21 Temmuz 2024, Pazar

Dönüşüm ve Değişim Bağlamında Yeni İnsanın Serencamı ve Tabiat ile İmtihanı – Doç. Dr. Ahmet KESGİN

Bu metin aslında zamanın ruhunu anlatmaya odaklanmış bir metindir. Bunu yapabilmek kolay değildir. O sebeple başlangıçta bazı kavramlar oluşturdum. Kanaatimizce böylece kavrama da kolaylaşmış oldu. Metin o kavramlar etrafında dönmektedir desek yeridir. Eğer bunu oluşturmamış olsaydık, içinde aktığımız zamanın kurucu aktörlerinin teklif ve inşa ettiği kavramlar ile meselemizi anlatmış olurduk ki, bu ona mana vermek anlamına gelmezdi. Aksine verili kavramlar eşliğinde verilmiş manaları belki farklı şekilde ifade ederek tekrar etmiş olurduk. Oysa kavramlar teklif etmek meseleye içeriden değil, dışarıdan da bakmak manasına gelir. O sebeple işlenilen meseleyi anlatabilmek için başlangıç olarak bazı kavramları teklif ettik. Bu durumun okuma için evvel emirde yorucu olabileceğini öngörmek mümkündür, ancak meselenin vuzuha kavuşması için bu gereklidir.

Ardından zamanın ruhunu inşa eden tecrübenin, batı “kültür ve medeniyeti”nin, tarihsel ve entelektüel deneyim ve fikriyatının devinimini ve cesametini irdeleyerek onun ruhunun iki temel tezahürünü ortaya koydum. Buradan hareketle modern/yeni insanın kurucu tarihsel kökleri irdelenmiş oldu. Bugün o insanın hemen her yerde kurduğu nizamın içinde yaşayan bizler, bu nizamın paket halinde sunduğu alışkanlıkları hayat boyu edinmek için yüksek hızda hareket halindeyiz. Bu yönüyle hem onu yeniden üretiyoruz hem de onu tahkim ediyoruz. Buna metin içinde yer yer örnekler üzerinden değinilmektedir. Şu hâlde son olarak bu yeni insanın tabiat/çevre ile imtihanı da bir örneklik olarak işlenmiştir. Metnin sonunda ise ileri okuma için bazı kaynaklar önerilmiştir. Şimdi öncelikle kavramsal haritamız oluşturarak konuya başlayabiliriz.

 1.    Kavramsal Çerçeve

Her metin kavramlardan müteşekkildir. Kavramların bir kısmı manayı ortaya çıkartmak için aracılık yapar iken bazıları mananın üstüne tesis edildiği unsurlardır. Derleyen metinlerden ziyade özellikle iddia eden metinlerde ikinci tür kavramların yeri önemlidir. İfadenin gelişine bağlı olarak tercih edilmezler. Manayı ve iddiayı taşırlar. Biz de bu metne eşlik etmekte olan dört kavramı başlangıç niyetine zihinlerinize teklif edelim. Burada işlenen konunun anlaşılmasına daha iyi bir katkı sunduğunu değerlendirdiğimiz bu kavramlar, ortam, bağlam, dönüşüm ve değişimdir. Daha önce yazdığımız metinlerde de işlediğimiz bu kavramlar, bu tür meseleleri değerlendirdiğimiz her durumda oldukça kıymetli katkılar sunmaktadır. Şimdi bunları hangi manada kullandığımızı açıklayalım.

Ortam ile insan evladının içinde yaşadığı, vaktini geçirdiği, zamanını anlamlandırdığı, nefes aldığı şimdiki zamana ruhunu veren yahut o ruha hükmeden manayı kastediyorum. Ortam, belirli bir mekân ve zamanda beliren, görünen durumu ifade eder. Bu durumda ortam, insanın içine doğduğu ve hazır bulduğu ve çeşitli tesirlere maruz kaldığı ahvali ifade eder. Fiziki ve toplumsal çevre, ortamı belirler. Bağlam ise, ortamı kuşatan ve onun içinde aktığı nehir, hangi nehir ise onu kapsamaktadır. Bu yönüyle bağlam, geçmişi kuşanır; bugünde görünür ve geleceğe yön vermek ister. Dolayısıyla sahip olduğu mana ile bulunduğu ana mekânın oluştuğu bütün çevreyi (bir çeşit yer kabuğu levhaları gibi) kuşatır. Bu yönüyle bağlam aynı zamanda toplumsal çevreyi, yani ortamı kuşatan ve donatan zihinsel çevredir. Bir başka yorum ile bağlam, bazı temel unsurlar ile kurulmuş olan ve ortamları bu unsurlar üzerinden belirleyen ve şekillendiren ahvale denk gelir. Öyleyse denilebilir ki ortamlar genellikle ve zaman zaman daha güçlü olan bağlamlar tarafından inşa edilebilirler. Bu şekilde nehir üzerinden benzetecek olursak, nehrin belirli bir anı ve mekânından geçen su, -şimdi, gündelik hayat- ortamı, iç ve dış etkenler doğrultusunda nehrin yatağını ve niteliğini (debisini, iklimini, taşıdığı malzemeyi, arazi yapısını vs.) belirleyen sabitler ise bağlamı ifade eder. Bağlam, ortamın içinde ona dayanak olacak şekilde yaşar. Burada son olarak şu çerçeveyi oluşturalım. İnsan belirli ortamlarda yaşar. Örneğin “modern zaman”, sahip olduğu mana bakımından insana bir ortam sunar. Hatta insan sunar. Bununla birlikte insan belirli bir bağlam içinde akar. Onun tarihi vardır. İçinde doğduğu ortam ile bağlam bazen çatışırken bazen birbirlerini taşırlar. Modern zaman, içinde doğduğu bağlama “kültürel” ve “medeniyet” bağları ile sıkı sıkıya bağlıdır. Oysa kendi içinde doğduğu bağlam dışına taştığında orada kurduğu yeni ortam, ritmik çatışma (kriz) halleri oluşturması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu yeni ortam, artık farklı bağlama aidiyet ve mensubiyeti olan bir tecrübe ile karşılaşır. Bu durumda ortaya çıkan devinim dönüşüm ve değişim olarak yaşanır. Şimdi bu kavramların taşıdığı mana ve tecrübeye değinelim.

Değişim ve dönüşüm kavramları zaman içinde toplumun yaşadığı süreçle ilgili olarak öne çıkar. Bugün içinde yaşadığımız ortamı inşa eden bağlam, kültürel, ahlâkî, siyasî, ilmî, tarihî olguları ile batı “medeniyeti”dir. Düne ait bu medeniyetin taşıyıcı sütunları ile bugünkü arasında farklar vardır. Dün kudsiyet/kilise merkezli bir ana taşıyıcı var iken bugün bunların yerine “ekonomi” vardır. Bu ortamın yeni insanı, homo-economicustur ve ona taalluk eden siyasi, ahlâkî değerler başta olmak üzere daha seküler görünümlüdür. Hal böyle iken, insan yine o insandır. Kilise’nin hükümranlığı boyunca doğuştan günahkâr kabul edilen ve o sebeple vaftiz edilen insan, yine “doğası” gereği kötüdür, başı boş (örneğin devletsiz) bırakıldığında birbirinin kurdudur. Güven o sebeple öne çıkan en belirgin değerdir. Bugün sorunlara çare ararken müstakil bir barış hali değil, çatışma çözümü olarak düşünür modern zihin. Aslında değişen bir şey yoktur, yalnızca eski hal daha seküler bir şekilde yorumlanmakta ve yaşanmaktadır. Dönüşüm ifadesiyle tam da bunu ifade ediyorum. Meselenin derununda değişen bir şey yoktur. Dünkü görünüm yeni vaziyete eşlik edecek yahut önderlik edecek şekilde yeni görünüm kazanmıştır. Papaz cübbesinin yerini yine cübbe, ancak daha seküler bir cübbe almıştır. Olan şey medeniyetin içindeki bir unsurun, yerini başka bir unsura bırakmasından ibarettir. Şu durumda dönüşüm, batının yaşadığı tecrübenin adıdır. Batıyı oluşturan kültürel, siyasi ve içtimai varoluşun görünen baskın unsuru, yerini bu sefer başka bir unsura bırakmıştır. Bağlam aynıdır. Peki değişim nedir?

Değişim, tam bir başkalaşmadır. Kendi bağlamı ile kopuşa, hatta yeni ortama ayak uydurmak için siyasi, askeri ve fikri devrimler yapmaya kadar gitmektir. Örneğin, medeniyet tam olarak bir batı tecrübesidir. Aslında evrensel ve tek manasına gelen Katolik Kilise’nin (imparatorluk da dahildir buna) temel iddiasının adeta seküler bir yorum ve tecrübesi olarak 18. Yy.’da önce Frenk entelijansiyasının sonra Anglo-Sakson zihninin derinleştirerek inşa ettiği “civility, civitas, civilisation”dan ibarettir. Bu medeni Batı Avrupalılar’ın karşısında, onlara göre kara ormanların barbarları olan Germenler rahat durmamışlardır elbette ve bin yıllık devam eden manasına ekler yaparak “kültür”ü uyandırmış ve kendilerine öncelikle medeniyete karşıt olarak bu libası dikmişlerdir. Yeni tür emperyalizm (imparatorluk) kavramının aldığı yeni vaziyete yönelik yorumlardı bunlar. Batı Avrupa 250 yıllık tecrübesini 18. Yy. epistemolojik tezgahında yeniden kuruyor, bütün zamanı ve mekânı yeniden tanımlıyor ve inşa ediyor, tabii ki kendi tecrübesi üzerinden. Değişim, batı eksenli yaşanan bu tecrübenin batı dışı dünyayı kendi tabii seyrinden çıkartıp başkalaşmaya götürmesi olarak yaşanan durumdur.

Bütün bu tecrübenin nihai olarak entelektüel çıktıları ile Osmanlı ilim ve irfan meclisi 19. Yy.’da derin bir çatışmaya yol açacak şekilde tanışmaya başlar. Tam da insan ve toplum bilimlerinin batı eksenli bir şekilde ortaya çıktığı dönemler de bu zaman dilimidir. Osmanlı ilim ve irfan meclisi, bu kavramları terbiye-i nâs ve icrayi nizam ile başlayarak tercüme etmeye başlamış ve daha sonra medeniyet ve kültür olarak evcilleştirerek, kendi tarihsel çizgilerini yeni bir yoruma ve gelmekte olan önlerindeki zamana da yeni libaslar dikmeye başlamışlardı. Bir zaman sonra ortaya çıkan manzara, bir medenileştirme/uygarlaştırma sürecinin sonucunda başta askeri, siyasi olmak üzere bütün “enletektüel teori”yi önce kendi dimağlarına ve sonra “pratiğini” sokaklarına taşımak şeklinde oluşmuştu. Sonraki yüzyıl içinde, 200 yıl önce yazılmış metinleri uzmanı dışında anlayamayan bir eğitimliler ordusu vücuda gelmiş; bugün yazılanların bir kısmını da 200 yıl öncesinin ilim-irfan meclisinde anlayanın fazla çıkmayacağı muhakkaktır. Örneğin medeniyet hakkında yazılan bir metin, öncelikle kavramın kendisinden başlayarak ilgili dönem ilim meclisinde yabancılık çekecektir.  Buna verilebilecek birçok örnek vardır. Bu metnin işlediği yeni insan ve onun kurucu değerleri bunu daha geniş bir şekilde anlatmaktadır. İşte bu yaşanılan durum değişimdir. Değişimi yaşayan insanların bağlamları, içinde doğdukları ortamdan farklıdır. Bu yeni dönemde kimi insan ve topluluklar, geçmişleri tamamen farklı olsa da yeni kurulan ortama, onun taşıdığı, dahası dikte ettiği değerlere uyum sağlamak zorundadır. Bu batı dışı toplumlarda yaşanan batı eksenli tesirin gücü yalnızca nazariyatın “teoriye” değişmesi şeklinde değil, bütün bir ameli/fiili durumun “pratiğe” evrim geçirmesiyle tezahür etmiştir. Bu bir başkalaşımdı. Fikri dönüşüm batıda fiili süreç ile birlikte geldi hiç şüphesiz. Nazariyenin teoriye dönüşümü de ayrı bir konudur ve bu bağlamda çok şey yazılabilir.

Bu kavramsal çerçeve önemlidir, zira meselenin vuzuha kavuşturulmasına önemli katkısı olacaktır. Bugün yaklaşık yüz elli yıldır insanlık, batı merkezli bir ortamda yaşamaktadır. Kavramlar, tanımlar, teoriler, modeller, stratejiler, programlar, paradigmalar ve bunlara bağlı olarak oluşmuş ya da bunları inşa etmiş olan tecrübe (fiili durum) ancak bu zemin içinde kalınarak konuşulabilecek meselelerdir. Bunlar nihai tahlilde bir sistem (system) olarak gelir ve eğitim aracılığıyla bu sistemin bütün araçları öğretilir ve ikame edilerek sistem sürekli olarak tahkim edilir. Tarihte tesiri ve kapsamı bakımından eşine az rastlanır bu durumu, farklı başlıklar açarak yazmak mümkündür. Lakin biz şimdi kendi meselemiz ile ilgisi bağlamında değerlendirmeye başlayabiliriz.

2.    Kadim Tefekkürde İnsan ve Yeni İnsanın Zemini

Tarih boyunca insan, kendisini içinde yaşadığı (ç)evrenin bir parçası olarak görmüş ve o şekilde yaşamıştır. Bu, daha çok uyum sağlamak şeklinde teşekkül etmiştir. Bu durum yalnızca fiziksel çevre açısından böyle değildir. Zihinsel olarak da insan, buna uygun felsefeler geliştirmiştir. “Bütün”ün bir parçası olarak kendisini zaman zaman ana eksen haline getirmiş olsa da onun dışında bir varlık olarak düşünmemiştir. Bu, en azından bütün büyük anlatılarda böyledir. Hal böyle iken hâkim felsefeler ve sistemler açısından bugünkü ortamda durum farklıdır. Bu ortamın yeni insanı bütünün bir parçasından ziyade bütüne rağmen, bütüne karşı, bütünün dışında başka bir varlık olarak vardır. Kendi dışındaki her iktisadi insana karşı amansız bir çıkar mücadelesi içinde olması, siyasi insan olarak rakip olarak konumlandırdığına karşı sürekli bir güç mücadelesi içinde kalması, içtimai olarak daima bir öteki oluşturması, aslında çevreyi tüketilip atılması gereken bir nesneleler yekunu olarak görmesi gibi bir cümleye sıkıştırılabilecek bu yeni insan taakkul, tefekkür, tezekkür ve ameliyesi ile şimdi hâkimdir. Tarih boyunca bu değerleri taşıyan insanlar olsa da fikri ve fiili bakımdan bugünkü kadar yaygın hakimiyet kurmuş değillerdir. Ancak bugün durum öyle değildir. Bu yeni insanın felsefi, siyasi, iktisadi temellerini ve bunlara eşlik eden ahlâkî tutum ve davranışlarını irdelemeden evvel, evvelki insanın evreni hakkında şu kısa çerçeveyi oluşturalım.

Kadim tefekkürde insan, varlıklar arasında varlıklardan biri olarak telakki edilirdi. İnsan, Varlık Ağacı’nda bir gövdedir, daldır, yapraktır. İnsan, kökleri ve gövdesi ile birbirlerine dayanak ve birlik oluşturan bir varlık alemi tasavvuru içinde gelişen fikriyatın içindedir. O sebeple yaşanılan her şey, insan şuurunda bütüne/külli olana taalluk edecek şekilde tasavvur edilir. Kendisini külli olanın dışında görmez. Son derece sıradan tabiat olaylarını dahi bu minval üzere tefekkür eder. Şimşek çaktığında, yağmur yağmadığında, toprak kuruduğunda yahut dağlar sallandığında, ovalar yeşerdiğinde, mahsul bereketlendiğinde her daim o varlık ağacının bir parçası gibi sıradan insanlar dahi bütün bu oluşun bir parçası gibi, bu parça parça oluşuma, ait oldukları varlık ağacının bütünlüğü içinde kalarak mana verirlerdi. Bu tefekkür biçiminin bütün izlerini eski metinlerde görmek mümkündür. Bu tefekkürün sağladığı tasavvurun izlerini ise insanın yaşadığı her zemin ve zamanda takip etmek mümkündür. Genel hatlarıyla ifade etmek gerekirse; insan, ruhu olan bir varlıktır ve bu ruhun kademeleri vardır. Her kademe özellikle canlı evren ile bütünlük arz edecek şekilde temellendirilir. Bu tefekküre göre ruhun nebati ve hayvani boyutları vardır. Bunların dışında ruhun bir de düşünebilme kabiliyeti olan yönü vardır. İnsan olmak, özellikle sonuncusu ile kazanılan bir mertebe iken, yine insan varlığı, içinde yaşadığı alemin künhünün adeta temsilidir. Sonuç olarak insan, yaşadığı evrenin parçası olarak tasavvurunu inşa eder. Müslüman tefekkürü de bundan farklı değildir.

Allah inancı ve tasavvuru, alemin dışında bir Varlık olarak her şeyin yaratıcısıdır. İnsan ve diğer bütün mahlukat bu Müteal Varlık’ın var etmesi ile vücuda gelmiştir. O halde her şeyin varlığa gelmesinde kaynak tek ve aynıdır. Yaratılmış olan her şeyin, aynı kaynak tarafından tekevvün ettirilmesi sebebiyle birbirine bağlı bir varlık alemi tefekkür ve tasavvurunun gelişmesi mümkün olmuştur. Tefekkür dünyasının ana caddelerinde oluşan ve felsefeden kelama, tasavvufa bu düsturun ve fikrin izlerini takip etmek mümkündür. Dahası, “yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” gibi şöhretli sözlerin sebebi, inanç ve tefekküre taalluk eden bu zeminin ifadeleri olarak karşılık bulmuştur. Bu tefekkür ve tasavvur aleminde yaşayan insan, kendisi dışındakilerden ancak ihtiyacı kadar istifade eder, karşılanmadığında şükreder, fazlasını bulduğunda da paylaşır. Sözü edilen tasavvur dünyasında insan, bütünün bir parçası olarak kendisini görür ve alem ile de münasebetlerini bu doğrultuda tanzim eder.

Bununla birlikte bugün batı tecrübe ve entelektüel çabasının ekseninde teşekkül etmiş olan yeni insan, bütün dünyada görünür olan yeni bir ortam tesis etmiş vaziyettedir. Burada batı ifadesini, dünya için bir coğrafi bölgeden çok kültürel ve entelektüel boyut için kullanıyorum. Dolayısıyla gün geçtikçe bu kültüre ve entelektüel dünyaya dünyanın her yerinden katkılar sağlanmaktadır. Dolayısıyla bugün dünya üzerinde bugün yaşanan her türlü ortamda bu kültürel ve entelektüel dünyanın tesiri söz konusudur. Bunun yanında siyasi ve askeri olarak ise geçen yüzyılın başlarında fiili olarak dünya üzerinde çok büyük bir hegemonyası vardı. Bunun öncelikli sebebi yalnızca siyasi hükümranlık değildi, ondan daha çok “ekonomik” niyet ve amaçları vardır. Doğrudan sömürge(leştirme) (emperialize, empire, colonialize) veya dolaylı hükümranlıklar yoluyla hükmedilen topraklar geçen yüzyılın başındayken dünya haritasının başına geçen Fransız şair P. Valery’ye, terazideki batı kefesinin % 85’ler civarında ağırlık kazandığını söyleme keyfiyeti sağlıyordu. Bunun sebeplerinden daha çok sonuçları bizi bu metinde ilgilendiriyor. Denilebilir ki batı, dünya üzerinde tarihteki benzerlerinden çok daha yaygın bir şekilde tesirli olmuştur. Bu tesirin sonucunda ortaya çıkan yeni ortam bugün dünya üzerinde küresel düzeyde yaşanan her türlü durumun sebebidir. Benzer düşünüş tarzlarından benzer yaşam biçimlerine, benzer üretim alışkanlıklarından tüketim alışkanlıklarına, ticari münasebetlerden ahlâki tutum ve davranışlara, eğitim yapılanmalarından içeriklendirilmelerine ilişkin hayatın hemen her alanında bu tecrübenin tesiri vardır. Dünya ölçeğinde ortaya çıkan küresel ısınma ve çevre felaketlerinin başlıca sebebi bu yeni insan ve onun yeni sistemidir. Bu yeni insan öncelikle sözü edilen kültürel kuşağın insanıdır. Onun dünya üzerindeki alışkanlıkları geçen yüzyıldan bu yana sürekli olarak yaygınlık kazanmaktadır. Şu durumda şimdi bu “yeni insan”ın serencamını yazmaya başlayabiliriz. Buna dair bir mana tesis ettiğimizde yaşadığımız zamanı daha iyi anlamış olabileceğimiz aşikardır.

3.    Bir Dönüşüm ve Değişim Hikayesi: Modern/Yeni İnsan

Peki, yukarıda ifade edildiği gibi bugünkü durumun farkı nasıl oluşmuş ve onun tesirinin izleri nelerdir? Bugün modern tasavvurun inşa ettiği yeni insan ve tefekkür biçimi, bu kadim tasavvur ve tefekkür biçimini dağıtmış ve yerine yeni bir tasavvur tesis etmiştir. Bu inşa için herhangi bir topluluk veya toplumun tasavvur dünyasının insanını öncelikle kendi köklerinden koparması gerekiyordu. Bu yeni insan, tarihe dahi yeni manalar vererek buna uygun tasavvur geliştirmiş ve kendisinden önceki dönemin insanlarından farklı olarak tarihi idrak eder olmuştur. Modern (yeni) insan, (b)ağlarından kopartılmış ve bu haliyle köklerinden arındırılmak manasında yalnızlaştırılarak bireye dönüştürülmüştür. Ardından sırasıyla önce yeni gelmekte olan modern ulus-devlete uyruk haline getirilmiş, sonra ulus-devletin araçsallaştırıldığı diğer saha oyuncusu fikriyata/ideolojilere ya da unsurlara yönelik talim ettirilerek “karakter” ve kimlik kazanmıştır. Bu yaşanılan şey, insanın bu yeni insana dönüşmüsi ya da değişmesidir. Bunları bir proje olarak birileri yaptı ve diğerleri de ona râm oldu demek doğru değildir. Bu süreç, kimi ülkelerde içten bir süreç olarak yaşanmış ve inşa edilmiş iken kimi ülkelerde ise dıştan baskı ile tesis edilmeye çalışılmıştır. Ancak, bir aşamadan sonra içtimai olarak da kitleler bu yeni sürece uyum sağlamanın en etkin olduğu mekanlara birkaç on yılda yığınlar halinde göç etmişler ve tarihte görülmemiş şekilde nüfus yoğunluklarının yaşandığı yeni yerleşim yerleri oluşturmuşlardır. Şu durumda denilebilir ki, bugün yaşadığımız ortam, yukarıda zikrettiğimiz kadim dünyadaki tasavvur dünyasındaki insanlar ile aynı ortam değildir. Bugün bütün dünyada kadim tasavvurun tesis ettiği gibi farklı ortamlar yoktur. Yaşayan topluluk ve toplumlarda “bireyler”, farklı bağlamlardan geliyor olsalar da aynı ortamda yaşamakta ve karakter (şahsiyet kavramı ile aynı manada değildir) kazanmaktadırlar. Bu ortam, kendi başına insanlığın ortak mirası olarak aşama aşama gelmediğine göre bunun bir faili var olmak durumundadır ve ortam, o failin fiilleri ile kurulmak zorundadır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi bugünün ortamını kuran kültürel süreç, modern batıdır. Bugün bütün dünyada bu sürecin sonucunda tesis edilmiş olan bir sistem vardır ve çeşitli düzeylerde insanda, tabiatta ve kurumlarda yansımaları vardır. O sebeple bu insanın izini sürmek, daha önce ifade ettiğimiz gibi aynı zamanda bugünü daha iyi anlamak manasına gelmektedir. Şimdi bu modern insanın farklı başlıklardaki yansımaları üzerinden izini sürelim.

Kadim dünyadaki bütün tasavvurların dönüşüm ve değişiminde, dolayısıyla modern dünyanın kurucu faili olarak batı medeniyeti olması hasebiyle onun öne çıkan iki görünümünü ve bunlar ile gelen temel bazı değerleri burada irdeleyelim. Zira bu iki unsurun anlaşılması dünyanın başına gelen şeyin idrakine katkı sunar.

3.1.       Batının Medeniyetinin İki Temel Görünümü

Burada batı medeniyet ve kültür havzasının iki temel tezahürünü irdeledik. Mana vermek için bu tür tanımlamalar yapmak önemlidir, zira anlam zaten tanımlar üzerinden inşa olmaktadır. Bunu yaparken onların kendilerini nasıl tanımladıklarını dikkate aldığım söylenemez. Onların farkındayım ancak esasında bir bakış açısı geliştirerek bunu yapmadığımızda yine batı eksenli çerçeveleri çoğaltmaktan öte bir şey yapmış olmayız. Kendimize ait manalar ve çerçeveler oluşturmak önemlidir. O halde başlıktaki meseleye dönecek olursak batı medeniyet(ler)inin “karakter”ini (character) yansıtan iki tezahür biçimi vardır. Bunları iki ayrı cümle şeklinde formüle edelim:

  1. Batı medeniyeti tarihi, Tanrı’nın insanlaştırılmasından insanın tanrılaştırılması sürecidir.
  2. Batı medeniyeti, savaş/çatışma içinde yoğrulmuş bir karaktere sahiptir.

Şimdi bu ifadelerin mahiyetini irdeleyelim. Öncelikle ilkine odaklanalım.

  1. Burada bir kopuş değil süreklilik söz konusudur. Oysa modern dünya görüşü, eskiden bir kopuşun iddiasını taşır. Tali ve yüzeydeki konularda böyle görünse de daha derinde bir süreklilik olduğu fark edilebilir. Bu iki tezahür biçimi aslında bu sürekliliği göstermesi bakımından önemlidir. Şu durumda cümlenin ilk bölümüne bakalım. Tanrı’nın insanlaştırılması ne demektir?

Bilindiği üzere bugün yaygın bir şekilde yaşayan semavi dinlerin doğduğu mekân bugünkü Filistin ve Arabistan yöresidir. Bunlar arasında adeta bir ırka inhisar edilmiş olan Yahudilik’i çıkartırsak Hıristiyanlık, doğduğu topraklardan batıya göç etmiş ve orada yeni bir kimlik ve karakter de kazanmıştır. Romalılar’ın ilk dönem baskıları sonrasında Roma da Hıristiyanlık dinini resmi din olarak kabul etmiş ve Hıristiyanlık artık bir Roma dinine dönüşmüştür. Roma (Batı Roma)’nın yıkılışı sonrasında onun yerini Kilise almıştır. Bu kilise, Katolik Kilisesi’dir. Bununla birlikte Hıristiyanlık’ın ilk dönemi baskılar ile geçmiş olmasına rağmen 325 yılında İznik’te toplanan birinci konsilde, inanca taalluk eden konu olan İsa’nın tanrı olup olmadığı değerlendirmesi, çetin tartışmalar sonucunda karara bağlanmıştır. Buna göre İsa, Tanrı’nın oğludur. Kilise babaları dönemi olan bu süreçte Hıristiyanlık tarihinin en önemli piskoposu olarak Augustinus’un yazdığı Tanrı Şehri adlı metin, öncelikle paganlara savunma şeklinde yazılsa da batı kilisesi olan Katoliklik’in de merkezi konumunu tesis etmiştir denilebilir. Zira sonraki evrede batı dini adına artık tek otorite bu kilise idi.

Hıristiyanlık batıda zamanla ve kilise bayraktarlığında yayılırken İsa’nın tanrının oğlu olması inancı, başka bir ifadeyle bir insanın tanrı olarak görülmesini içselleştiren bir sürecin de taşıyıcısı olmuştu. Hıristiyanlık batıya doğru göç etmişti. Roma’dan devraldığı gücü, ilk olarak “Roma’nın barbarlarına” Hıristiyanlığı götürmek için kullandı. Roma sınırları dışındaki topluluklardan oluşan Angler, Saksonlar, Franklar, Germenler, Gotlar gibi nicelerine yeni dini, son derece büyük bir baskı ve yer yer işkence ile götürürken bu topluluklar kendi mirasları ile bu yeni dine intisap ediyordu. O sebeple Kilise gittikçe bu yeni Tanrı-insan inancı ve figürüne yatkın hale geliyor ve bu kudsiyet halkasına dahil edilen her figür/ikon, ibadet yerlerinde adeta tanrısal değer görüyordu.

Tanrı, neden insan suret ve bedeninde hulul etmiştir? Bunun bir sebebi vardı elbette. Burada temel bir inanç daha karşımıza çıkmaktadır. Bu inanç, insanın doğuştan günahkâr, dolayısıyla kötü olduğu varsayımına dayanır. Bu kötülüğün kaynağı, Adem’in (esasında Eski-Yeni Ahit’te insan türünü temsil eder) işlediği ilk/aslî günahtır. Ondan sonra bu günah/kötülük, bütün insanlara kalıtım yoluyla geçer. Bundan kurtuluşun tek bir yolu vardır. Vaftiz olmak. Buna göre doğuştan, Adem’in sebep olduğu bu ilk günah nesilden nesile aktarılmaktadır. Kilise dogmasına göre Tanrı, kendi oğlunu insan suretinde yine insan bedeniyle göndermek ile insanın affedilebileceğini de müjdelemiştir. Burada vahiy, doğrudan bir söz yerine İsa’nın kendisidir. Birinci İznik Konsili’nde bu mesele tartışılmış ve nihâî olarak çıkan karar bu yönde gerçekleşmiştir. İsa sonrası doğan her insan, bu ilk günah yükünden İsa’nın tecelligâhı ve hakimiyet alanı olan Kilise’de vaftiz edilmek suretiyle Hıristiyan yapılarak kurtulur.

Roma ikiye ayrıldığında Batı Hristiyanlığı özellikle Batı Roma mirasını sahiplenmiştir. Roma’dan arta kalan güçlü tek kurum Kilise’dir. Orada ortaya çıkan güç boşluğunu doldurmaya başlamıştır. Sonuçta inancın tek bir merkeze bağlı olarak yol almasıyla misyonerlik faaliyetleri de yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Özellikle gerek Roma’yı istila eden gerekse eski sınırlarında kalan barbarlar üzerinde giderek artan ve şiddetlenen baskı uygulanmıştır. Zira bütün yeryüzü Hıristiyanlaştırılmalıdır. Burada dikkat çeken husus, modern dönemde insan doğasına dair kötülük/güvensizlik vurgusunun tarihsel kökleridir. Yukarıdaki ikinci cümlenin tecrübeye taalluk eden kalkış noktası da burasıdır. Bu durum, ikinci cümleye dair değerlendirme okunurken daha belirgin olarak fark edilebilir.

Sürecin sonrasında Katolik (evrensel ve tek) Kilisesi hem evrensellik iddiasını tahkim etmişti hem de teslis inancındaki Tanrı ve Oğul’un yeryüzündeki tek temsilcisiydi. Gücünü bunun üzerine oturtuyor ve gücü de zikredilen Tanrı adına kullanıyordu. Nihai olarak görülür ki, bu inancı kabul eden herkes artık Tanrı’nın insanlaşması tasavvuruna sahip olmakta idi. Bu önemlidir, zira her ne kadar semavi kaynaklı bir din olsa da Hıristiyanlık son derece pagan unsurlar barındırıyordu. Bunun esas manası, Tanrı’nın insan suretinde/- ve bedeninde tecelli etmesi inancına alışkın olan bir tefekkür ve tasavvur mirasının oluşmasıdır. Kilise bu inancın taşıyanı ve kurduğu hiyerarşik yapı ile de bunu temsil edercesine, başta papa olmak üzere bu kurum hiyerarşisinde yetkili olanlar, adeta günahsız insanlar olarak diğer günahkarları Tanrı adına bağışlama ve onlara yeniden başlama imkânı sağlıyorlardı. Bu tasavvur ve fiili durum hiç şüphesiz günümüzde de devam etmesine rağmen modern dönemde söz konusu hiyerarşik yapı, eski siyasi ve askeri gücünü kaybetmiştir.

Mirası bu şekilde devralan modern hıristiyan batı, sekülerleşme sürecine girmişti. Sekülerleşme, aslında Kilise dogma ve hükümranlığından daha bağımsız bir alan açma çabasıdır. Batıda başlangıç itibariyle Kilise’nin yorum ve hiyerarşisine itibar etmeme anlamına gelmektedir. Yoksa dini inanç ve lugatlardan tamamen bağımsızlaşma anlamına gelmez. Bununla birlikte Kilise yorumu, insanı günahkâr kabul etse de içinde yaşadığı yaratılış evreninin bir parçası görüyordu. Bu tasavvurun sonucunda insanın hayata taalluk eden bütün işlerini de bu tasavvura uygun şekilde birbirine bağlı olarak kurgular idi. Evreni bir bütün olarak gören bu anlayışta hukuktan siyasete, eğitimden ahlaka hemen her şeyde, insan hayatında bu bütünün yansımaları görülürdü.

İnsanın tanrılaşması ile kastedilen şey, bu tasavvur ile adeta organik bir şekilde bağlıdır. Buna göre, Tanrı’nın insanlaştırılmasına, yani bir insan olarak İsa’nın Tanrı olarak görülmesine yüzyıllarca alışkın olan bir mirasın içinde olgunlaşan yeni tasavvurun insanı tanrılaştırması daha kolay olabilmektedir. Buradaki insan, insan türüdür. Herhangi bir insandır. Öncelikle evrenin bir parçası olarak düşünülen insan, artık evrenin karşısında ve kendi bütünlüğü ile biricik varlıktır. Her şeyin miyarıdır. Varlıktan bilgiye, hukuktan siyasete, tabiattan sanata, maariften ahlaka hemen her şeyin ölçüsünü bu yeni insan oluşturur. Yeni insan, Varlık Ağacı’nın bir uzvu değil, onun karşısında adeta kendinde bir varlıktır. İnsanın tanrılaşması manasına gelen bu yeni süreçte aslında herhangi bir insan değildir. Bu insan, yeni insanın sahip olması gereken donanımlarda yetkin (özellikle batılı, zengin ve sınıfsal hükümranlığı haiz) olan insandır.

Söz konusu yeni süreçte insan, devraldığı miras ile oluşan ağlarından kopartılarak bireye dönüşür. Tabiatın içinde adeta ondan parçaların tecelligâhı gibi görülen insanın artık kendi doğası/tabiatı vardır. Kavram, her şeyin içinde olduğu doğa/tabiattan, bir şeyin doğası, şeylerin özünü/cevherini tanımlayan kavrama dönüşüyordu. Bazı düşünürler üzerinden bu farklılaşmayı gösterelim. Söz konusu insan doğasını N. Machiavelli (1469-1527), siyasi insan üzerinden tanımlarken güvenilmezlik vurgusunu yapar. Ona göre insan, bencil, kin güden, kıskanç ve çıkarına düşkündür. Siyasi sahada insan, son derece kurnaz ve güçlü olmak zorundadır. Muktedir olan kişi, bu alanda bu iki yetenek ile tahakküm kurabilir. Yine siyasi alana taalluk eden metinler yazan T. Hobbes (1588-1679)’a göre, insan doğası gereği şu üç şey ile varlık kazanabilir: Rekabet, güvensizlik ve şan-şöhret. İnsan doğası gereği güvenilmez bir varlıktır. Güç peşinde giden, birbirine karşı güvenilmez varlıklardır. Bu yeni insanın her alandan buna uygun tanımların oluşarak bu yeni ortamda gittikçe olgunlaştığını görüyoruz. Bu yeni insanın kozmolojik, ontolojik ve epistemolojik temellerinin nasıl inşa edildiğini kısaca belirleyelim.

Kopernik (1473-1543), dünya merkezli kâinat tasavvuru yerine eşyanın hareketinin gözlemcinin hareketiyle açıklanabileceği tasavvurunu yerleştirince, Avrupalı modern bireyin çerçevesi oluşmuştur. Bunun anlamı, insanın nesnel dünyanın tezahürlerini kendi öznel durumuna indirgeyerek bilebilmesidir. Kepler (1571-1630), Galileo (1564-1642) ve Newton (1643-1727) kozmolojide Kopernik’in halefleri iken Descartes (1596-1650) ve Kant (1724-1804), Kopernik’in getirdiği devrimi felsefede devam ettirmiştir. Buna göre Descartes varlık tefekküründe, insan dış dünyadan tamamen farklı ve bağımsız olarak kavrayan bir varlıktır. Bu bağlamda Descartes, felsefi olarak Porphyrios Ağacı olarak bilinen ve evrendeki her şeyin birbiri ile bağı olduğu tasavvurunun temeli olan külliler tartışmasını 5 temel külliye indirgeyen tefekkürden kopuşun işaret fişeğidir. Varlık aleminin bir parçası olmaktan ziyade bu yeni insan kendi başınadır ve bu yeni insan, her şeyin varlık kazanabilmesinin de şartıdır. Düşünüyorum, o halde varım ifadesinin manası budur. Yine onun ömrünün önemli bir kısmı, 1618-1648 yılları arasında mezhepçi Avrupa devletlerinin aralarında yaptığı 30 yıl savaşları döneminde geçmiştir. Savaş sonrasında Avrupa’nın bugünkü sınırları çizilmiş ve modern ulus-devlet formu doğmuştur. Zaman içinde onun bütün ideolojik temelleri ve araçları oluşacaktır. Görülen o ki, modern ulus-devlet temelli bu yeni devlet formunun ihtiyaç duyduğu modern bireyin, felsefi bağlamda Descartes ile doğması tesadüf değildir. Zamanın ruhuna uygundur. Devrinde yeni teşekkül etmekte olan Alman ruhu (Volkgeist)’nun temsilcilerinden olan I. Kant (1724-1804), epistemolojide insana öyle bir alan tesis eder ki, bütün bilginin miyarı artık insan aklıdır. Aklın sahip olduğu kategoriler olmadan bilgi mümkün değildir. Bilginin bu 12 kategori olmadan doğması ve teşekkül etmesi mümkün değildir. Zihin, duyulardan aldığı bütün verileri bu kategorilerde işleme tâbi tutarak bilgiyi mümkün kılar. Dolayısıyla bilginin insandan başka kaynağı da yoktur.

Yeni modern (batılı) fâil (birey) bu minval üzere tecessüm eder. Bu hâliyle insan, evrenin bir parçası değil; ona rağmen (onun karşısında) var olmak zorunda kalan bir varlıktır. Aslında bu durum, Avrupa ruhunun tedirginliğini yansıtması bakımından da önemlidir. Sanki hakiki bilgi nesnel/evrensel olandır ve bu bilgi, öznenin (insanın) nesneye (tabiata) hükmetmesi ve denetim altına alması olarak temayüz etmektedir. Bu bakış açısı, 19. yüzyılda sosyal bilimlere de hâkim olmuştur. Öyle ki sanki Avrupa dışı toplumlar (vahşiler, barbarlar veya medeniyetsizler) ancak Avrupalı fâil tarafından anlaşılabilecek birer nesnedir. Avrupalı tanımlamış, ölçüp biçmiş veya istila etmiştir. Bunun için yalnızca modern (yalnızca mihver) kavramların vaftiz babalarına bakmak yeterlidir. Ayrıca söz konusu yeni birey için bütün bunların felsefî, dinî ve ahlâkî meşrûiyeti vardır.

Böylece ilk sureti oluşturulan modern insan, teslis inancına dair alışkanlığını seküler bir zeminde yeniliyordu. Bunun ilk ciddi emarelerini 18. Yy. Aydınlanmacıları ile yeni kutsal sahalar oluşturulduğunda görüyoruz. Bu yeni seküler teslise göre; akıl, birey ve özgürlük, bu teslisin İskoçya’dan Kıta Avrupası’na yaşanan bir dönemin, “Aydınlanma Dönemi” denilen sürecin üçlü seküler kutsallarıydı. Ardından 19. Yy. sanayi devrimiyle birlikte gelen yeni toplumsal süreç yaşanıyor ve modern dönem, aydınlanmanın sözü edilen üçlü seküler kutsalın yerini başka üçlü seküler kutsal alıyordu: Yeni teslis ulus, devlet ve bilimden ibaretti. Bunlar yeni dönemde yeni insanın tesis ettiği yeni kutsallar idi. Bütün cemaatlerin yerine tek bir ulus tesis edilmeliydi. Bütün bu bir araya getirilerek uluslaştırılan toplumu yönetmesi gereken bir üst otoriteye ihtiyaç vardı ve bunu devlet yerine getirecekti. Milli bayramlar, bu uluslaşma sürecinin kutsal ritüelleri idi. Ancak zamanla bunların eleştirisi ile yerlerine yeni teslis geçiyordu. Doğruyu söyleyeceği ifade edilen bilim, gittikçe egemenlerin çıkarına hizmet ediyordu. Millet olarak bir arada olan bireyler, ekonomik çıkar söz konusu olduğunda bu birlikteliği çok da önemsememektedir. Modern devlet böylece aslında egemenlerin çıkarlarına hizmet ediyordu. O sebeple yeni bir seküler kutsal alan oluştu: Bencillik, beden ve karışılmama.

Sosyologların post-modern dediği, Akışkan Modernite olarak görülen bu dönemde, çıkarın en önemli ilişki biçimi olduğu kabulüyle yeni insan, zevk-haz-iştah varlığı olarak yalnızca bunlara odaklanarak yaşarken sağlık, güzellik başta olmak üzere tarihin bütün zamanlarından daha çok vücut takıntısı ile ve bütün bunları yaşarken de kendisine karışılmaması ile tecehhüz etti. Bu yeni dönemde çıkar odaklı, haz-zevk-iştah üzerine inşa olmuş olan birey, attığı hiçbir adıma hiçbir kimsenin karışmaması gerektiği gibi bir anlayış ile yaşamayı kendisine değer bulmuş görünüyor. O sebeple bu durum son dönemin üçlü kutsalı olarak varlığını izhar etmekte ve tahakküm etmektedir. Zamanın reklamlarına odaklanıldığında dahi bu gerçekliği görmek mümkündür. İkonlar, moda sahneleri, kent meydanları bu taleplerin ve haykırışların göstergelerinden yalnızca bazılarıdır.

Burada genel hatlarıyla çizgilerini belirginleştirdiğimiz durum, modern zamanların sunduğu ortamın aslında bu ortamı oluşturanların bağlamları ile bir sürekliliğinin varlığıdır. Tanrının insanlaştırılması ve bu inancın temelini oluşturan teslis inancının daha seküler bir görünüm arz ederek modern zamanlarda farklı suretlerde, lakin özünde insanın tanrılaşması şeklinde görünürlük kazandığını ifade etmek mümkündür. Bunları daha ayrıntılı işlemek mümkündür. Ancak burada işlemeye çalıştığım “insanın tanrılaşması” ifadesi için bu çerçevenin yeterli olduğu kanaatindeyim. Yeni (batılı) insan, artık Tanrı’nın yerini alarak kendisini geliştirdiği modeller ile evrenin bir parçası olarak değil, giderek benmerkezci olacak şekilde onun karşısında, Varlık Ağacı’nın bir uzvu değil, onun dışında bir varlık olarak hem kendisi, başkaları hem de tabiat ile münasebetleri bağlamında her şeyi(ni)n miyarı olacak şekilde var olmaya devam etmektedir.

  1. Batı medeniyetinin deviniminin ana karakterinin çatışma/savaş hali olduğu ifadesine gelince, aslında ilki ile doğrudan ilgili bir durumu da ifade etmiş oluyoruz. Şöyle ki, insanın doğuştan günahkâr olduğu, ilk günahı doğan her insanın taşıdığı inancı, insanın doğuştan kötü bir varlık olduğuna inanmayı zorunlu olarak doğuruyor. Bu kötücüllük veya günahkârlık vurgusu, bazı insanları kapsamaz. İnsan türünün kaderidir. Böylece bütün ilişkiler öncelikle güvensizlik vurgusu ile inşa edilecek, dahası ortamın taşıyıcı sütunlarından olan güven-güvensizlik vurgusunun müsebbibi de bu kötülük hali inancı ve ön kabulü olacaktır. Çatışma ikliminin kaynağı bu temel inançta aranmalıdır. Bunun yanında tarihsel tecrübesine odaklanıldığında tedirgin bir ruh ve sürekli çatışma ortamı, batı medeniyetinin karakterini yansıtır. Savaş/çatışma devinimi, adeta o karakterin dövüldüğü bir örs vazifesi görmüştür.

Kutsal Roma Kilisesi, kuzeyde yaşayan “kafir barbar ve heretikleri” henüz 9. Yy.’da hizaya getirmek, ayrıca onları Kilise’nin temsil ettiği dine sokmak için ilk Haçlı Seferleri’ni kuzey ve Baltık ülkelerine düzenlemiştir. Aslında ne kutsal ne Roma ne de bir imparatorluk olarak görülen Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hıristiyan selefleri olan 4. Yy.’da Merovenj ve 8. ve 9. Yy.’da Karolenj imparatorluk dönemlerinde Anadolu ve Kudüs diyarlarına yönelen Haçlı Seferleri’nden önce haçlılık halkası etrafında çatışma ikliminin yaygın bir şekilde varlığından bahsetmek mümkündür. Daha sonra 11. ve 12. Yy.’larda Anadolu ve Kudüs’e yönelen haçlılık ruhu, savaş ve çatışma ortamının diri tutulduğuna işaret ederken hem sonrasında bölge kendi içinde Yüzyıl Savaşları’na başlıyorlardı. Bitmeyen İspanya-Fransa savaşları, İtalya coğrafyasında kurulan şehir devletlerinde sonu gelmez bir çatışma halinin ortaya çıkmasına sebebiyet veriyordu ve İtalyan şehir devletleri iki merkezi devletin çatışmalarında duruma vaziyet eden bir coğrafya görünümündeydi. Machiavelli’nin yaşadığı Mediciler’in Floransası’nda, hiç şüphesiz çatışma, entrika, ayaklanma vs. gibi siyasi ve askeri faaliyetler hiç eksik olmuyordu ama durduk yere Machiavelli de olunmuyordu. Daha sonra kıta içi engizisyon mahkemelerinin üç yüzyıl boyunca modern dönemlerde bu çatışma haline vaziyet etmesi, cadı avları olarak bilinen ve uzun yüzyıllar boyunca devam eden çatışma ortamının hazırladığı bir anlam deposu vardı. Son engizisyon kararı 1782 yılındaydı. Batı, gittikçe seküler bir görünüm arz etse de Hıristiyanlık bütün cesametiyle batıyı şekillendirmeye devam ediyordu. Mezhep çatışmaları, batılıların orta çağının bir sorunu değildi. 1500’lerden itibaren başlayan ve çok uzun süren iç çatışmaların başlıca sebeplerinden birisi olarak batının çatışma kültürüne katkısı bakımından tarihteki yerini alır. Mezhep çatışmalarının en belirgin olanlarından birisi Otuz Yıl Savaşları idi. Ardından İngiliz iç çatışması sonucunda yapılan devrimler, Amerikan ve Fransız devrimleri’ni Napolyon Savaşları takip ediyordu.

Tabii bunlar sürerken batı mihver ülkeleri, batı dışı dünyada her yerde hükümranlık kurmak ile meşgul idiler. Güney Amerikalar’da Portekiz ve İspanyol öncüler ile başlayan soykırımlar, Kuzey Avrupalılar’ın göçleri ile ele geçirilen Kuzey Amerikalar’da yerlilerin soykırımlarına giden katliamlar aynı dönemlerde cereyan eden olaylardı. Aborjinler’den Guançeler’e, Maoriler’e yeryüzündeki istila edilen her yerde yerli topluluklara yönelik soykırımlar peşinden geliyordu. Afrikalar’da ise zaptedilen topraklarda çalıştırılmak üzere köleleştirilmiş insan avı adeta bir sürek avına dönüşüyordu. Nüfusun işe yarar, güçlü, sağlıklı olan kısmını yakalayıp götürüyorlardı. Geride yaşlı, güçsüz ve sağlıksız olanlar kaldığı için Afrika yüzyıllar boyu belini doğrultamamıştır. Bu durum yüzyıllar boyu sürdü. Sonuç Afrika’ya derin travmalar ve yok olmaya kadar giden açlıklar bırakırken batıya büyük zenginlikler sağlamıştı. Zenginlikler zamanla yeni sınıfların ortaya çıkmasına ve yeni üretim modellerinin gelişmesine yol açmıştı. İnsan ve toplum bilimlerinin ortaya çıkışı da bu sürecin içinde teşekkül etmiştir. Zamane filozofların metinleri de bu ortamın içinde şekillenmiştir. Bazı felsefî veya edebî metinlere veya 19. Yy. batı toplumsal yapılarına, sanayileşme süreciyle ivme kazanan yeni kent ortamına ve örneğin sosyal politikaların gelişim seyrine odaklanıldığında bu çatışma ortamının nazariyelerini görmek mümkündür. G. W. F. Hegel, K. Marx, A. Compte gibi dönemin felsefe ve sosyologlarının tarih felsefelerinin çatışmacı kimliği, C. Darwin’in evrimci fikri, F. Nietzsche’nin felsefesi bütünüyle bu ortamın ruhunu yansıtır. C. Dickens’tan F. Dostoyevski’ye, J. W. Goethe’den H. De Balzac’a, bu yazarların kaleme aldığı metinler de dönemin bu ruhunu en iyi şekilde yansıtan metinler kaleme almışlardır. Sonuçta yazarlık, toplumsal anlam deposu ve akıp giden zamanın ruhu içinde gelişen bir olgudur.

Her insan, toplumsal bir deposu içinde manasını ve mayasını bulur. Avrupa yeni bir anlam deposu tesis ederken aslında onun sureti geçmişten gelmektedir. Suret eskiden ancak beden yeni. Kilise’nin insanın doğuştan günahkâr olduğu vurgusu modern dönem felsefelerinde insan doğasının kötücüllüğü, toplumsal tarihçilik ve siyasi tarih okumalarında ise çatışma vurgusuna dönüşüyordu. Bu anlam deposunda aynı suretin sürekliliğini görmek mümkündür. Ancak yeni durumda insan daha seküler bir kurgunun neticesi olarak karşımıza çıkıyordu. Bu günahkârlık ile kötücüllük vurgusu, aynı tedirgin ve çatışmacı iklimde teşekkül etmiş ruhun inanç, tasavvur ve tefekkürüdür. Kavramlarda olduğu gibi kurumlarda da bir sekülerleşme süreci yaşanıyordu, lakin suret yüzyıllar boyunca batı idraki, nazariyesi ve ameliyesini inşa etmiş olan Kilise’den geliyordu. Bugün bürokratik yapıların sureti, bedeni ve manası da oradan gelmektedir.

Görüldüğü üzere çatışma, batının ruhunun kendisi. Çatışma onun bütün tarihi boyunca içinde şekillendiği ortamı oluşturmuştur. Bütün tarihi boyunca demek ile devinim bakımından onun aslında hangi bağlam içinde teşekkül ettiğini görmüş oluyoruz. Bugün yaşadığımız ortam batı müktesebatı ve fiiliyatı ile inşa olmuş ise, başka bağlamlara sahip topluluk ve toplumlar bu ortama nasıl ayak uydurmaktadır? Nazari çerçeve birliği zaten eğitim aracılığıyla yeryüzünde neredeyse aynı metinler okutularak sağlanmaktadır. Eğitim bu iş için vardır. Örneğin bir tarih öğrencisi, bir Avrupalı’nın (J. Bodin) tasnif ettiği tarihi zamanları okurken bunu adeta insanlığın ortak tecrübesi şeklinde içselleştirir. Sözgelimi, Orta Çağ tasviri bir Avrupai tecrübedir. Lakin bugün insanlık ortak tecrübesi olarak kabul görür. Ekonomi bilimi okuyan için ise ekonomi denen şey, adeta 16. Yy.’dan itibaren doğmuş ve yalnızca batılı bir tecrübe olarak okunur. “Teoriler” ve uygulamalar oradandır. Ana karakterini 18.-19. Yy. iktisatçılarının verdiği bu tecrübenin hem nazari hem de fiili ahvali batılı bir tecrübe olarak okunur, bilinir ve yaşanır. A. Smith (1723-1790) bir ahlakçıdır, yeni ahlak anlayışlarının yeni duruma göre yorumlanıp ortaya çıktığı yüzyıl aynı zamanda yeni iktisadi sürece ayak uyduracak şekilde yorumlanır. O sebeple tek bir ahlâk anlayışı değil haz, ödev, yararcı/faydacı ahlâklar gibi zamanın ruhuna ayak uyduracak şekilde, yeni kutsalları (yeni seküler teslisler) ile uyum sağlayacak biçimde yorumlanır. O da öyle yapmıştır. Ama aynı zamanda yeni ekonominin temel ayaklarından biridir. Hasılı zaman, batının kurduğu anlam deposunun ya doğrudan sömürge yoluyla ya da dolaylı yollar ile batı dışı toplumları da tesiri altına aldığı bir dönemi göstermektedir. Bütün dünya artık batılı teorileri okuyor ve birbiriyle yarışmaktadır. Çatışma hali, bir aydınlanma icadı ve inancı olan ilerleme fikri doğrultusunda sürece vaziyet etmektedir. İnsanlar, tam olarak anlamını bilemedikleri bir ilerleme (Ordre at progresso, ittihat-terakki vs.) inancına sahipler. İlerlemek için çatışmacı bir süreç gerekmektedir. Yahut ilerleme fikir ve inancı, bütün çatışma tarihini ortak bir ideal veya inanç etrafında yorumlamak ile oluşmuştur demek de mümkündür. Ekonomi ve içtimaiyatta çatışmanın ilerleme modeline çıkar eşlik ederken rekabet olarak eğitim başta olmak üzere her yerde bir iştiha varlığı olarak insanı yarıştırmaktadır. Bu fikir, siyaset ve ekonomide propaganda, kampanya ve reklam ile meşru bir zeminde “ilerlemektedir”. O sebeple aslında hayatın hemen her alanında izlerini gördüğümüz bu çatışma halinin taşıyıcı temel değerleri olarak çıkar, rekabet, haz kendini göstermektedir. Hiç şüphesiz bunlar, hayatın bir parçasıdır. Lakin görünen o ki, batının tarihsel tecrübesi itibariyle bunlar, hayatın taşıyıcı unsurları/değerleridir. Hayattaki diğer bütün unsurlar, bu duruma vaziyet edecek şekilde teşekkül eder. O sebeple Nietzsche ahlâkı, güçsüz olanların güçlü olanları dizginlemek maksadıyla ve kendi çıkarları için, yani güçlerini toparlamanın bahaneleri olarak ileri sürdükleri bir mesele olarak görür. Zira o güçlülerin ayakta kalmaları gerektiğinin felsefesini yapar.

Sonuçta bugün yaşadığımız ortamı kuranlar batı medeniyetinin paydaşlarıdır. Onları kuran ise yukarıda izah ettiğimiz süreç/devinim ve unsurlardır. Bizler batı dışı toplumlar olarak bağlamları onlardan hiç şüphesiz çok farklı toplumlarız. Ancak bugün ortamda nazari ve fiili olarak onların tahakkümü söz konusudur. Bütün dünya bu yeni ortamı üretmekte ve tüketmektedir. Akademi de öyledir, siyaset, ekonomi, eğitim vs. de. Peki bu ortamda batı dışı toplumlar (örneğin Müslümanlar) kendi bağlamı ile yaşayabilmeleri, başarılı olabilmeleri, kendi ahlâk anlayışlarına göre iyi kalabilmeleri mümkün müdür?

4.    Dünyanın Yeni Ortama Uyumu

Malum üzere bir ahlâklar çokluğu vardır: İslâm ahlâkı, ödev ahlâkı, pragmatik/yararcı ahlâk, hazza dayalı (hedonist) veya çileci ahlâk türleri vb. vardır. Kimi ahlâk anlayışları İlahî Varlık’a (teolojik) dayanır, kimisi insan aklına/hissiyatına (antropolojik) yahut kainattaki düzenliliğe (kozmolojik)… Her ortamın kendi ahlâk anlayışı vardır ve yaşadığımız ortam, kendi ahlâk anlayışları ile yaşar ve o ortamda bunu tahkim eder. Sonuç olarak her ortamın bir nizamı vardır demek mümkündür. Ahlâk, ekonomi, eğitim vs. gibi alanlarda bu nizamın açık emarelerini görmek mümkündür. Zaten unsurları bunlardır. Bunlar hem onu oluşturur hem de onu tahkim ederler. İnsan, ahlâkî bir varlıktır, lakin ahlâkları türlü türlüdür. İyi kalabilmek ve başarılı olabilmek aynı anda mümkün müdür, sorusundaki “iyi”, ahlâkî bir meseledir. Mümkündür veya değildir, ancak bu durum ahlâk türü ve ortam uyumu ile ilgilidir. Bu meseleyi şimdilik okuyucunun dimağına emanet ediyorum, zira bu mesele, başka bir yazının konusu olabilecek bir meseledir.

Yaşanan farklı alanlardaki krizler/buhranlar, öncelikle bu tür konulardaki uyuşmazlıktan kaynaklanmaktadır. Ortam ve bağlam uyuşmazlığını batı dışı, özellikle Müslüman toplumların yaşadığı aşikardır. Buhranların yansıması yalnızca ahlâkî alanda kendisini göstermez. Fiilî ekonomi bunun en bariz görünür alanlarındandır. Bugün cari ekonomik düzenin geldiği düzeyde maliye politikalarının en önemli araçları, kıymetlendirilmiş kağıt ekonomisi ortamıdır. Yeryüzündeki üretilmiş mamul maddenin kıymetlendirilmiş kağıt (örneğin dolar) karşılığı yaklaşık 82 trilyon dolardır. Ancak bu emtianın maliye politika araçları olan kıymetlendirilmiş basılı-elektronik toplam değerleri (para, hisse, bono, tahvil vs.) en az 200 katı olarak tedavüldedir. Herkes elindeki değer ile malının/mamul maddenin peşine düşse, çoğunun gerçek karşılığı olmayacaktır. Dolayısıyla gerçeklikten kopmuş ve bu kadar şişirilmiş ekonomilerin karşılıkları olan bu inşa edilmiş balonun büyüğünü kim elinde bulunduruyor ise oyunu da o kuruyor demektir. Rezerv paradan bono ve tahvillere bütün kıymetlendirilmiş kağıtların çok büyük bir karşılığı olarak mamul madde yok ise, kim neyi niçin satıyor ve büyük kârlar elde edebiliyor? Karşılıksız (şişirilmiş/üretilmiş değerlerin) ticaret(i), finans kapitalizmin bir unsurudur. Kapitalizmin de geldiği son aşamadır. “Çıkar”ın ana meşru ilişki biçimi olduğu ortam, Müslüman geçmişinde (bağlamında) yegâne veya ana ilişki biçimi olarak yoktur. Ancak bugün bu ortamda çatışma yaşasa da geçtiğimiz yüzyıl ona ayak uydurmak ile geçti. Şehirden ziyade modern kentler sayesinde bu yeni sürece ayak uyduracak ortamlar bulundu ve kökten (kendi köklerinden manasını da içerir) bir değişim sürecinin yaşandığı muhakkaktır. Ahlâk, bu süreçte en çetin çatışmaların yaşandığı sahadır. Zira sistemin kendi ahlâkları vardır ve onlar ile başarılı olmayı mümkün kılmaktadır. Aksi durumda sistem dışı ahlâk anlayışları ya uyum sağlayacak kıvama gelmelidir ya da terk edilmek zorundadır. Bağlarından kopmadan bu yeni sürece uyum sağlamak neredeyse imkansızdır.

Zikredilen ortam-bağlam uyuşmazlığına önemli bir örnek olarak sürecin ekonomik en önemli kurucu paydaşı olan faizi vermek mümkündür. Müslüman toplumlarda faizin yaygın bir şekilde kurumsal bir hal alması uzun zaman almıştır, ancak bugün çok yaygın bir kazanç unsuru olarak görülebilmektedir. Faiz, Müslüman tasavvurunda ekonomik bir kazanç olmaması gerekirken bugün, cari ekonomik düzenin faizsiz var olabilmesinin ne teorisi ne de uygulaması vardır. Sistemin kendisini taşıyan en belirgin unsur olarak faiz, Müslüman’ın devraldığı mirasın yani bağlamın içinden konuşulduğunda iktisadi hayatında kaçınılması gereken bir mesele iken cari sistem içinde zaten faiz ile yaşamak zorundadır. Ya da faiz değilmiş gibi görülen fikirler, kurumlar oluşturmaktadır. Dahası cari ekonomik yapı ile düşünüldüğünde faiz, riba nedir ile ilgili hem cari ekonomiyi çok iyi anlayabilen hem de faizin dini müktesebattaki konumunu ve tarihteki tecrübeleri iyi bilen bir ilim insanı bulmak çok kolay değildir. Sonuçta sistem, uzmanlar tarafından inşa ve icra edilmektedir. Uzmanlıklar ise belirli alanlar ile sınırlıdır, dikey kazmak manasına gelir. Yandaki diğer ilgili konulara yabancılaştırır, yatay veya alanlararası bir uzmanlığın gelişmesine uygun ortam da pek yoktur. O sebeple ekonominin dine taalluk eden boyutlarını konuşan bir din alimi, geçmişte yaşayan birisi olarak görülürken, yalnızca ekonomi alimi olan bugünün Müslüman bilim adamı, dini müktesebatı anlayamayan ve fazlasıyla bugünün terminolojisi içinde kalmış birisi olarak görülür.

Sonuç olarak medeniyetin ruhu savaş içinde teşekkül edince, onun kurduğu ortamda fikri çıktılarınızda Hegelci ve Marxçı diyalektik tarih anlayışınız da gelişir, medeniyetleri çatışan tarihsel olgular olarak okuyan batılı bir S. Huntington da olursunuz. Buna Japon kökenli F. Fukuyama da olsanız ortamın inşa ettiği bir zihin olarak bu kervana katılırsınız. Çatışma devinimiyle kişilik ve kimliğini inşa etmiş bir medeniyet içindeki insanın, hayatı, tarihi, tabiatı da aynı zihinsel tutum ile karşılayacak ve okuma biçimiyle inşa edecektir. Tabii bu durumda ekonomide çıkar, tek bir ilişki biçimi olarak öne çıkacak, ahlâk buna ayak uyduracak bir ahlâk türü olarak fayda ve ödeve odaklanacak; siyasette kampanya ve propaganda ana ilişki biçimi olacak, reklam ise, bir tür alışkanlık kazandırmak için kentsel yaşamın hızla akan bir rutini olarak psikoloji, sosyoloji gibi alanlardan aldığı güçle, yeni insana doğuştan itibaren alışkanlık kazandırıp her insan ve topluluğu pazar ekonomisi bireyi ve toplumu haline dönüştürecek veya değiştirecektir. Şimdi bu insanın tabiat ile ilişkisi nasıl olabilir, sorusunun aslında cevabı kendisini göstermiş oldu. Biz, müşahhas veriler üzerinden bu insanın tabiat ile imtihanını ele alalım.

5.    Yeni İnsanın Tabiat ile Münasebeti

İnsan, içinde yaşadığı (ç)evrenin bir parçasıdır. Hal böyle iken, birbirinden farklı insan anlayışları vardır. Bunlar içinde modern dönemde batı eksenli insan anlayışı hakimdir. Bugün dünya üzerinde insanların görünüşleri farklı olsa da suretleri adeta bu anlayışın kalıplarına dökülmüş gibidir. Dolayısıyla batı eksenli tecrübenin içinde mayalanan insan, dünyanın her yerinde eylem ve düşünceleriyle bu kalıpların yansımaları ile var olan adeta bir prototiptir.

Diğer taraftan dünya üzerinde farklı çatışma tonları olsa dahi hemen her yerde bu insanın oluşturduğu devinimi fark etmek mümkündür. Yukarıda izah edildiği üzere çatışmanın en şiddetli hali savaştır. Ancak savaşın farklı araç ve devinimler ile sürgit devam ettiği bir dünyada yaşamaktayız. “Kentler”e (yeni şehirlere) yığılan insanlık, yeni ortama ayak uydurabilecek yepyeni meseleler ile karşılaşmakta ve yollar bulmaktadır. Tabii bu ortamın en temel devinimi de rekabet olarak hemen her yerde hem gözlemlenebilir hem de okunabilir. Medeniyetler çatışmasını bir tarih hal yasası gibi, medeniyet fikriyatının kurucusu olan batılılar tarafından bir yığın teori sunulması tesadüf değildir. Ya da iyi bir beynin ürettiği bir bakış açısı değildir.

Fikrin, öncelikle batı tecrübesinin bağlamının temel devinimi olduğunu gördük. O sebeple hem fikrî hem de fiilî olarak ortamı kuran bu tecrübe ve zihindir. Farklı bağlamların insanları olarak, vurguladığımız gibi bugün paradigmalarından teorilerine, modellerinden sistemlerine neredeyse bütün fikri temelleri batı eksenli olan bir dünyada yaşıyoruz. Yani batılı insanın tecrübesinden neş’et eden bir ortamda yaşıyoruz. Şu halde, bu yeni süreç batıda dönüşüm, batı dışı topluluk ve toplumlarda değişim olarak yaşanmaktadır. Daha önce ifade edildiği üzere dönüşüm, sureti/formation/forma-mentisi aynı olan, lakin medeniyeti oluşturan daha önceki muhtevadan taşıyıcı bir unsurun yerine yeni bir unsurun geçmesi ile yaşanan durum idi. Daha önce Hıristiyan kudsiyet zihniyetinin tanzim ettiği zemin, daha sonradan “teorileşerek” daha seküler görünüm kazanan aynı tecrübenin bu sefer taşıyıcı unsurunun farklılaşmasıyla ortaya çıkan durum. Aslında orada ahlâk, aynı ahlâktır; insan aynı insan. Oysa değişim, başkalaşma demektir. Kendi bağlamı ile kalıcı ve hâkim bir unsur olarak yeni ortamda var olabilmesi neredeyse imkânsız olanların, bu yeni ortama ayak uydurmak için ortamın taşıyıcı unsurları ile uyumlu hale gelmesi demektir. Bu aynı zamanda köklerinden farklılaşmak demektir. İnsan anlayışlarınız bu bağlamda artık Hobbes’unkine benzer; tarihe bakış açınız öyle olur, dahası daha önce vurguladığımız gibi batılı bir tecrübe olarak tesmiye edilmiş olan Orta Çağ tecrübesi artık insanlığın tamamının tecrübesi olarak ezberletilir. Ona atfedilen değerler, içselleştirilir. Bunun için gericilik-ilericilik çatışmalarına bakmak yeterlidir. Sonuçta J. Bodin’in daha sekülerleştirerek tasnif ettiği eski Yahudi-Hıristiyan tarihçiliği yeni bir bakış açısıyla, “teorikleştirilerek” dünyanın ortak tecrübesi imiş gibi olur çıkar. Bu, batı tecrübesinde anlamlıdır ancak batı dışı toplumlar için yıkıcıdır. Bu yıkıcı tecrübeyi batı dışı toplumlar değişim olarak yaşıyor. Bu yeni dünyada siz kendi bağlamlarınız ile yürüyemez ve başarılı olamazsınız. Zira rekabet üzere inşa olmuş olan nizamda rekabette en öne çıkan kişi, dünyanın neresinde olursa olsun, A. Maslow’un geliştirdiği ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi üçgenin tepesinde ya batılı ya da batılılaştırılmış kurumlara yönelirler. Zirve yürüyüşü, bu ortamın tesis ettiği münderecatı haizdir. Bunun için eğitim kurumlarına bakmak yeterlidir.

Bugün dünya üzerinde yaşanılan insan-toplum, insan-tarih, insan-tabiat, insan-eğitim vs. bütün münasebetler öncelikle bu bağlamda değerlendirilmelidir. Batılı insanın değil yalnızca, batılılaştırılmış dünyanın münasebetleri artık birbirine benzemektedir. İnsan-tabiat ilişkisi, farklı tarihsel tecrübelere sahip olan insanların değil, artık batı veya batılılaştırılmış dünya insanlarının ilişkisi biçiminde gelişir. Peki yakın dönemden bugüne tabiat ile bu modern (yeni) insanın ilişkisi nasıl gelişmekte veya devam etmektedir?

Öncelikle modern insan tabiatın bir parçası değil, ona karşı mücadele eden varlıktır ifadesini tekrar edelim. Ona karşı mücadele etmek demek, onunla birlikte yaşayan değil ona tahakküm etmek isteyen insan anlamına gelir. Yukarıda izah ettiğim Kopernik, Descartes ve Kant’ta yeni, seküler tanımlarını bulmuş olan insan, yeni “birey”dir. Tabiatın karşısında; sosyolojik olarak öteki iken varoluş olarak da yabancıdır. Bu insan huzursuzdur. Zira güvensiz bir dünya tasavvuru sayesinde savaşan doğal bir devinimi vardır. Şu hâlde bu insan, kendisine karşı doğrudan karşı çıkanı değil hareketsiz kalarak direneni dahi baskılayarak ve bastırarak onun üzerinde hakimiyet kurmak arzusu ile maluldür. Bu onun tabii devinimidir. Örneğin merhamet, yardımlaşma, zayıfları gözetme vb. gibi bazı faziletleri, yine zayıflık-güçlülük ilişkisi içinde anlayan, yorumlayan filozofları olacaktı, olmuştur. Tabiat ile ilişkisi o sebeple modern dönem insanının bu çatışma ortamının tezahüründen ibarettir.

İlerleme veya gelişme modeli için çeşitli siyasi ideolojiler söz konusudur. Bunların tamamı söz konusu insanın geliştirdiği ve inşa ettiği modellerdir. Bu modeller birbirleriyle yarışan, çatışan, rekabet eden insanların içinde düşündüğü ve ürettiği modellerdir. Böylece yeni insan için çevresindeki hemen her şey fırsat-külfet meselesi içinde algılanır. Bunun manası, ihtiyaçları için değil, kabartılmış iştahını tatmin etmek için doymak bilmez bir rekabet içinde dünyayı, insanlık tarihinde görülmemiş düzeyde yıpratmaya ve dünyanın gittikçe yaşanamaz bir hale dönüşmesine yol açtığıdır. Yeni insan, sürekli olarak iştahı kabartılarak ona uygun ahlâklar ile uyumlu hale getirilerek, ekonomik düzen ile de bütün hünerlerini göstermektedir.

Yeni gelişme modeliyle 20. Yy.’ın son çeyreğine girerken çevre konusunda dünya ölçeğinde tehlike çanları artık her yöreden duyulur hale gelmiştir. Bu konularda hazırlanan hazırlanan raporlarda, daha dikkatli olunmadığı takdirde yakın gelecekte dünyanın yaşanamaz hale geleceği öngörülmektedir. İnsan eliyle ilk defa dünyanın nefessiz kalacağı kabul ediliyordu. Organik dünya nefes almakta güçlük çekerken inorganik dünyada ise tabiatın doğal ritmi gittikçe bozulmaktadır. Yakın bölgelerimizde dahai bu durumlara sıkça rastlar olduk. Bu bozukluğu şu üç başlık altında toplamak mümkündür:

Tükenme, kirlenme ve estetik sorunlar, bugün çevre sorunları olarak yaşanan meselenin üç ana başlığı olarak kabul edilebilir. Tükenmeye örnek olarak havanın, suyun, kıyıların, çayır-çimenlerin, ormanların, bitki ve hayvan türlerinin, madenlerin, toprağın tükenmesini vermek mümkündür. Kirlenmeye yine havanın, suyun, toprağın kirlenmeleri örnek verilebilir. Radyoaktif, elektromanyetik kirlenme gibi meseleler de buna örnek verilebilir. Estetikte ise zevk-i selim ve yaşamın keyfiyetine dair sorunlar söz konusudur. İlk bakışta betonlaşma, gürültü, katı atıklar, gecekondulaşma gibi sorunlardır. Bu çevre sorunlarının neredeyse tamamı, insan eliyle ortaya çıkan gelişme modelinin sorunudur. İnsan kaynaklıdır. Gittikçe de bu sorunlar artmaktadır. Bu sorunların temel kaynağı, batı kültür dünyasının yeni insan karakteridir ve bu insanın bugün dünya üzerinde hâkim insan karakteri haline dönüşmesidir. İnsanlar dönüşmüş ve değişmişlerdir. Bugün bizim topraklarımızda yaşanan özellikle sanayileşmiş bölgelerimizdeki çevre sorunları ve bu konudaki yetki makamlarının duyarlılığına odaklandığımızda yapılan ehem-mühim sıralamalarına yansıyan tutum ve davranışlara odaklandığımızda, izah ettiğimiz meseleye dair bol miktarda örnek bulmak mümkündür.

Yukarıdaki çevre sorunlarının esas kaynağı budur, bu yeni insan ve onun yürüdüğü yeni ortamdır. Bununla birlikte batılı ülkeler başta olmak üzere cari büyüme modeline uyum sağlayan her ülkenin çevreye zarar konusunda ortak olduklarını görmek mümkündür. Bazılarının zararı diğer bazılarına göre devede kulak mesabesindedir. Bunlar nihai olarak pazar ekonomisi toplumu ile doğrudan ilgilidir. Sınırsız bir tüketim alışkanlığı kazandırılan bireylerin, sınırlı kaynaklar karşısında kabartılmış iştahın meşruiyeti sağlanınca sınırsız bir tüketimin önü de gayet meşru bir şekilde açılmaktadır. Öyle ki, bu duygunun kabartıldığı toplumlarda üretim bandı, uzun zamandır kitlesel üretim bandında dönmektedir. Bugün dünya üzerinde Kuzey bölgelerindeki ülkeler, yeryüzünün kaynaklarına o kadar çok abanmaktadırlar ki, sebebi işte bu alışkanlıktır. Petrol tüketimi, fosil yakıtların çok büyük bir oranı bu ülkeler tarafından tüketilmektedir. Bunlar, atmosfere en çok zarar veren yakıt türleridir. Ortalama bir Amerikan arabası, ömrü boyunca 35 ton civarında karbondioksit emisyonu ile havayı kirletmektedir. Çok sade bir hesaplama ile ifade edelim: Bir ABD’li bebek, çevreye İsveçli bebekten iki kat, İtalyan’dan üç, Brezilyalı bebekten on üç, Hintli’den otuz beş, Çadlı veya Haitili bebeğinkinden 280 kat zarar vermektedir. Bu basit hesap göstermektedir ki insan, -öncelikle batılı insan- bu yeni insan figürü/sureti/formu olarak modern dönemde ihtiyaçlarından çok iştahının inşa ettiği alışkınlar ile dünya üzerinde daha fazla faaldir. İhtiyaçlar doyurulur ancak iştah asla.

Diğer taraftan daha önce iki Japon şehrinde denenmiş olan nükleer silahlardan dünya üzerinde 30.000’den fazla vardır ve bunların büyük bir kısmı yine bu batılı ülkelerdedir. Bunların on katından fazla nükleer atık olduğunu biliyoruz. Bütün bu süreçte batılı ülkelere batı tipi kalkınma modelleri ile eşlik eden başta Çin ve Japonya olmak üzere Asya ülkeleri de eklenince çevre sorunu artık bir ahlâk meselesi haline gelecek kadar öne çıkmaya başladı. Bilindiği üzere cari modellerin tamamına içkin ahlâklar olduğunu ifade etmiştik. Bununla birlikte yaşanan şey bir ekonomik, siyasî veya içtimai kriz değil tam olarak bir ahlâk buhranı, bunalımıdır. Bu kriz durumu sisteme içkin olan ahlâklar ile yaşanan buhran sebebiyledir. Onun için sistem dışında duran ahlâk ile kurulabilecek yeni nizama ihtiyaç vardır. Sistem içinde varolan ahlâklar, ancak sorunun büyümesine katkı sunan ahlâklardır.

Diğer taraftan yeryüzünde yaşanan bu çevre sorunları için İsveç başkenti olan Stockholm’de 1972’de birinci çevre konferansında toplanan kirleticiler, sorunun farkında olduklarını ilan etmiş oldular. Ardından 1982’de Kenya’nın başşehri Nairobi’de toplanılmış ve bir komisyon kurulmuştur. Onların hazırladığı rapor 1987 yılında BM’ye sunulmuştur. Üçüncü konferans ise Brezilya’nın başşehri Rio de Janerio’da, 1992’de toplanılmış ve buna ek bir ilan metni oluşturularak Kyoto Protokolü olarak 1997’de imzalanmıştır, tabii ana kirleticilerin çekinceleri ile protokol uzun zaman rafta öylesine kalmıştır. İklim değişikliği protokolü olarak tarihteki yerini alan bu protokolden sonra 2002’de Güney Afrika’nın başşehri Johannesburg’ta toplanan konferans ve 2012’da Katar’ın başşehri Doha ve sonrasında devam etmiştir.

Görüldüğü üzere son 50 yılda birçok toplantı tertip edilmiştir.  Buna rağmen cari kalkınma modelleri yaygınlaşarak devam etmiştir. Mesela kömür kullanımı bakımından ABD ve Çin dünyanın geri kalanının 5 katı kadar dünyayı kirletmektedirler. Atmosfere salınan kloroflorokarbon, karbondioksit, metan başta olmak üzere sera gazları sebebiyle dünya ortalama ısısı gün geçtikçe ısınmaktadır. Bu sebeple iklim değişikliklerinin sonucunu dünya, farklı yerler ve boyutlarda yaşamaya başlamıştır. Devasa orman yangınları, büyük felaketlere yol açan yağışlar ve seller, çölleşme, kuraklık vd. gibi birçok sıra dışı sorunlar ile insanlık bugün dünden daha çok karşı karşıyadır. Bunu tabiat kendiliğinden oluşturmuyor. Hiç şüphesiz tabiatın kendi rutini vardır, lakin artık son 50 yılda gözlemlenen ve yaşanılan felaketler bu rutinin dışında, yeni insanın onun başına açtığı felaketlerin tabii sonucudur.

İflah olmaz bir ilerleme hastalığına kapılmış olan insanlık, yaşadığı ortamın mekteplerinde bu hastalığı içten içe edinmektedir. Aslında aletin daha karmaşığını ve kolaylaştıranını üretmek ile hayattaki, hayat-ölüm gibi zorunlu çatallaşmalara dahi çare bulmuş gibi sonsuzluk hissiyatı vererek, gençlik çağlarından yaşlılık sınırına kadar insanları öncelikle zevk alma duygusundan yakalayan bir ilerleme duygusudur bu.  Sahip olma ve tüketme arzularını da iştahı üzerinden inşa etmek için adeta bütün insan ve toplum bilimleri, ana okulundan itibaren insanı bu yeni insan modeline dönüştürmek ve değiştirmek için dimdik ayaktadır. Batılıdırlar ve batı tecrübesiyle doğrudan ilgilidirler. Batının kişiliğine veya zihniyetine dair tasvir, tasnif yukarıda izah edildiği üzere iştirak ederek, paylaşarak, merhametle dolarak, adil olmaya odaklanarak değil; o kişilik ve zihniyetin savaşta yoğrulması sonucunda oluşan çatışma, rekabet, propaganda, kampanya, reklam ve tahakküm etme gibi değerler aslında “çıkar”ın insan-insan, insan-toplum ve insan-tabiat arasındaki münasebetlerinin yansımalarıdır.

Sonuç

Bu metinde, modern zamanların kurucu yeni insanının kökleri ile devinimini, “karakter” ve değerlerini irdeledik. Söz konusu zamanın ruhu, bir sistem olarak onun bütün unsurlarında kendisini göstermektedir. Bunu irdelerken dört kavram teklifinde bulunduk. Bu kavramlar üzerinden eski dünyadan farklı olarak yaşanılan dönüşüm ve değişimi izah etmek daha kolay olmuştur.

İnsanlığın bugün ortak bir model içinde yaşadığı aşikardır. Hal böyle iken bu modeli oluşturan failin tarihi, “teorisi”, “pratiği” adeta ortak tarih, “teori” ve “pratik” haline gelmiş vaziyettedir. Batı kültür ve medeniyeti bu modeli oluşturan faildir. Şu durumda modelin içinde teşekkül etmiş olan her türlü fikir ve fiil öncelikle onun tarihsel tecrübesi ile inşa olmak zorundadır. Kurulan ortam bütün münderecatı ile bu şekilde oluşmak durumundadır. O ortam ile karşılaşan, onu talep eden, onunla yüzleşen veya mücadele edenler zamanla bu ortama dahil olmuşlardır. Farklı geçmişleri ve ahlâkları olsa da çeşitli sebeplerden dolayı bu ortama ayak uydurmak zorunda kalmışlardır.

Farklı köklere sahip olan insan ve toplulukları birbirine benzeştiren bu ortam karşısında üç temel tavır sergilenmiştir: Kendini değiştirerek uyum sağlamak, kendini tamamen dışarıda bırakarak yeni kendilik ile yürümek ve mücadele ederek yok olmak. Bunlar dışında bir ilişki biçimi vaki olmuş değildir. Yok edilenleri dışarıda bırakacak olursak, uyum sağlamaya icbar edilenler ile buna gönüllü katılanlar arasında da ciddi çatışmaların yaşandığını gördük. Bununla birlikte direnenlerin dahi sonuçta bu ortamın ruhunu edindikleri aşikardır. Dolayısıyla bağlamları birbirinden farklı olan her insan ve topluluğu çeşitli derecelerde bu yeni süreç etkilemiştir denebilir.

Bu haliyle yaşanan dönüşüm ve değişim ile yeni insan bütün mana ve mayasını bu yeni duruma uyum sağlayacak şekilde oluşturmaktadır. O sebeple birbirine fiili durumlar görmek mümkündür. Buna rağmen bugün bu ortamı kuran medeniyetler dışında hala ona çeşitli düzeylerde meydan okumaya devam edenler vardır. Daha adil bir dünya nizamı teklifi, sürekli masadadır. Birkaç ahlâk türü ile birlikte yaşayan bu yeni ortamın oluşturduğu bazı sorunlar, artık dünya çapındadır. Bu sorunların kaynağında söz konusu model var iken onu ayakta tutan ve süreklileştiren bir ahlâk ve eğitim paradigması vardır. O sebeple bütün varlık alemini kuşatan bir ahlâk anlayışına ihtiyaç vardır. Cari nizam bisiklet sürmeye benzemektedir. Ayakta kalabilmesi için durmaksızın ileriye gitmek zorundadır. Durduğunda payandaya ihtiyaç duyar. Yürüyen ekonomileri bu şekilde inşa eden ve ivmelendiren insan, anlattığımız yeni insandır. Bu insanın sahip olduğu ahlâk, yaşanan sorunların sebebidir. Oysa sorun değildir, tam da bu ortamın meşruiyetidir. Zira bunun için vardır. O halde öncelikle bunun farkına varmalıdır. Bir ahlâksız durum yoktur, lakin bizim ahlâk dediğimiz şey ile sistemin paydaşlarından olan ahlâklar farklıdır. Sisteme uyum sağlamak için kendi ahlâkınızı ve anlayışınızı dışarıda bırakmak ya da onu uyumlu hale getirmek zorundayız. İnsan-çevre-tabiat ilişkisini bundan bağımsız ele almak bizi ne sorunun esasına götürür ne de çare aramada işlevsel kılar.

Ezcümle, öncelikle bu sistemi bir bütün olarak hem tarihi hem içerikleri hem de tekliflerini bütün boyutları ile anlamak esastır. Anlamadan, tanımlamadan yahut mana vermeden yürümek, zifiri karanlıkta bugün olduğu gibi her daim başkalarının fenerleri ve haritaları ile yol almak demektir. Bu noktadan itibaren ise ekseninde yeni bir ahlâkın olduğu yeni bir nizam tefekkür etmelidir.

 

İleri Okumalar İçin Kaynakça

  • Alatlı, Alev (2010). Batıya Yön Veren Metinler. (Der. A. Alatlı). İstanbul: Kapadokya Meslek Yüksek Okulu.
  • Armstrong, Karen (1998). Tanrı’nın Tarihi. (Çev. Oktay Özel vd.). Ankara: Ayraç Yayınları.
  • Bauman, Zygmunt (2013). Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm, (Çev. F. Doruk Ergun). İstanbul: Say.
  • …………………………(2019). Akışkan Modernite. (Çev. S. O. Çavuş). İstanbul: Can Yayınları.
  • Baykan, Fehmi (2009). Aydınlanma Üzerine Bir Derkenar. Ankara: Bilgesu Yayınları.
  • Becker, Carl L. (1932). The Heavenly City of the Eighteenth-Century Philosophers. New Haven: Yale University Press.
  • Dağ, Ahmet (2020), İnsansız Dünya Transhumanizm. İstanbul: Ketebe Yayınları.
  • Elias, N. (2017). Uygarlık Süreci I-II. (Çev. E. Ateşmen). İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Fanon, Frantz (2001). Yeryüzünün Lanetlileri. (Çev. F. Topaçoğlu). İstanbul: Avesta.
  • Febvre, Lucien (1995). Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler. (Çev. Mehmet A. Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
  • Goody, Jack (1996). East in the West. Cambridge: Cambridge University Press.
  • ………………… (2008). Kapitalizm ve Modernlik. (Çev. İhsan Durdu). İstanbul: Küre Yayınları.
  • ………………… (2012). Tarih Hırsızlığı. (Çev. Gül Ç. Güven). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Gulbenkian Komisyonu (2012). Sosyal Bilimleri Açın. (Çev. Şirin Tekeli). İstanbul: Metis Yayınları.
  • Kesgin, Ahmet (2011). Sömürgecilikten Küreselleşmeye Siyasetin Pragmatik Temelleri. Ankara: Phoenix Yayınları.
  • ……………………. (2016). Mihver Kavramlar Üzerine Bir Degerlendirme ve ‘Imparatorluk’ Kavramı. Journal of Turkish Studies, 11( 2), 711-732., Doi: 10.7827/TurkishStudies.9389
  • ……………………….. (2018). Felsefî, Siyasî/Politik ve İktisadî/Ekonomik Bir Kurgunun Gerçekliğe Dönüşüm Serencamı: Birey. ISCER Kongre Bildirisi. Konya: Çizgi Yayınevi. s. 318-329.
  • ………………… (2018). Mihver Kavramların Tesirleri Üzerine Bir Değerlendirme: Kültür ve Medeniyet/Uygarlık Örneği, Sosyal ve Beşeri Bilimler Çalışmaları 2018. (Ed. Selahattin Avşaroğlu vd.). Konya: Çizgi Kitabevi. s. 92-101.
  • …………………. (2019). Endüstriyel Siyaset ve Ahlâk. İstanbul: Maarif Mektepleri.
  • Latouche, Serge (1993). Dünyanın Batılılaşması. (Çev. Temel Keşoğlu). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Lipson, Leslie (2003). Uygarlılığın Ahlâki Bunalımları. (Çev. J. Çam Yeşiltaş). İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
  • Littky, Dennis (2004). Big Picture. Virginia: ASCD press.
  • Polanyi, Karl (1986). Büyük Dönüşüm. (Çev. Ayşe Buğra). İstanbul: Alan Yayıncılık.
  • Said, E. (1998). Kültür ve Emperyalizm. (Çev. N. Alpay). İstanbul: Hil Yayınları.
  • Sée, Henri (2004). Modern Capitalism –its origin and evolution. Kitchener: Batoche Books.
  • Shutt, Harry (2004). Kapitalizm ile Derdim Var. (Çev. N. Sungur-A. Çakmak). İstanbul: Kitap Yayınevi.
  • Sombart, Werner (2011). (Çev. Oğuz Adanır). Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Stark, Werner (1997). İktisadî düşünce ve toplumsal gelişme, İktisat Risaleleri. (Der./Türk. Mustafa Özel). İstanbul: İz Yayıncılık.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir