu koyma yolunu seçmişlerdir. Acaba öyle mi? Yani toplumsal cinsiyet adaleti deyince, feminizmden kurtulunuyor mu ve/veya kavramsallaştırma yerli yerine oturuyor mu? Öznel kanaatimiz her ikisinin cevabının da menfi olduğu yönünde. Neden böyle dediğimizi biraz daha açmak gerektiği açıktır.

Bu bağlamda; siyaset felsefesi ve genel kültür düzeyindeki kamuoyu algısı ve bilgisi, eşitlik başka adalet başka derken, hukuk felsefesi adaleti dört basamaklı bir merdiven olarak görmekte ve eşitliği adaletin bir basamağı olarak ele almaktadır. Aslında, hukuk felsefesi meseleyi çözmüştür. Tartışma siyaset felsefesi başta olmak üzere, bir kısım düşünce geleneklerinin ve disiplinlerin adalet ve eşitliği iki farklı paradigmanın kavramları olarak konumlandırmasından kaynaklanıyor.

Hukuk felsefesinin ortaya koyduğu analitik çerçeve bize çok daha tutarlı ve açıklama değeri çok daha yüksek gelmektedir. Şöyle ki; hukuk felsefesi, adaleti hukukun idesi olarak görür ve onu şu dört aşamayla ifade eder : • Denkleştirici/düzeltici adalet (Iustitia commutative)

• Orantılı/dağıtıcı adalet (Iustitia distributiva)

• Hakkaniyet

• Sosyal adalet

İşte, burada birinci basamaktaki denkleştirici adalet, eşitliği sağlayarak genel kültür seviyesinin ve günlük konuşmamızın eşitlik kavramını oluşturmaktadır. Tabii ki, eşitlik kavramı adaletten bağımsız olarak, gündelik konuşmadan siyaset felsefesine kadar geniş bir yelpazede kendi ne kullanım alanı bulmaktadır. Ama ne kadar açıklayıcıdır; bu tartışılır. Gerçekten, kavram bu düzeyde kalınca açıklama değeri bakımından son derece kısır kalmaktadır. Bu kavramları örneklerle açıklamak konuyu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir.

Bu bakımdan, isterseniz her biri için ayrı ayrı yardımcı örnekler verelim : Bu günlerde Çin’den yayılan koronavirüs salgını sebebiyle, belirlenen ihtiyaç sahibi evlere gıda kolileri dağıtılmaktadır. Malum, her eve bir koli veriliyor. Yani, “1 eşittir 1” denklemi kullanılıyor. Böylece, eşitlik sağlanmış oluyor. Bu, ilk bakışta doğru bir iş gibi görünüyor. Eşitlik var, bu doğru; ama adalet var mı? Olabilir, ama olmayabilir de! Bunu daha iyi izah edebilmek için hep beraber aşağıdaki örnek hanelere bakalım:

Örneklemeyi yaparken, mümkün olduğunca analitik bir çerçeve çizmeye ve sonra parçaları bütünleştiren sentezci bir yaklaşımla meseleyi ele almaya çalışalım. Bunu yaparken de, elden geldiğince her şeyi yerli yerine koyalım ve sistematik bir anlatımla mevzuyu halletmeyi deneyelim. Şimdi; yukarıda hukuk felsefesinin dört basamaklı adalet yaklaşımını üzerlerine yerleştireceğimiz, bir şehrin aynı mahallesinin aynı sokağında bina özellikleri birbirine çok yakın dört tane daire düşünelim :

• Birinci daire: Mülkiyeti ikamet edenlere ait; içinde iki kişi yaşıyor ve eve gelir olarak bir asgari ücret giriyor, belli bir standartta beyaz eşyası ve kahverengi eşyası var; bu eve 1 adet gıda kolisi verildi.

• İkinci daire: Mülkiyeti ikamet edenlere ait; içinde dört kişi yaşıyor ve eve iki asgari ücret giriyor; evin şartları, beyaz eşya ve kahverengi eşya durumları birinci evdeki gibi; bu eve 1 adet gıda kolisi verildi.

• Üçüncü daire: Mülkiyeti ikamet edenlere ait; içinde altı kişi yaşıyor ve eve iki asgari ücret giriyor; bu eve 1 adet gıda kolisi verildi ama o gıda yardımını koyacak buzdolabı bile yok.

• Dördüncü daire: İkamet edenler burada kirada oturuyor; içinde dört kişi yaşıyor; sabit gelir yok, hane halkından iş bulabilenler gündelik işlerde çalışıyorlar; evin şartları, beyaz eşya ve kahverengi eşya durumları birinci evdeki gibi; bu eve 1 adet gıda kolisi verildi. Böyle bir durum için aşırı farazi demeyiniz, zira bütün büyük şehirlerde böyle binlerce durumla karşılaşmak mümkündür. Soru şu : Bu evlere birer koli verirsek, ne yapmış oluruz? Yahut eşitlikçilerin eşitliği sağlanır veya adaletin birinci basamağı aşılır ama bütün adalet nasıl sağlanır?

Şimdi önce birinci ve ikinci eve bakalım: Bir evde iki kişi, diğer evde dört kişi var ve ikisine de birer koli verilmiş; bu eşitlik yaklaşımı nasıl değerlendirilmelidir? Görünürde eşitlik sağlanmıştır; lakin bir evde iki kişi, diğerinde dört kişi var ve ikisine de birer koli! Hane başı bir koli, eşitlik sağlasa da, kişi sayısı düşünüldüğünde burada bir adaletsizlik vardır. Yani, adaletçilerin deyimiyle eşitlik var ama adalet yok! Adalet sağlanması için eşitliğin bozulması lazımdır ve orantı gözetilerek ikinci haneye iki gıda kolisi verilmelidir.

Denkleştirici/düzeltici adalet (Iustitia commutative) seviyesinde kalırsak haksızlık olacak, o yüzden bir sonraki seviyeye çıkıp orantılı/dağıtıcı adalet (Iustitia distributiva) adalet çeşidiyle haksızlığı gidermek ve doğru bir iş yapmak gerekir. Buradan üçüncü eve gelelim; her eve bir koli derken, belki de o evlerin bazılarında o gıdaları koyacak buzdolabı bile yoktur. Bu durumda birer koli veya bazılarına birden fazla koli vererek hangi adalet sağlanmış olunur? Hukuk felsefesi; böylesi bir eylemde birinci basamakta eşitlikle, ikinci basamakta orantı ile adalet sağlansa da, gerçekte adaletsizliğin devam ettiğini söyler ki; bu doğrudur. İçinde dolap olmayan eve neyin gıdasını vermiş oluyoruz! Öyleyse, adalet arayışını devam ettirmek gerekir.

Bu safhada yeni bir adalet mertebesi olarak hakkaniyet gündeme gelir. Hakkaniyet, hukuk felsefesinde yukarıda da görüleceği üzere, üçüncü aşamayı ifade eder. Bir yerde hakkaniyet yoksa, adalet tam gerçekleşmemiş demektir. Öyleyse, üçüncü daireye gıda kolisi veya kolilerinin yanında başka şeyler de gerekmektedir; ki haksızlık giderilsin ve hakkaniyet olsun; yani, adalet sağlansın. Dördüncü daireye gelince, siz o eve ne verirseniz verin adaleti sağlayamazsınız. Çünkü; silah mevcut olsa da, barut yok! Bu eve düzenli iş ve düzenli gelir gerekmektedir. Bu olmazsa, adalet olmaz.

Sosyoekonomik statü bir kısım yardımlarla düzelmez. Adalet, öncelikle bu evin düzenli iş ve düzenli gelir sahibi olmasını zorunlu kılar. Bu sosyal adalettir. Hangi paradigmadan bakarsanız bakın; ister eşitlikçi olun, ister adaletçi; sosyal adalet olmazsa, dördüncü evde ne eşitlik olabilir ne de adalet! Dördüncü evde hukuk felsefesi konuşur ve bu eve iş ve maaş girdikten sonra adaletin ilk üç basamağına belki de gerek kalmayacaktır der. Yani, yoksulluğun kaynağı kurutularak sorun kökünden çözülür. (Yoksulluk niye var, bu da ayrı bir yazı konusu olarak şimdilik burada dursun.) Görüldüğü üzere; kavramlar bizi ufukların ötesine uçurabildiği gibi, kendi zihin hapishanemize gömebiliyor da. Yeryüzünün en temel meseleleri ve kavramlarında bile böyle olabiliyor; eşitlik ve adalet gibi… Eğer dijital çağ/sanal alem/yapay zeka yeni bir adalet tanımı getirmeyecekse –onu zamanla göreceğiz- şimdilik hukuk felsefesinin yol göstericiliğine tamam diyebiliriz. Zira, eşitlik kendi anlam evreninde tek başına bir şey ifade etmezken, adaletin anlam evreninde çok şey ifade edebilmektedir. Keza, adalet de eşitlik olmadan eksik kalıyor ve eşitliği kendi anlam evrenine alırsa adalet olabiliyor.

 

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir