24 Temmuz 2024, Çarşamba

Şehirleşme ve Tabiat İlişkisi: Kaba İşçilikten İnce İşçiliğe – Prof. Dr. Yusuf ŞAHİN

Şehir, her disiplinin kendi zaviyesinden tanımladığı bir kavramdır. İktisatçılar, hâkim üretim tarzı üzerinden gidiyor ve “hâkim üretim tarzı, tarım ve hayvancılık olmayan yer” şeklinde tanımlıyorlar. İlk dönem sosyologlar, ilişki biçimine bakıyor ve “yüz yüze, samimi, içten ilişkilerin hâkim olmadığı yer” tarifini yapıyorlar. Demograflar, bir yerde yaşayan insanların sayısına bakıyor ve “şu rakamın üzerine çıkan yerler şehirdir” diyorlar. Üstelik belirlenen eşikler de ülkeden ülkeye, aynı ülkede dönemden döneme de değişiyor. Ama demograflar, her halükârda önemli sayıda insanın yaşadığı yere atıf yapılmış oluyorlar. Bu tanımların her biri, diğeriyle bağdaşmaz da olabiliyor. Meselâ, hâkim üretim tarzı tarım ve hayvancılık olmayan bir yer, nüfus olarak çok az sayıda insanın yaşadığı bir yer olabilir. İktisatçılar burayı “şehir” olarak tanımlayacaklardır. Ama demograflar, belirli bir eşiğin altına düştüğü için burayı “şehir” başlığı altında ele almayacaklardır.

Buradan hareketle, şunu söyleyebiliriz: Hemen her disiplin, kendi bakış açısı üzerinden bir şehir tanımı yapmaktadır ve yapılan tanımlar arasındaki çeşitliliği bilmezsek, bahsedilen yerlerle ilgili farklı değerlendirmeleri anlamak zorlaşacaktır. Yazının buradan sonraki kısmında, yukarıda dikkate çekmiş olduğumuz husus, hep hatırda tutulmalıdır.

Şehirleşme

Şehirleşme, bir süreçtir ve “şehir” vasfı taşıyan yerlerin sayısındaki artışa işaret eder. Şehri, zıddıyla tanımlarız. Eğer, kır üzerinden bir tanım yapıyorsak, şehirleşmeyi, bir yerin kırsal alan vasfından şehir vasfına dönüşmesini ifade etmiş oluruz. Şehri, köy üzerinden tanımlıyorsak, bu defa, köylüleşmeden şehirleşmeye doğru bir sürecin işlediği ifade edilmiş olur.

Türkiye’de şehir, genellikle kır üzerinden tanımlanır ve şehirlerin sayısının artması sürecinin de 1950’li yıllardan itibaren arttığı belirtilir. Bu, daha önce bir şehirleşme sürecinin olmadığı anlamına gelmez. Ancak, demokratik siyasete geçiş, Demokrat Parti’nin ulaşım, iletişim gibi imkânları artırması, tarımda modernleşmeye gidilmesi, kırsal alandan şehre doğru göçleri de artırmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren önce Almanya’ya, sonra da diğer ülkelere yönelik göçler de artmış, kırsal alan bugün adeta boşalmış gözükmektedir.

1950 yılını milat kabul edersek; bugünkü şehirleşmemiz, 70 yıllık bir sürecin ürünüdür. Şehirleşme literatürüne bakıldığında, bu şehirleşme sürecinin ürettiği patolojilerin genellikle demokrasiyle ilişkilendirildiği de görülür. Belki açıkça söylenmemektedir ama bütünlüklü bir okuma yapıldığında çoğu eserde “demokrasiye geçilmeseydi, şehirleşmeye ilişkin sorunlarımız da olmazdı” gibi bir sonuca ulaşıldığını söylemek abartı olmayacaktır. Bunun özellikle sol ve sosyalist gelenek ile bu ideolojik akımların etkisinde kalan yazarların çalışmalarında görülmesi zor olmayacaktır.

Oysa bizim şehirleşmemize ilişkin sorun alanlarımızın hemen hepsi, ilk olarak, Ankara’da karşımıza çıkacaktır. Ankara’nın şehirleşmesi, tek parti döneminde başlar. Başta gecekondulaşma olmak üzere çok sayıda şehirleşme sorununa ilişkin de ilk tedbirlerin yine tek parti döneminde gündeme geldiği görülür. Ama devlette ve toplumda süreklilik fikri terk edilince, şehirleşmeye ilişkin sorunları da 1950’de başlatmak kolaylaşmaktadır.

Mimari

Marcus Vitruvius Pollio, yaklaşık iki bin yıl önce, mimarlığın esaslarını belirlerken üç ilkeden söz eder: İşlevsellik, güvenlik, estetik. İşlevsellik, hem şehirleşmemizde hem de şehirlerdeki yapılarımızda her zerrenin bir işe yaramasına işaret eder. Meselâ, her birimiz, kültürümüzde kirli suda yıkanmak bulunmadığı halde, en az iki metrekarelik bir alanı evlerimizde küvetler için ayırırız. Güvenlik, bir eserin, o günkü imkânlar ölçüsünde en sağlam şekilde yapılmasını ifade eder. Bu çerçevede, meselâ, hemen her sallantıda yıkıldı mı diye meraklandığımız yapılar üzerinde kafa yormak zorundayız. Estetik ise ortaya çıkarılan bir eserin, bir şehrin, bakan kişide “vay be, ne güzel bir eser, ne güzel bir şehir” duygusu oluşturmasıdır. Estetik, ilk iki ilkeye göre, üzerinde mutabık kalınması daha zor bir ilkedir. Bu, doğrudur. Ama bu zorluk, bizleri, estetiği üzerinde hiçbir şekilde mutabık kalamayacağımız bir ilke olarak da değerlendirilmeye sevk etmemelidir.

Hem ecdadımız hem de diğer toplumlar, bu üç ilkeye riayet ederek sayısız eser bırakmışlar, çok sayıda şehir kurmuşlardır. Burada, bu eserlerin / şehirlerin listesini yapmak gereksizdir.

Tabiat

Tabiat, iki şekilde tanımlanabilir. Birincisi, insan tabiatıdır. Buna, insanın mizacı da diyebiliriz. Birimiz mutedil bir kişiliğe sahip olabilirken, diğerimiz daha sert bir mizaçlı yaratılmış olabiliriz. İnsan, kendi tabiatını bir ölçüde eğitebilir ama tümden değiştiremez.

Ama bu çalışmada kastettiğimiz tabiat, bizim de bir parçası olduğumuz tabiattır, içinde yer aldığımız çevredir, dünyadır, kısaca bizim de içinde yer aldığımız ve birbiriyle ilişkili her şeydir.

Tabiatı, çok derinlikli tartışmalara girmeden, “insanlar, hayvanlar, bitkiler, cansız varlıklar ve bu dördü arasındaki etkileşimlerin toplamı” şeklinde tanımlayabiliriz. Bizim kültürümüzde cansız varlık, diye bir şey de yoktur. Toprak da, dağ da, su da, taş da Allah’ı zikretmektedir. Bu yönüyle bakıldığında; tabiat, bütün canlıların birbiriyle etkileşimidir.

Şehirleşme, yapılaşmayı artıran ve dolayısıyla canlıların etkileşimini de etkileyen bir süreçtir. Tabiatla doğru bir şekilde ilişki kurabilmiş şehirleşme, bütün canlıları aynı ölçüde dikkate alan bir müdahaleyi içermelidir. Daha da önemlisi, bütün bu müdahalelerin, hiç değilse, müdahale öncesine göre daha işlevsel, daha güvenli ve daha estetik ortamlar da meydana getirmiş olması beklenir.

Aynı ölçüyü Türkiye’deki şehirleşme için de geçerli kabul edersek, şuna bakmalıyız: Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber Ankara’da başlayan ve 1950’li yıllardan itibaren diğer şehirlerde hızlanan şehirleşme süreci, bize, öncesine göre daha işlevsel, daha güvenli ve daha estetik ortamlar sağlayabilmiş midir? Bir adım daha ilerlersek; şehirlerimiz, bütün canlıların birbiriyle etkileşimini dikkate alarak mı inşa edilmektedir?

Eski/Yeni Şehirler

Özetle: Şehirleşmemiz, her üç ilke bakımından da, “daha iyi” veya “daha kötü” diye değerlendirebileceğimiz unsurlar içermektedir. Değerlendirmelerimizi “ihtiyatlı iyimserlik” şeklinde de ifade edebiliriz. Oysa ülkemizde, bir kesim eskiyi yücelterek, bir kesim de yeniyi yücelterek değerlendirme yapmakta, dolayısıyla hakkaniyetten uzaklaşan bir noktaya da savrulabilmektedir. Meselâ, bizim geleneksel şehirlerimizde –belki biraz da insanın geçiciliğine gönderme yapması bakımından- ahşap malzeme çokça kullanılmış, çıkan yangınlarda yapıların önemlice bir bölümü yok olmuştur. Bugün beton, çelik gibi daha dayanıklı malzemeleri daha fazla kullanabilme imkânımız vardır. Bu anlamda “güvenli” yapılarımız artarken, betona ve çeliğe bir “estetik” dokunuş yapamadığımız durumlarda “soğuk” yapılar, semtler, şehirler ortaya çıkabilmektedir. Karadeniz Bölgesi gibi derin vadilerin üzerine kurulan kemer köprüler, daha uzun süre ayakta kalırken ve dolayısıyla daha sağlamken, dün yaptığımız ve çok sayıda direk üzerine oturan köprüler, hemencecik yıkılabilmektedir.

Benzer bir değerlendirme şehirleşmemizin tabiatla ilişkisi için de geçerlidir: Çıkmaz ve dar sokaklar, bir mahalle kültürünün oluşmasına ve tabiatımızın gelişimine katkı sunarken, itfaiye ve ambulansın giriş çıkışını ise zorlaştırmaktadır. Bu ve benzeri örnekler, artırılabilir. Bugünkü şehirlerimiz daha az yeşildir. Yeşil örtüyü aşan yapılaşma belirgindir. Şehirlerimiz, başta kuş türleri olmak üzere hayvanlara daha az yaşam alanı sunmaktadır. Toprakla bağımız tümden kopmuştur. Özetle, sorunlar listesinde zikredebileceğimiz çok sayıda eksikten söz edebiliyoruz.

Bu bilgiyi şu bilgiyle birlikte değerlendirelim: Cumhuriyetin ilk nüfus sayımında toplam nüfusu yaklaşık 13 milyondu. İl ve ilçe merkezinde yaşayan nüfusun toplam nüfusa oranı ise % 25’ti. Bir başka ifadeyle, her dört kişiden biri şehirlerde yaşıyordu. Bugün ülkemizin toplam nüfusu yaklaşık 84 milyondur. İl ve ilçe merkezlerinde yaşayan nüfusun toplam nüfusa oranı ise yaklaşık % 93’tür. Bir başka ifadeyle, ülke nüfusu 6.5 katı artmış, artan nüfusun da neredeyse tamamı şehirlere yönelmiştir. Bu kadar hızlı bir şehirleşmenin beraberinde bir takım patolojiler de üretmesi kaçınılmazdı. A. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi üzerinden bir değerlendirme yapılırsa, başlangıçta, başımızı sokacak bir barınak, meselâ, estetik bir eve sahip olmaktan önce gelecekti. Hatta yapılan barınağın işlevsellikten ve güvenlikten yoksun olması, sorun edilemezdi. Gecekondulaşma ve bu eksende yapılan tartışmaları, bir de bu gözle değerlendirmek bize insaflı değerlendirmeler yapma imkânı sunacaktır.

Şehirleşmede İnce İşçilik Dönemi

Şehirleşmede “kaba işçilik” dönemi bitmiş, artık “ince işçilik” dönemine geçilmiştir denilebilir. İnşaat sektöründen ödünç aldığımız bu kavramsallaştırmalar üzerinden gidersek, şunu diyebiliriz: Şehirlerimiz artık konutlar, yollar, köprüler, kütüphaneler, sinemalar, tiyatrolar vs. açısından inanılmaz gelişim göstermiştir. Şehirlerimizdeki bu yapılaşmada artık daha sağlam yapılar da yaptığımız söylenebilir. Ama işlevsellikte az da olsa sorunlarımız devam etmektedir. Meselâ, komşusunun yatak odasına bakan balkonlar yapıp da sonrasında balkona çıkamayanları görebiliyorsunuz. Ömrü boyunca hiç girmediğimiz çok odalı (veya üst kata da sahip) evler satın aldığımız görülebilmektedir. Ama bu noktadaki duyarlılıkların her geçen gün arttığını söylemek mümkündür. TOKİ gibi kitlesel konut yapan bir kurumun konutlarına talip olanlar bile artık, sosyal donatıları, konutların rengini, mutfak malzemelerini daha fazla önemser noktaya gelmişlerdir.

Yapılaşmamızda ve şehirleşmemizde “estetik”, galiba, diğer iki ilkeye göre daha az dikkate alınan bir ilkedir. Estetik kaygılardaki artış, refah düzeyindeki artışa biraz gecikmeli bir şekilde eşlik ediyor gözükmektedir. Bu alanda biraz sabırlı olmak gerekir, kanaatindeyiz. Daha açık söylemek gerekirse, “para sahibi olmak” kadar, “parayı kullanmak” da bir kültür işidir ve zaman almaktadır. Estetikle ilgili sorunlarımızın önemlice bir bölümü “parayı kullanmak” ile ilgilidir.

Yapılarımız ve şehirlerimiz tabiata, bir başka ifadeyle “canlıların birbiriyle etkileşimi”ne katkı sağlıyor mu, sorusuna; ancak, “kısmen katkı sağlayabiliyor” diye cevap verebiliriz. Bu alanda sayılabilecek çok sayıda sorun alanı bulunmaktadır. Meselâ, dikey yapılaşma, rüzgârın esmesine mani olabilmekte, bizleri topraktan koparabilmekte, cam yüzeylerin ışıkları kuşların binalara çarpmasına yol açabilmekte, trafiği yoğunlaştırmakta, karbondioksit salımını artırmakta, zararlı gaz salımları diğer canlıların zarar görmesine yol açmakta, özetle, bir dizi tartışmayı beraberinde getirmektedir. Ama artık bu ve benzeri alanlarda da sadece insanlar arasındaki ilişkileri değil insan ve diğer canlılar arasındaki ilişkileri dikkate alan tartışmalar daha fazla yapılır olmuştur. Bazen pratik, zihni değişimi zorluyor olsa da, hayat çoğu kere zihni değişime pratiğin eşlik ettiğini bize göstermektedir. Ama hem pratikle, hem de zihni değişimle şehirlerimizdeki tabiatla kurulan çarpık ilişkileri düzeltmenin gayreti içinde olmalıyız. Bir belediye başkanı, bisiklet yolları yaparak (pratikle) insanları bisikletli ulaşıma doğru yönlendirmiş olur. Ama bazen bir grup bisiklet sürücüsü taleplerini belediye başkanına iletir ve pratik, bir grup insanın zihni dönüşümünün bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Tabiatla kurduğumuz ilişkiyi düzeltirken, pratikle de hareket etsek, o pratiği hayata geçiren kişi veya kurumun bir zihni değişimle o noktaya gelmesi gerekecektir: Son tahlilde, zihniyet değişimi önemlidir.

Sonuç olarak

Buraya kadar birbirinden bağımsız gibi gözüken bilgileri birbiriyle irtibatlı hale getirirsek şunları söyleyebiliriz:

  • Şehir ve şehirleşme, biraz da bu iki kavramı nasıl tanımladığınızla ilgilidir. Bu ayrımlar bilinmezse, dosya konusu “şehir” veya “şehirleşme” olan bir dergideki çok sayıda makale / yazı arasında bile ilginç farklılıklar göze çarpar. Buna dikkat etmek gerekir.
  • Ankara’nın başkent olmasıyla hızlı bir şehirleşme yaşanması doğru olmakla beraber, ülkemizdeki şehirleşmenin hızlanmasını 1950’de başlatmak adettendir. (Ama burada, şehirleşme literatüründeki bir tuzağa, şehirleşmeye ilişkin patolojilerin “demokrasi”ye geçişle başladığı şeklindeki zımnî imaya dikkat etmek gerekir.) Yetmiş yıllık şehirleşmemizin çok hızlı olduğunu kabul etmek gerekir. Yaklaşık 100 yılda nüfus, 6.5 katı artmış, ilk başlarda her dört kişiden biri şehirlerde yaşarken bugün bu oran % 93’e ulaşmıştır. Bu kadar çok sayıda insanın yer değiştirmesinin patolojiler üretmemesi beklenemezdi.
  • Tabiat, insanın mizacı şeklindeki dar anlamının dışında ele alındığında, “canlıların birbiriyle etkileşimi” şeklinde ele alınabilir. Bu tanımda cansız varlıkları da “canlı varlıklar” içine dâhil ettiğimizi belirtmek gerekir.
  • Mimarlığın öncü isimlerinden Vitruvius’un yapılaşma ve şehirleşme için koyduğu, “işlevsellik”, “güvenlik” ve “estetik” ilkeleri, bugün de geçerliliğini korumaktadır. Buna göre şehirlerimizin her zerresinin “işlevsel” olması, yapılan her yapının bugünkü imkânlar ölçüsünde “sağlam” yapılması ve bakanda / görende “ne güzel eser / şehir” duygusu oluşturması önemlidir.
  • Şehirleşmemizi iki açıdan teste tabi tutabiliriz: Şehirlerimiz, bir, Vitruvius’un ilkeleri üzerinden ne durumdadır? İki, tabiatla nasıl bir ilişki içindedir? Eğer, çok kısa bir sürede kurduğumuz veya büyüyen şehirler, işlevsel, güvenlikli ve estetikse; ayrıca, hem insanın hem de insanın dışındaki varlıkların birbiriyle ilişkisinde bir iyileşmeye katkı sunuyorsa, işler yolunda demektir. Aksi değerlendirmeler, şehirleşmemize ilişkin patolojilerin varlığına işaret edecektir.

Özetle, Türkiye’deki şehirlerin hem Vitruvius’un ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde hem de tabiatla ilişkisi (için bizim belirlediğimiz ölçü üzerinden) değerlendirilmesi yapıldığında; “ihtiyatı iyimserlik” ile hareket edilmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Estetikle ilgili sorunlarımız, diğer iki ilkeden daha fazladır. Tabiatla kurduğumuz ilişki, müsilaj, kuraklık gibi ciddi patolojiler üretmektedir. Ama insan, bazen hatalarından ders çıkararak da davranışlarına yön vermektedir. Bu yazıda ele aldığımız sorun alanları, büyük ölçüde hatalarımızdan ders çıkararak ilerlediğimiz bir sorun alanıdır. Ne yazık ki, deneme yanılmayla öğrenme, maliyetli bir öğrenme biçimidir ve bizler de bu maliyetleri ödemek durumunda kalıyoruz.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir