14 Temmuz 2024, Pazar

Tarihsel Perspektifle Devletin Sivil Kurucuları: Ahiler ve Hacı Bayram Veli- Dr. Ömer Faruk YELKENCİ

Türkler sahip oldukları hızlı örgütlenme becerileri sayesinde uzun tarihleri boyunca birçok devlet kurmuş ve bulundukları bölgelerde egemen olmuşlardır. Sekizinci asırda din olarak İslâm’ı seçmeye başlamaları ve onuncu asırdan itibaren bu seçimin olgunlaşması ile örgütlenme birikimlerini İslamiyet’ten gelen değerlerle birleştirmiş ve bu alanda daha kâmil örnekler vermeye başlamışlardır. Türklerin kurduğu devletlerin en önemlisi şüphesiz altı asırlık ömrüyle Devlet-i Âli Osman’dır.[1] Osmanlı Devleti siyasî, sosyal, ekonomik, hukukî vs. tüm boyutlarda yüksek olgunluk seviyesini yakalamış, dünya tarihinde kendisine müstesna bir yer edinmiştir. Osmanlıların bu başarıyı göstermesinin elbette birçok sebebi vardır ki askerî başarıları bu tabloda oldukça önemli bir yer tutar. Bu noktada Osmanlı Devleti ilk olarak askerî ve kaçınılmaz bir gereksinim olarak adlî teşkilatlarını oluşturur (Uzunçarşılı, 1988). Ancak kılıçla gelen bu ilk adım başarısının kalıcılığını sağlayabilmek için iskân politikası[2], istimâlet politikası[3] gibi destekleyici politikalara ve sivil toplum örgütlerinin katılımcı desteğine ihtiyaç duyulur. Her ne kadar Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Türkler asker millet olarak tabir edilse de, bu asker millet olma durumuna karşın olabildiğince sivil taraflarını güçlendirmiş, devletin kuruluş yıllarında zeminin sağlamlaştırılması, kalıcılığın temin edilmesi için önemli rolleri olan sivil yapılanmaların açtığı yollar üzerinden yürümüşlerdir. Âşıkpaşazâde’nin (2007)  aktardığı Gāziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum, Abdâlân-ı Rum ve Bâciyân-ı Rum gibi dinî cemaat ve sosyal zümreler, bu başarıda en etkilileri olarak görülür. Bunların içinde hayatın neredeyse tüm yönlerine; sosyal, dini, ekonomik, kültürel ve siyasî yönlerine dokunan Ahîyân-ı Rûm teşkilâtını devletin kurucu sivil unsuru olarak da düşünmenin doğru olacağını söyleyebiliriz. Burada bu yapılanmayı ve onun bütünleyicisi olan tarikatları, tekke ve zâviyeleri bütünüyle inceleme imkanı yoktur. Bu bağlamda bir örnek olarak, Ahilik Teşkilatına  mensup hatta “Ahi Sultan” unvanıyla da anılan Hacı Bayram Veli’nin batılı çağdaşlarının aksine sadece düşünüp söyleyen değil aynı zamanda eyleyen; devlete yardımcı olarak, hatta süreçlerin bizzat içinde olarak söylediklerinin hayata geçmesi için çabalayan ve sonuç alan bir kişi olarak eylemci yönü vurgulanacaktır.

Devlet: Siyasal İktidar

Siyaset felsefesi iki temel sorunun cevabını aramakla işe başlar. Bunlardan birincisi “kimin neye hakkı olacak?” sorusu, toplumun içindeki yeri ile insanın haklarının belirlenmesiyle ilgilidir. İkincisi ise “herkes adına kim konuşacak” sorusu da siyasal iktidara sahip olma anlamında ortaya çıkar. Bu ikinci soru bunu yapacak olan bir örgütü işaret eder ki o devlettir (Torun, 2011).   Bu ihtiyaç yani devlete olan gereksinim, tarihte çeşitli şekillerde ortaya çıkmış, giderilmeye çalışılmış ve gelişmelere göre şekil değiştirerek; kent (site) devlet, feodal devlet ve ulus devlet gibi formlarda vücut bulmuştur. Formu ne olursa olsun devlet; siyasal iktidarı, ortak kabul etmeyen bir şekilde, tek başına ve en büyük toplum ölçeğinde elinde bulunduran, konusu yönünden yetkisi sınırlı olmayan (global ve topyekûn yetki) ve meşru kuvvet kullanma tekeline sahip bir aygıttır (Uygun, 2017).  Müslümanlar için de devlet, İslamiyet’in ilk yıllarında bir ihtiyaç olarak belirmiş ve devlet bizatihi Peygamberimiz (as) tarafından Medine’de kurulmuştur. Bu aynı zamanda ilk İslâm Devleti’dir.

Sonraki dönemlerde klasik İslâm düşüncesinde siyaset felsefesi bağlamında devlet meselesinin büyük İslâm düşünürleri tarafından ele alındığı görülür. Bu meseleyi müstakil olarak çalışan düşünürlerden biri olan Farabî meseleye idealist bir tarzda yaklaşır ve devleti erdemli şehir üzerinde inşa eder. O her insanî varlığın, mükemmellik ve mutluluğa ulaşabilmesi için karşılıklı işbirliği ile işleyen örgütlenmiş bir topluluk içinde olması gerektiğini düşünür ve bu örgütlenmiş yapının “en iyiyi” (el hayru’l efdal) içeren en azından bir şehir olarak düşünülmesi gerektiğini söyler. Farabî’nin en iyi devleti de iki esasa ve bunlar arasındaki dengeye dayanır; adalet ve orantılı eşitlik (Arslan, 2011). İslâm dünyasında “devleti” tüm boyutlarıyla inceleyen bir diğer düşünür İbn Haldun ise Farabî’nin yaklaşımını eleştirmekle beraber tümüyle reddetmez. Ancak onun devlet yaklaşımı, Farabî’nin aksine bir ilmin kurucusu olmaklığı sebebiyle doğal olarak realisttir. Bu realizm de özellikle onun pratikle teori arasındaki ilişkiyi tanımlamasıyla başlar. Onun düşüncesine göre uygulama teoriyle güçlendirilmelidir (Aydın, 2018). İbn Haldun’un siyaset felsefesinde devlet, bizzat kurucusu olduğunu ifade ettiği “umran” ilmi çerçevesinde incelenir ve devlete egemen olan siyasal iktidarın; nasıl ve neden ortaya çıktığı, bu iktidarı kimlerin kullanabileceği ve iktidarın nasıl güçlü olabileceği ve gücünü ne zaman yitireceği sorularına sosyal-siyasal yasalarla cevap aranır (Uygun, 2017). Bu doğrultuda mülkü; bağımsızlık, egemenlik, iktidar süreci olarak ele alırken ve “hakikî mülkü” yani devletin olgunlaşmasını; bağımsız devlet, egemen devlet ve nihayetinde iktidarın ‘hükm’e dayanan (meşru) otoriteden kaynaklandığı devlet şeklinde tanımlar (Hassan, 2010). Onun devlet düşüncesindeki en önemli esas olan adalet üzerinden oluşturduğu siyaset dairesi; ekonomik güç, askeri güç, hukuk, siyasî güç gibi çok somut ilkeleri içerir. Bu da onun realizminin tutarlılığını gösterir. İster idealist, ister realist, isterse eklektik bir yaklaşımla ele alınsın iktidarın tesisi ve devamlılığı bağlamında ilkelere gereksinim duyulduğu bir hakikattir. Bu bağlamda İslâm Devletinin de dayandığı temel ilkeler, esaslar olmalıdır. İslâm siyaset düşüncesinde devletin dayandığı esaslar; kuvvetin kanunda toplanması, adâlet, danışma (müşavere), liyakat ve sosyal dayanışma şeklinde belirir (Niyazi 2005).

Devlet’in Sivil Kurucularından Ahiyan-ı Rum (Ahilik Teşkilatı)

Yukarıda zikredilen İslâm devletinin dayandığı esaslardan sosyal dayanışma ilkesine karşılık gelen uygulamaları Müslüman Türk devletlerinde belirgin bir şekilde görmekteyiz. Siyasal iktidarın sorumluluğunu paylaşmak ve devletin bu paylaşımı organize etmesi şüphesiz yönetimin niteliğine olumlu olarak yansımıştır. Türk devletinde toplumun her kesimi, organize olmuş bir şekilde devletin kurucu kodlarını üreterek büyük katkılarda bulunmuşlardır. Birbirinden farklı zümreler ve kurumsal yapılar kader birliği yaparak Anadolu’daki dağınık yapıyı bir araya toplama çabasını ortaya koydular. Bu bir tür cemaatleşme olarak tahakkuk eder.[4] Cemaat olarak anabileceğimiz bu kurumsal yapılardan biri de şüphesiz Ahilik Teşkilatıdır. Meslek erbabına, hammadde temininden diğer birçok hususa kadar yardımcı olan bu teşkilat, meslek gruplarını disipline etmiş, geleneğini muhafaza etmiş, niteliksiz üretimden meslek erbabını, niteliksiz üründen de toplumu korumuştur. Bu yapı tarihsel süreçte, ahlâk çerçevesinde çalışan dürüst zanaat erbabını da gayri ahlâkî rekabetten korumuş ve bundan men etmiştir. Bunu da tüm meslekler için oluşturdukları geleneksel standartlarla sağlamışlardır (Niyazi, 2007). Ahiler Anadolu’da güçlü bir kuruluş olarak ekonomik hayati organize ederken bir yandan da sanat ve ticarete tasavvufun karakterini bir elbise gibi giydirmişlerdir (Cebecioğlu, 2006).

Bu noktada Ahilik Teşkilatının nasıl geliştiğine bir göz atmak gerekir. Ahilik anlayışını, Arapça “kardeş” anlamında “ahî” kavramının karşılığı olarak İslâm Medeniyetinin önemli yapı taşlarından olan  “fütüvvet” hareketinin Anadolu’daki örgütlenmesi şeklinde veya Türkçede “eli açık ve cömert” anlamına gelen “akı” kelimesiyle ele alanlar olmuştur[5]. Her iki kabulün de bizi, dinî ve tasavvufî bir zemine götüreceğinde şüphe yoktur. Bu noktada Türklerin kendi kültürleriyle oluşturdukları zeminin İslâm’la gelen anlayışa hazır olduğunu ve ikisinin birleşiminin özgün bir kültüre dönüştüğünü düşünmenin daha doğru olduğunu söyleyebiliriz. Mamafih genel kabule göre de Ahiliğin tasavvufla ilişkisi, daha çok fütüvvet anlayışı ve fütüvvet ehli üzerinden incelenir. Fütüvvet; “Gençlik, yiğitlik, mertlik, fedakârlık, bir kimsenin sırf insanî mülahazalarla başkalarının hak ve menfaatini kendisininkinden önde tutması, herhangi bir karşılık ve ödül beklemeden başkalarına yardım etmek” (Baltacı, 2019) gibi derin kavramlarla tanımlanmıştır.

Kısaca Ahiliği, İslâm medeniyetindeki fütüvvet anlayışının Türk kültür ve medeniyetinde kendine özgü karşılığı ve devamı olarak ele almak mümkündür. Ahi Teşkilatının, ekonomik, toplumsal ve bireysel yönden, özellikle Selçuklu ve Osmanlı toplumlarına dolayısıyla devletlerine etkileri büyük olmuştur.

Ekonomik alanda Ahilik, fütüvvet teşkilatından farklı olarak Anadolu’da sınaî ve ticari işleri kendi ölçeğinde organize ederek mensuplarının iş yeri, atölye, tekke ve zaviyelerinde mesleki eğitim ve öğretimin sürdürüldüğü bir ocak olmuştur (Aksoy, 2018). Asıl amacı sermaye ile devlet ve millet arasında düzeni sağlayan ahlâk kurallarını işleten bu meslekî ahlâk teşkilatının önemli özelliği, yardımlaşma ve başkalarını düşünme üzerine kurulu, “manevi bir nizam” tesisi gayesini takip ediyordu (Baltacı, 2019). Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli bir rol üstlenen Ahiler (Köprülü, 2018), bir yandan devletin kurulmasına yardımcı olurken diğer yandan insanın ve onun vasıtasıyla güçlü bir toplumun inşasına da ortam hazırlıyordu.

Devletlerin kuruluşunda şehirlerin öneminin büyük olduğunu söylemek gerekir. Şehirleriniz ne kadar sağlam bir düşünce zemini ve sarsılmaz ilkeler üzerinde imar edilirse bu şehirlerin oluşturacağı devlet de o kadar sağlam olur. Ahilik teşkilatı, Selçuklu Anadolu’sunda göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişi hızlandırmış, sosyal ve ekonomik alanda verdiği katkılarla onların şehirleşmesine yardımcı olmuştur (Aksoy, 2018). Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da önemli rol oynayan Şeyh Edebali, bir ahî olarak kabul edilmektedir. Kardeşinin Ahî Şemseddin gibi nüfuzlu bir ahî olmasının, Ahilerin, Osmanlı’nın kuruluşunda büyük görevler yerine getirdiğine işaret eder. Üstelik Ahiler, sadece Osmanlının değil diğer beyliklerin teşekkülünde de etkin rol oynamışlardı ki bu, şehir ve devlet kurma konusundaki onların teşkilatçılığı hakkında önemli fikirler vermektedir. Ahîlerin aynı zamanda bir esnaf ve lonca teşkilatı, bir zanaatkârlar topluluğu olduğu dikkate alınacak olunursa, bulundukları bölgelerin ıslahına katkıları olduğu düşünülebilir. Ahilerin özellikle imâr ve iskân işlerinde önemli ve sürekli roller üstlendiklerinin yani şehirleşme anlayışında belirleyici oldukları görülmektedir (Barkan, 2021).

Ayrıca Ahiler, özellikle devlet ricâli, ulemâ ve meşayıh sınıfıyla birlikte şehir hayatının dikkat çeken önemli bir unsuru, topluluğu olarak ön plana çıkmış, kuruluşunda bulundukları şehrin vazgeçilmez bir parçası olmuşlardır (Baltacı, 2019).

Ahiler, özellikle siyasi kaosların yaşandığı dönemlerde de siyasi birliği sağlama noktasında önemli inisiyatifler almışlar, her zaman devletin yanında olarak devletin kurulmasında ve yaşamasında önemli roller almışlardır (Aksoy, 2018). Moğol işgalinin yaşandığı dönemde Selçuklu sultanları egemen olamadıklarından Ahiler şehirlerde, ekonomik-sosyal görevlerinin yanında kamu güvenliği meselesinin sorumluluğunu da üstlenmişlerdir (İnalcık, 2009). Devlete olan bağlılıklarının kökeninde, yapılanmalarının bu bağlılık amacına yönelik olmasından kaynaklandığını söylemek mümkündür (Aksoy, 2018).

Osmanlı Döneminde siyasi ve idari gücüyle Ahilik Teşkilatı, aynı zamanda siyasi gücün denetleyicisi olarak da devletin yanında yer almış ve Osmanlı Devleti’nin sağlam yönetim yapısını pekiştirmiştir (Turan, 1996). Fetihlerden sonra fethedilen yeri nasıl örgütleyeceğini ahîlerden ve fakılardan[6] sorarak, kuruluş yıllarından itibaren Devlet de bu durumdan en güzel şekilde istifade etmeyi bilmiştir. İlk başlarda Osmanlı Beyliği’ni teşkilâtlandırmada, dini-sosyal hayatı düzenlemede Ahiler yüksek düzeyde öneme haiz rol oynamışlardır (İnalcık, 2009).

Diğer bir veçheden bakıldığında malum olduğu üzere Anadolu’nun fethedilmesi ve sonrasında Türkleşmesi ve İslamlaşmasında dinî ve tasavvufî toplulukların önemi büyüktür. Bu anlamda Ahilerin, Anadolu’da etkin olan zaviyelerin sayı bakımından büyük bölümüne sahip olmaklıkları bu alandaki etkilerinin büyüklüğünü gösterir. Bu teşkilat aynı şekilde Rumeli’ne de geçmiş ve kendilerine özgü yöntemlerle orayı da Türkleştirmek, İslâmlaştırmak ve imar etmek için çalışmışlardır (Barkan, 2021). Böylece Ahiler Devlet’e bir yandan savaş yetenekleriyle yararlı olurken,  diğer yandan kullanılmaz haldeki arazileri işleyip köyler şenlenmesine ve zaviyeler kurmakla, ziraat, hayvancılık, bağ ve bahçe işleri, değirmencilik vb. konulardaki maharetleriyle fethedilen yerlerin vatan kılınmasına katkı sağlıyorlardı (Baltacı, 2019). Bu bağlamda Osmanlının Kızılelma’sı İ‘lâ-yi Kelimetullah’ın gereği yapılan fetih hareketlerinin, sağlam bir dünyevî iskân ve imar anlayışıyla beraber yürütülmesi, fethedilen yerlerde kalıcılığı sağlamış, bu tarz başarılar için din ve devletin işleyişteki ahenginin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Ahiler bunu, tasavvuf düşüncesinin oluşturduğu manevi iklimde yapmışlar; bir yandan sosyal, ekonomik, sınaî gelişime katkıda bulunmuşlar diğer yandan manevî bir inşa sürecini yürütmüşlerdir.

Böylece ülkede halinden memnun, geleceğinden emin, inanmış ve yararlı işlere yönelmiş kişilerden oluşan bir esnaf kitlesi, güçlü ve yaygın bir orta sınıf ortaya çıkmıştır. Günümüzde bile çoğu ülkede sorunsal halini almış “sanat, ticaret ve iş ahlâkı” yanında kooperatifçilik, sendikacılık, sosyal güvenlik, standart üretim, kalite ve fiyat kontrolü gibi başlıca meseleler Ahilik Teşkilatı sayesinde yüzlerce yıl başarıyla yönetilmiştir (Şeker, 2011).

“Ahi Sultan” Hacı Bayram Veli

Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında askerî fetihlerin yanı sıra Alperenler, Gaziler, Abdallar ve Bacılar adı verilen teşkilâtların da büyük rolü olduğundan ve bu teşkilatlar arasında Ahilerin ön plana çıktıklarından bahsetmiştik. Ahilerin etkisinden nasibini alan önemli yerleşme yerlerinden biri olan Ankara, Anadolu’nun erken dönemlerden bu yana önemini korumuş bir şehir olmuştur (Turan, 2021). Aynı zamanda Ankara, Ahilik Teşkilatının Anadolu’daki merkez şehirlerinden biridir. Ahilikle birlikte Halvetî, Bayramî, Rıfâî, Mevlevî, Bektaşî tarikatları da burada irşad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir (Demirdaş, 2017). Beylikler döneminde Ankara’ya Ahiler hakim olmuş, Ankara’nın yönetiminde baştan beri yardımcı olagelmişlerdir (Turan, 2021). Hacı Bayram-ı Velî, Ahilerin etkin olduğu şehirlerden biri olan Ankara’da doğmuş, Ankara medreselerinde yetişmiş, Kara Medrese’de müderrislik de yapmış ve birçok talebe yetiştirmiştir (Cebecioğlu, 2006). Anadolu’nun merkezinde bir geçiş ve bağlantı bölgesi olan Ankara’nın, önceki dönemlerdeki inançlara da ev sahipliği yapan Hacı Bayram Tepesi’nde Osmanlı Devleti Döneminde buraya adını veren Hacı bayram Veli Camii yapılmış (Erol, 2021) ve o insanları irşad ederek toplumun ve şehrin inşasına katkı vazifesini buradan yürütmüştür. Hacı Bayram Veli birçok misyonunun yanında bir Ahî olarak geleneğiyle uygun bir şekilde Anadolu’da halk arasında birliğin sağlanmasında önemli bir rol üstlenmiştir (Demirdaş, 2017). Onun bu hâli, toplum ve devlet yöneticileri ile dönemin ileri gelenlerini olumlu bir biçimde etkilemiştir (Kızıler, 2012).. Yukarıda Ahilerin yaptıkları arasında zikredilen hususları, “Ahi Sultan” Hacı Bayram Veli üzerinde de açık bir şekilde görmek mümkündür.

Hacı Bayram Veli ve onun kurucusu olduğu Bayramîye Tarikatı, Ahilerin yaptığı gibi devlet-toplum bütünleşmesi lehine siyasi istikrar açısından önemli işlevler görmüşlerdir.

Hacı Bayram Veli’nin;

  1. İlerlemiş yaşına rağmen müritleriyle beraber bizzat çalışarak onları el emeğiyle geçinmeyi, toprağa bağlanmayı telkin etmesi ve yetenekli olanları sanata yönlendirmesi, böylece helâl kazancın vazgeçilmezliğini tebarüz ettirmesi,
  2. Tarımla uğraşanların ürünlerini beraberce hasat etme usulünün yani imece usulünün öncüsü olması,
  3. Yoksullarla zenginler arasında bağ oluşturarak kurduğu sosyal yardımlaşma organizasyonu ile sosyo-ekonomik dayanışmayı sağlaması, onun Anadolu üzerinde birçok yönden özgün çabasını ve etkisini göstermektedir (Cebecioğlu, 2006).

Hacı Bayram Veli daima sosyal hayatın içinde olmuştur. O, herkese kendi emeğiyle geçinme konusunda en güzel rol modellerden birisi olmayı başarabilmiştir. Herkesin kendisine özel bir işinin olmasına önem veren ve bu şekilde üretime katkı sağlayan bir girişimci olarak bilinir aynı zamanda. Böylece onun döneminde Bayramîlik tarikatı özellikle tarım üzerinden köy ve esnaf üzerinden de şehirde yayılmıştır (Özünel, 2021). Hacı Bayram Veli dünya ve ahiret, ilim ve tasavvuf, din ile hayat arasında kurduğu denge ile dünyayı terk anlayışını benimsememiş aksine dünyayı imar ve ıslâha çalışmıştır (Cebecioğlu, 2006).

Bu noktada dinin şehirleşme üzerindeki etkisinden de söz etmek gerekir. Bu etki şehrin kurulması ve gelişmesi süreçlerinde de devam eder. Şehir düşüncesinin oluşması aynı zamanda medeniyetin tesisi anlamına da gelir. Şehre bu olumlu etkisiyle din, orada hayatın dengeli bir şekilde yaşanmasına ve bu hayatın emniyet içinde sürmesine katkı verir.  Bu seviye de şehri meşrulaştırır, bütünleştirir ve barışçıl bir ortam oluşturur (Özünel, 2021). Kısaca şehir selâmete erer. Şehrin harcını karan bu düşence ve bu düşünceyi uygulamaya geçiren Hacı Bayram Veli gibi şahsiyetlerin çabasının yüzyıllar boyunca sürecek olan ‘Pax Ottomana’nın[7] da kodlarını oluşturduğunu pekâlâ düşünebiliriz.

Diğer Ahilerin yaptığı gibi o da, Anadolu’nun bazı bölgelerinde görülen göçebe hayatını yerleşik hayata yönlendirerek, o dönem Osmanlı Devleti’nin iç siyaseti ile sosyal ve ekonomik açıdan uyumlu bir tutum sergilemiştir. Onun devletin yanında belirgin bir şekilde durması, dönemin şartları düşünüldüğünde toplum-devlet bütünleşmesi, birlik-beraberlik, sosyal huzur ve şehirleşmeye verdiği önem ve katkısı açısından çok değerlidir. Onun şehre verdiği önemi eserlerinde de görmek mümkündür:

Çalab’ım[8] bir şâr[9] yaratmış iki cihan aresinde,

Bakıcak dîdâr[10] görünür ol şârın kenâresinde

Nâgihan[11] ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde.

Şiirinde olduğu gibi onun Allah’ın evi, tecelligâhı olan kalbi (gönlü), şehir metaforu ile anlatması, müminin dünya ile ukba arasındaki o şehri imar etmesi ile Allah’ı da orada bulabileceğini anlatması eşsiz bir analojidir ve onun şehre verdiği önemi gösterir. Şehir mamur edilirse millet de devlet de mamur olur, medeniyet vücut bulur ki bu Ahilerin de anlayışıdır.

Bir diğer Ahilere özgü faaliyet olarak Hacı Bayram Velî’nin de çevresindeki zenginlerden para ve mal toplayarak ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtması, sosyal yardımlaşma noktasında büyük bir eylem olarak öne çıkar. Bu yöntemi, günümüzde kamu kuruluşlarının ve özel kuruluşların bir kısmında “Sosyal Yardımlaşma Sandığı” olarak hala görmek mümkündür (Kızıler, 2012).

Ahiliğin merkezi Ankara’da doğmuş ve yetişmiş olmasından ötürü kendisine “Ahi Sultan” unvanı verilen Hacı Bayram Veli, kendisine intisap edenleri kabiliyetlerine göre yönlendirerek üretmelerini ve böylece helâl kazanç elde etmelerini temin etmesinden ötürü de bu unvanı hak ettiğini söyleyebiliriz.

Arapça ve Farsça dersler verecek kadar zengin bir ilmî şahsiyete de sahip olan Hacı Bayram Veli müritleriyle beraber Türk sosyal ve kültürel hayatında çok önemli bir mevkiye sahip olmuş, dünya ve ahiret dengesine verdiği önemi yaşama tarzı ile göstermiştir. Bu anlamda kendi de bizzat çalışarak helâl kazancın vazgeçilmezliğini göstermekle kalmamış, Bayramîliğin temel ilkesi olarak, dünyadan el etek çekmeyi değil çalışmayı, doğrudan hayatın içinde bulunmayı tesis etmiştir. Bunun en önemli göstergesi olarak onun müritleri arasında; değirmenci, bakırcı, nalbant, ev ustası, koyun tüccarı, çiftçi, ziraatçi, ayakkabıcı, yüncü gibi çeşitli mesleklerden insanların olması gösterilebilir. Böylece Hacı Bayram Velî Ankara’da sosyal ve manevi bütünlüğün oluşmasında büyük bir katkı vermiştir (Turan, 2021). Hacı Bayram Veli, Anadolu’nun manevî koruyucusu olarak kabul edilmiş (Cebecioğlu, 2006), Âşıkpaşazâde tarihinde de duası kabul olunan dervişler arasında zikredilmiştir (2007).

Bugünden geriye doğru baktığımızda bize göre devletin sivil kurucularından olan Hacı Bayram Veli ve onun gibi nice büyük düşünce ve eylem adamı bugüne kadar, ne yazık ki siyaset bilimi alanında ülkemizde pek dikkate alınmamıştır. Aksine siyaset bilimi üzerine söz söylemiş neredeyse tüm batılıları biliriz. Halbuki bu hususta kendimize karşı ne kadar haksızlık yaptığımızı ve adaletsiz davrandığımızı  birçok örnek göstermektedir: Aquinolu Thomas, Salisburyli John, aziz Agustinus gibi pek çok Avrupalı din adamı ülkemizde siyaset biliminin anayolunun  vazgeçilmezleri arasında olmayı başarmışlardır. Halbuki meseleye komplekslerimizden sıyrılıp baktığımızda onların düşüncesi, devleti ve hayatı  “Tanrı”nın yani kilisenin kurumsal yapısıyla sınırlandırırken (Torun, 2011), Hacı bayram Veli, tıpkı diğer Ahi şeyhleri, bilgeleri gibi, yaşantısında her yönüyle insan hayatı ve dini dengeli bir şekilde örüyor, devlet düşüncesini bu yaklaşımın üzerinde tesis ediyordu. Yani batılı muadillerinin aksine hayatı doğru bir bakışla yakalayan, din ile din dışı diye bir ayrım yapmayan, dinin hayata taalluk eden her şey olduğunu kuşanan bir zihin ve gönülle -zira zihin ve gönlün beraber işletilmesi becerisi bu büyük zatların en büyük farklarıdır- bugüne, bizlere de çok sözler söylemektedirler. Sahip olduğumuz bu hazineden faydalanmamız gayet doğru bir tavır olurdu.

Son Söz

Osmanlı’nın kuruluş dönemi siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hareketlilik içinde, Ahilik teşkilatı ve Hacı Bayram Veli’yi beraber ele alarak ne yaptıklarına, Barkan (2021)’ın tekke ve zaviyeler hakkındaki değerlendirmeleri üzerinden baktığımızda o dönemde, ordulardan önce daima batıya gidip zaviye açan dervişler, gerektiği zaman da harbe gitmekte, şeyhler de siyasi nüfuzlarını devletin hizmetinde kullanmaktaydılar. Bu tekkeler, bir sosyal yardım kurumu olmakla beraber aynı zamanda bir imar ve iskan öncüsü olmuşlar, güvenliğin sağlanması için çalışmışlar ve dinin öğretilmesi için ihtiyaç duyulan zemini oluşturmuşlardır. Bu doğrultuda Barkan (2021), bu hizmetin devletle karşılıklı bir uzlaşma içinde gerçekleştiğini belirtir. O dönemdeki bu başarıda, din ve devletin işleyişindeki ahengin, Hacı Bayram Veli gibi ulu şahsiyetlerin din ile dünyanın dengeli bir şekilde yaşanması gerektiğini bizzat uygulayarak göstermesinin tesiri şüphesiz çok büyüktür.

Bu anlamda Ahiler ve “Ahi Sultan” Hacı Bayram Veli, tarımı özendirerek köyü, zanaatı özendirerek şehri güçlendirmiş ve bu yerlerde dengeli bir hayatın yaşanmasına katkı sağlayacak büyük bir geleneğin oluşmasının yolunu açmışlardır. Bunun içindir ki Hacı Bayram Veli’nin Ankara’sında, Ankara’nın Hacı Bayram Veli’si hem Osmanlı Döneminde ve hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda[12] hak ettiği değeri bulmuştur.

Bugün için aynı şeyi söylemek mümkün müdür? Bu meseleye aslında daha ileri bir düzeyden bakmak gerekir. İnsanlara ve çevreye faydalı olmayı[13] ve helâl kazancın mutlaklığını[14] merkeze alarak tarımı ve zanaatı (bugün için sanayi) dengeli bir şekilde ele alıp ve bu anlayışı uygulayarak devletin ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan gelişmesine sadece düşünsel açıdan değil, eyleyerek de katkıda bulunan düşünce ve eylem adamları, dün giremedi ama acaba bugün siyaset bilimiyle uğraşanların gündemine girebilirler mi?

Tarih boyunca toplumları bir arada tutan, şehirler inşa eden kadim düşünce ve esaslar, kullanılan enstrümanlar farklılaşsa da bugün için de geçerlidir. Bu bağlamda insanlara yararlı olma yaklaşımı hangi dönem olursa olsun önemli bir toplumsal ilkeye işaret eder. Bugün Kovid-19 Küresel Salgınıyla birlikte şehirlerin, gıda temininde şehre yakın bölgelerde de tarımın önemini bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bugün birçok meslek odası şehirlerin yönetiminde yapıcı rol üstlenmekten, nitelikli meslek erbabını yetiştirmekten, topluma faydalı üretim yapmaktan daha çok, karlılık ve siyasi çıkar açmazı -ekonomik ve politik rant- içerisinde büyük kayıplara, yıkımlara neden olmaktadır. Şirketlerin tekelleşmesine karşı alternatif çözüm önerileri, üretim modelleri geliştirerek, uygulayarak dengeli bir ticari hayatın oluşmasında başat rol üstlenmeleri gereken sivil yapıların eksikliğini, bugün bizatihi devlet kendi eliyle, yasal düzenlemelerle, kamu kuruluşları yoluyla gidermeye çalışmaktadır. Sivil inisiyatiflerin toplumların ve şehirlerin yönetimindeki etkisinin azalması, modern zihnin bir sonucu olarak daha bireyci, daha kuralcı yapıların, tanımlanamayan aracıların ortaya çıkmasına, şehirlerin daha da kozmopolit ve tekinsiz yerler haline gelmesine yol açmıştır. İnsan şehirde kaybolmuştur. Her dönemin kendi şartları altında ortaya çıkan meseleler, tarihsel-kültürel bir gelenek içerisinde toplumlara özgü yöntemlerle aşılmaya çalışılmıştır. Bugün de yapılması gereken, her konuda olduğu gibi, geçmişle olan bağ dolayımsız ve doğru bir şekilde kurulmalı, geçmişin siyasî olaylardan başka gereksinim halinde bugüne transfer edilebilecek sosyal kültürel bir zenginliğin tarihini de barındırdığının bilincinde olunmalıdır. Savaşların tarihi kadar toplumsal alandaki uygulamalar ve bunların güncel durumlar için ne tür imkanlar sunabileceği, günümüze ne söylediği üzerinde ısrarla çalışılmalı, örnek uygulamalar geliştirilmelidir. Bir sivil inisiyatif, bir gelenek ve aynı zamanda devletin sivil kurucularının bugün yaşadığımız sorunlara çözümler üretmesi bakımından da incelenmesi, değerlendirilmesi, tartışılması gereken önemli bir alandır. Bunu yapmak, devleti kuran ve yaşatan kodları keşfetmek anlamına gelecektir.

 

KAYNAKÇA

Aksoy, A. (2018). 13. ve 14. Yüzyılda Anadolu’da Ahi Teşkilatı, Etkisi ve Siyaseti. Medeniyet ve Toplum, 2(1), 19-35.

Aşıkpaşazâde. (2007). Tevârih-i Âl-i Osman (Çeviriyazı: K. Yavuz, Y. Saraç). Gökkubbe Yayınları.

Aydın, A. (2018). Devlet İdaresine Dair Konulara Fıkıh Eserlerinde Az Yer Verilmesini İbn Haldun’un Realist Siyaset Teorisi Ekseninde Değerlendirme. Türkiye Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 6, 95-111.

Baltacı, H. (2020). Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zâviyeleri” Üzerine Değerlendirmeler. Akademiar Dergisi,         6, 93-126.

Barkan, Ö. L. (2021). Kolonizatör Türk Dervişleri. Ötüken Neşriyat.

Cebecioğlu, E. (2006). Hacı Bayram Veli. TDV Yayınları.

Demirbaş, Ö. (2017). II. Uluslararası Hacı Bayram-ı Velî Sempozyumu 3-4 Mayıs 2017. Akademiar Dergisi, 3, 223-233.

Erol, A.F. (2021). Geçmişten Günümüze Ankara’nın Bir Kutsal Alanı: Hacı Bayram Tepesi.  S. Ağıldere, N. Fındık, E. Aksoy ( Ed.). Hacı Bayram Veli ve Ankara Kent Çalışmaları  (s.8-15). Anakara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yayınları.

Farabî. (2011). İdeal Devlet “El-Medinetü’l Fâzıla” (Çev. A. Arslan). Divan Kitap.

Niyazi, M. (2005). İslâm Devlet Felsefesi. Ötüken Neşriyat.

Hassan, Ü. (2010). İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi. DOĞUBATI Yayınları.

Kızıler, H. (2011). Osmanlılarda İlk Yerel Manevi Oluşum: Hacı Bayram Veli ve Bayramiyye Ekolunun Anadolu’ya Etkisi. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 32(32), 67-80.

Köprülü, M. F. (2018). Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesir. Alfa Yayınları.

Niyazi, M. (2005). İslâm Devlet Felsefesi. Ötüken Neşriyat.

Niyazi, M. (2007). Türk Devlet Felsefesi. Ötüken Neşriyat.

Ortaylı, İ. (2007). Osmanlı Barışı. Timaş Yayınları.

Özünel, E.Ö. (2021). Zamanı Aşan İnsan: UNESCO Penceresinden Hacı Bayram Veli.  S. Ağıldere, N. Fındık, E. Aksoy ( Ed.). Hacı Bayram Veli ve Ankara Kent Çalışmaları  (s.18-27). Anakara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yayınları.

Şeker, M. (2011). Türk-İslâm Medeniyetinde Ahîlik ve Fütütvvetnamelerin Yeri. Ötüken Neşriyat.

Torun, Y. (2011). Siyaset Felsefesi tarihinde Devlet. Orion Yayınları.

Turan, F.A. (2021). Ankara’nın Manevî Hamisi Hacı Bayram-ı Veli. Anakara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yayınları.

Turan, K. (1996). Ahilikten Günümüze Meslekî Teknik Eğitimin Tarihi. MÜ İlahiyat F. Yayınları.

Uygun, O. (2017). Devlet Teorisi. Onikilevha Yayınları.

Uzunçarşılı, İ.H.. (2017). Osmanlı Tarihi (I. Cilt). TTK Yayınları.

 

[1] Osmanlı Devleti tarihte bir hanedan tarafından yönetilen en uzun ömürlü devlettir.

[2] Fethedilen yerlere çoğunlukla Müslüman Türk nüfusun yerleştirilmesi politikası.

[3] Osmanlıların uyguladığı meylettirici ve uzlaştırıcı fetih siyaseti (TDV Ansiklopedisi).

[4] Birbiriyle bağlantıyı koparmadan beraberce milleti oluşturan, her zaman devletin yanında yer alan ve medeniyetimizde çok önemli olan cemaat kurumu ve cemaatleşme eylemliliği, Türk-İslâm Devlet felsefesinin bir parçası olmuştur. Son yüzyılda farklı menfaatler için kullanıldıkça ve özellikle de dış tesirlere maruz kalan FETÖ gibi yapılara dönüşünce, yüzyıllar içinde oluşan ve devlet için çok değerli olan bir kurum zayıflatılmış, sağlıklı cemaat yapılanmalarına da zarar verilmiş oldu.

[5] TDV İslâm Ansiklopedisi, Ahilik maddesi.

[6] Fakih, din bilgini, fıkıh âlimi (TDV İslâm Ansiklopedisi).

[7] Osmanlı Barışı: Batılı Osmanlı tarihçilerin, Osmanlı düzenine tâbi milletlerin belli bir dönem Osmanlı idaresi altındaki uyumunu anlatmak için kullandıkları tabir (Ortaylı, 2007).

[8] Tanrı (TDK Güncel Türkçe Sözlük)

[9] Şehir (Kubbealtı Lugatı)

[10] Yüz, çehre (TDK Güncel Türkçe Sözlük)

[11] Ansızın (TDK Güncel Türkçe Sözlük)

[12] 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışından önce Mustafa Kemâl Paşa, Hacı Bayram Veli’nin türbesini ziyaret etmiş, Hacı Bayram Veli Camii’nde Cuma namazı kılınmış ve orada muhafaza edilen Sancak-ı Şerif  TBMM binasına götürülmüştür.

[13] Hadis-i Şerif: İnsanların en hayırlısı insanlara en yararlı olandır (Hadislerle İslam, Cilt 3 (s. 174), DİB Yayınları)

[14] Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir. Allah”ın Peygamberi Dâvûd (as) da kendi elinin emeğini yiyordu (Hadislerle İslam, Cilt 5 (s. 60), DİB Yayınları).

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir