25 Temmuz 2024, Perşembe

Çevre Ekonomi İlişkisi mi, Çevre Yenilgisi mi? – Prof. Dr. F. İlter TÜRKDOĞAN

Çalışma arkadaşım benden okumakta olduğunuz bu dergi için “çevre ve ekonomi” başlıklı bir yazı yazmamı rica ettiğinde ilk aklıma takılan başlık oldu. Çevre ve ekonomi. İstenen şuydu; çevre mi yoksa ekonomi mi? Münazara konusu gibi bir şey. Derginin formatına bakmadım, fazlaca yazdığımız teknik lisandan biraz uzaklaşıp içimden gelenleri kağıda dökmek istedim.

Kavramları doğru kullanarak yapılacak olan anlatım, anlatılmak isteneni kolayca anlamamızı sağlar.  O nedenle öncelikle çevre ve ekonomi tanımlarını gözden geçirme gerekliliği duydum. Çevre; içerisinde yaşadığımız ortamdır yani soluduğumuz hava, bastığımız toprak, içtiğimiz su, beslendiğimiz yiyecek, kokladığımız çiçek, çıktığımız dağ, kovaladığımız tavuk, yakalayamadığımız tavşan ve niceleri… Ekonomi ise Türk Dil Kurumu tarafından  “İnsanların yaşayabilmek için üretme, ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu faaliyetlerden doğan ilişkilerin bütünü” olarak tarif edilmiş. Bu tanımın içerisinde yazı teklifi geldiği gün beni tereddüte düşüren kelime saklı: yaşayabilmek. Bundan sonrasını tahmin edersiniz artık, yaşamak mı yoksa başka kuvvetli iştahalar mı? O nedenle “çevre ve ekonomi” yerine “çevre ve açgözlülük”, “çevre ve sömürü”, “çevre ve vahşi kapitalizm”, “çevre ve …” ne düşünüyorsanız o.

İnsanoğlu hayatını idame ettirebilmek, biraz daha konforlu yaşayabilmek adına üretmektedir. Üretim her aşamasında farklı noktalarda yan ürünler dediğimiz kimi zaman zararsız çoğu zaman zararlı atıkları da doğurmaktadır. 18.yy ile başlayan Sanayi (1.0) devriminden (Su ve Buhar makinalarının icadı), Sanayi (4.0) devrine gelmiş bulunmaktayız. Yaklaşık bu 3 asırlık süreç içerisinde atıklar tıpkı üretilen ürünler gibi değişmiş, çeşitlenmiş, kompleks haller almıştır. İlk zamanlarda üzerinde fazla düşünülmeyen, akla gelmeyen tabiat; yıllar içerisinde kendi kendini yenileme gücünün üzerinde atığa maruz kaldıkça çevre kavramının önemi fark edilmiştir. Ortaya iki farklı çevre kavramı çıkmıştır a) insanların belirli mallar elde etme yolu ile tükettikleri veya güzellikleri koruyarak istifade edebildikleri ancak bir defa kullanıldıktan sonra yenilenemeyen özel tabii çevreler, b) çevrenin özümleme kapasitesinin aşılması neticesinde ortaya çıkan kirlenmiş çevreler (Karpuzcu, 1987).

Çevre tüm bu kirlenmelerin etkisi ile yenilenebilir veya yenilenemez hale gelmekte olduğundan dolayı ekonomi, doğal olarak sınırlarını çevre faktörünü gözetmek sureti ile çizmek zorunda kalmalıdır. Zira kirlenmiş veya tükenmiş bir doğal kaynak para ile ölçülebilen/ölçülemeyen maliyetler doğurmaktadır. Alternatif projelerin rekabet değerlendirmesinde ana kural olan fayda/maliyet analizlerini işlevsiz hale getiren tek önemli unsur, çevrenin tahribat derecesidir. Çevre bir kamu malıdır ve tüm canlılar eşit ölçüde istifade hakkına sahiplerdir. Bu durumda “çevreyi tahribata uğratan, onu eski haline çevirmekle mükelleftir” mantığı ile “Kirleten öder” prensibi benimsenmiştir. Aklıselim ile baktığımızda kirleten elbette zararı tazmin etmeli, eski haline döndürmelidir, ancak bu mantık suistimale açık olagelmiş, gelecek zamana bırakılan diyet bahanesi ile çevre maalesef umarsızca tahrip edilmiştir.

Çevre Kirliliği: Para, Temiz Çevreyi Geri Getirebilir mi?

Tüm insani faaliyetler sonucunda, yaşanılan ortamlara çeşitli miktarlarda kirleticiler katılmaktadır. Kirleticiler; hava, su, toprak olarak tabiatın üç temel unsuru olarak ifade edilen bu ortamlara karışmaktadır. Kirleticilerin salt bu ortamlarla sınırlı kalmadığı, birbirleri ile geçiş yaparak diğer ortamlara da zarar vermesi ekosistem açısından hayati derecede önemli olmaktadır.

Üretim ve tüketim birbirlerini ivmeleyen faaliyetlerdir. Ekonomik canlılığın oluşması ve sürdürülebilmesi günümüz sistemlerinde tüketimi odaklamış, tükettikçe kazanan topluluklara dönüşme kurgulanmıştır. Ekonomide “serbest mallar” olarak tanımlanan, bedel ödemeden elimiz altında bulunan hava, güneş ışığı,  gibi diğer çevre faktörleri –doğal kaynaklar-  sonsuzmuş gibi davranılarak tahrip edilmiştir. Bu faaliyetler sonucu oluşan yan etkiler – temiz su kaynaklarının azalması, kirlenmesi, türlerin yok olması, ekosistem dengesinin bozulması, toprağın kısırlaşması gibi çoğaltacağımız birçok olumsuz örnek- göz ardı edilmiştir. Her ne kadar Kızılderili atasözlerinden, Roma Kulübü tarafından ifade edilen “büyümenin sınırları” paradigmasından ve Nordan Max’ın Dejeneresans kitabında “mahvolan insanlık” tanımından haberdar olunsa da para her zaman güç anlamına gelmiştir ve ağırlıklı olarak çevreye tercih edilmiştir. Ancak bilimsel ve çevresel etik, katastrofik boyutta yaşanan bazı hadiselerden sonra önleyici anlamda görev üstlenerek, olumsuz etkileri azaltma yolunda alternatifler geliştirmeye başlamıştır. Mühendislik çözümleri, koruma önlemleri, farkındalık eğitimleri, uluslararası antlaşmalar, sözleşmeler, kalkınma planları, yönetmelikler faydalı, ancak mutlak yeterli olmayan adımlardır. Çevre mühendisleri çok iyi bilir ki, hiçbir temiz kaynak suyu, onlarca kademeden geçmiş bir arıtılmış suyun yerini alamaz. Alabilmesi için yapılacak tüm prosesler farklı değerlerde de olsa yeni kirleticiler üretecektir.  Dolayısı ile aşırı derecede kirlenmiş bir çevre para ile temizlenemez.

Bu gerçek araştırmacıları farklı çözüm yolları geliştirmeye sevketmiş, çevrenin korunması adına kirliliği oluşturmama veya kaynağında arıtma-azaltma ve nihayetinde geri kullanım yolları gibi yöntemler benimsenmiştir. Günümüzde Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi şemsiyesi altında birçok analiz ile çevre kirliliğinin kontrolü ve kaynakların korunumu sağlanmaya çalışılmaktadır.

Sürdürülebilirlik Tanımı

Sürdürülebilirlik sözlüklerde devamlılık ve kaynakların bakımı terimleriyle tanımlanmaktadır. Çeşitli kaynaklarda farklı tanımlarla ifade edilen sürdürülebilirlik, esas olarak doğal sistemlerin üretkenliğini ve sağlığını azaltmadan insanların ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik bir dengeyi temsil etmektedir.

Sanayi devrimlerinin özünde al-üret-kullan-at modeli hâkimdir. Son 30 yılda bu model yavaşça sürdürülebilirlik tanımına doğru kaymıştır. 1970 ‘li yıllarda Walter Stahel ve Michael Braungart, “beşikten beşiğe”  tasarım adı verilen bir üretim modeli ile atıksız üretim, tekrar kullanım esasına dayalı materyal yönetimi modeli geliştirmişler “akıllı ürün sistemi” (IPS) ilkesini ortaya atmışlardır. Sürdürülebilirlik tanımı bir onkolog (Dr. Karl-Henrik Robert) tarafından güneş enerjisini kullanan madde döngülerinin birbirleri ile iletişimi-etkileşimi-yerine geçme esasını ortaya koyarak  “doğal adım” ismi ile literatüre 1989 yılında kazandırılmıştır.

Sürdürülebilirlik, günümüze kadar geçen süreçte ürün ya da hizmet üretiminde kullanılan hammaddelerin elde edilmesinden başlayarak, ilgili tüm üretim, sevkiyat, tüketici tarafından kullanım ve kullanım sonrası atık olarak bertarafı da kapsayan yaşam döngüsünün farklı aşamalarındaki çevresel etkilerini belirlemek ve yönetmek için geliştirilmiş Yaşam Döngüsü Analizi ve benzeri çevresel analitik yöntemler ile sağlanmaya çalışılmaktadır.

Sürdürülebilirlik kavramı ile birlikte geleneksel ekonomi modeli olan Doğrusal Ekonominin yanısıra Döngüsel Ekonomi modeli kavramı da gelişmiştir.

Döngüsel Ekonomi

Gelecek nesillerin ihtiyaçlarını gözeterek, hammaddelere ihtiyacını azaltan, kaynak verimliliğini gözeten ekonomik bir sistemin ortaya çıkması zorunluluk haline gelmiştir.

Döngüsel ekonomi, herhangi bir ürün, malzeme ve/veya kaynakların sistemde olabildiği kadar uzun tutulduğu ve atık miktarının en düşük olduğu ekonomik yaklaşım olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Birliği tarafından da desteklenen bu yeni üretim sistematiği “Döngüsel Ekonomi” (Circular Economy) olarak ifade edilmektedir ve yaklaşık 30 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Bu kavram ürün, malzeme ve doğal kaynakların ömrünü azami ölçüde uzatmayı temel hedef olarak almaktadır. Ayrıca üretim ile tüketim süreçlerini tekrardan tanımlamayı amaçlamaktadır ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemindeki hedeflerin uygulanmasına yönelik bir adım olarak kabul edilmektedir.

Doğal kaynakların kullanımı, enerji tüketimi, atık oluşumu ve geri dönüşüm gibi ekonomi-çevre etkileşimlerinin analizinde esas olan entropi yasasına göre, sürdürülebilirliğin sağlanabilmesi için sistemin doğrusal değil, döngüsel olarak tasarlanması gerekmektedir Döngüsel ekonomi ve sıfır atık gibi yaklaşımlar bu anlayışla ön plana çıkmaktadır.

Ne yapmalıyız? Nasıl yaşamalıyız?

Çevre kirliliği konusunda uzmanlar çalışmalarına devam ededursunlar, bize ev sahipliği yapan yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan olarak biz ne yapmalıyız?

Sorunun cevabı aslında çok basit, hepimiz eminim nasıl yaşamamız gerektiğini çok iyi biliyoruz. Çevre kirliliğinin gelir düzeyi arttıkça önce artacağı daha sonra azalacağını öngören teoriye göre (Kuznets Eğrisi) ülkemiz nasıl bir paralellik gösterecek, bilinmez. Yıllardır çevre adına verilen mücadele kimi zaman ekonomi adına yenilgiye uğruyor. Doğal kaynakları korumanın, evdeki değerli eşyaları korumakla eş olduğu anlayışını, sanayicisinden politikacısına; bürokratından çiftçisine hâsılı tüm bireylere içselleştirmiş bir ülke olmayı hedeflemeliyiz. Aksi halde kaybeden biz olacağız.

 

Kaynak:

Çevre Ekonomisi 1987, M. Karpuzcu İTÜ İnşaat Fakültesi Yayınları

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir