21 Temmuz 2024, Pazar

Sivas’ın Hafızamdaki Coğrafyası – Beşir AYVAZOĞLU

Nezih Başgelen’in hazırladığı Bir Zamanlar Sivas1 isimli albümdeki fotoğraflara zaman zaman derin bir daüssıla duygusuyla bakar, çocukluğumu ve ilk gençliğimi yaşadığım Sivas’ın o güzel sokaklarını özlerim. Bunlardan biri şehir merkezini bütün ayrıntılarıyla gösteren, Kale’den çekilmiş bir fotoğraftır. Doğrusu, 1930’ların Sivas’ı, 1960’ların ve 70’lerin Sivas’ından pek de farklı görünmüyor. Bu ahşap ve kerpiç karışımı dokuyu çok iyi biliyorum; evlerin çoğu tanıdık geliyor. İşte bir zamanlar arkadaşlarımla yıkık duvarlarında, loş odalarında saklambaç ve kovboyculuk oynadığım Şifaiye Medresesi, onun hemen karşısında Çifteminare… Buruciye Medresesi, Şifaiye’nin arkasında kalmış, fakat onun tam karşısına düşen ve Sivas’taki birkaç Osmanlı yadigârından biri olan Kale Camii mütevazı, fakat asil duruşuyla hemen dikkati çekiyor. Fotoğraftaki manzaranın hâfızamda yaşayan resimden belki de tek farkı, tespit edemediğim bir tarihte bu camiye bitişik olarak yapılan o sevimsiz Tan Sineması’nın olmamasıdır. Fotoğrafta, 1980’lere kadar ayakta kalan Halkevi binası da görünüyor. Vilâyet binasının aşağı yukarı karşısına düşen bu güzel, kâgir binanın yıktırılmış olmasına hiç anlam verememişimdir. Hükümet Konağı, Jandarma Kışlası ve halen müze olarak hizmet veren Sivas Sultanisi’nin de net bir biçimde göründüğünü söylersem, nasıl bir fotoğraftan söz ettiğimi daha iyi anlatmış olurum.

Doğum yerim olan Zara’dan Sivas’a 1960 yılında “nakl-i hane” ettiğimizde yedi yaşındaydım. İlk oturduğumuz ev, Çayırağzı’na yakın bir yerde, kerpiçten yapılmış küçük bir evdi. Bu evden 4 Eylül İlkokulu civarında daha büyük bir eve, oradan da Ulucami yakınlarında, Gökmedrese’ye giden dar caddedeki büyük, ahşap bir konağın ikinci katına taşınmıştık. Sığırcıların Konağı dedikleri bu konağın avlusunda, dallarından birine salıncak kurduğumuz yaşlı bir elma ağacı vardı ki hiç unutmam. Unutamadığım bir başka güzellik de aynı sokağın başındaki evin avlu duvarından dışarı taşan iğde ağacı ve mevsimi gelince çevreyi saran baygın kokusudur. Sığırcıların Konağı’ndan hatırlayabildiklerimi Geceleyin Dersaadet adlı kitabımın geceyle nasıl tanıştığımı anlattığı “Giriş” bölümünde uzun uzun söz etmiştim. Bu konağın zihnimde lezzetli imajlar bırakan camekânlı bölmesinin pencerelerinden, gece gündüz, Gökmedrese’ye giden sokağı seyretmeye ve faytonların âhenkli nal ve tekerlek seslerini dinlemeye bayılırdım. Bir de Ramazan aylarında Ulucami’nin eğriliği hemen fark edilen minaresinin şerefesinde kandillerin yanıp Kale’den top atılmasını beklemeyi… Aynı kitapçıkta, Gökmedrese ve civarını gösteren, yine Kale’den çekilmiş başka bir fotoğrafa bakarken kendimi görür gibi oldum. Sırtımda bozarmış siyah okul önlüğü, elimde babamın yaptığı boyasız ve cilasız kocaman tahta çanta, köşeyi dönmüşüm, Gökmedrese’nin önünden geçerek Serçeli Cami’nin hemen arkasındaki Dumlupınar İlkokulu’na gidiyorum. Birazdan duvarlarında göç yolları haritalarının asılı olduğu sınıfımda yerimi alacağım ve Sıtkı Bey belki de Spartalıları anlatacak. Dördüncü sınıf tarih kitabındaki Spartalı savaşçı resmi hâlâ gözlerimin önündedir. Bu arada seyyar bir satıcıdan harçlığımla mor bir havuç almış ve ağzımı, burnumu mosmor boyamış olabilirim. İsmini hatırladığım ilk mahalle, Sığırcıların Konağı’ndan sonra taşındığımız evin bulunduğu Uluanak Mahallesi’ydi.

Bu ismin “Cami-i Kebir” kelimesinin öztürkçesi olduğunu yıllar sonra fark etmişimdir. Cami karşılığı olarak uydurulduğu anlaşılan anak kelimesine bugüne kadar başka bir yerde rastlamadım. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde bile yok. Her neyse, taşındığımız ev, her tarafı dökülen, farelerin cirit attığı toz yuvası, salaş bir ev olduğu için kısa bir süre sonra, o evden sola dönen sokakta, biraz ileride, iki katlı, toprak bacalı bir eve geçtik. İsmi, Baha Bey’in Konağı… Kışları kızak kaydığımız hafif meyilli sokak, bizi alır, Şifaiye Medresesi’ne ve Çifteminare’ye götürürdü. İlkokul ders kitaplarında Hititleri, Yunanlıları, Spartalıları, Romalıları, Likya’yı, Frigya’yı vb. okurduk, fakat bir Allah’ın kulunun her gün önünden geçtiğimiz Gökmedrese’den, odalarında, duvarlarında koşturup durduğumuz, belki de farkında olmadan zarar verdiğimiz Darüşşifa’dan, Çifteminare’den söz ettiğini hatırlamıyorum. Hiç kimse çıkıp “Aman çocuklar, ne yapıyorsunuz? Bu eserler, atalarımızın bu topraklara bastıkları mühürlerdir, bırakın tahrip etmeyi, gözünüz gibi korumalısınız!” demezdi. Öyle bir şuursuzluk hali ki akıllara ziyan… Bana mı öyle geliyor, bilmiyorum, o tarihlerde hiç kimse, yedi yüz yıllık abidelerle bezenmiş bir şehirde yaşamanın bir şans, bir ayrıcalık olduğunun farkında değildi; hoş şimdi hiç değil. Bana sorarsanız, bu abidelerden biri bile bir insanın hayatını zenginleştirmeye, anlamlı kılmaya yeter. Mesela Gökmedrese’nin taçkapısındaki benzersiz taş işçiliğinin ve tezyinatın dilini çözmeye çalışmak, onu yapan sanatkârın ve yaptıran devlet adamının bizlere ulaştırmak istediği masajları bugünün diline aktarmak son derece heyecan verici bir macera olabilirdi.

Sadece tackapısı ve minareleri ayakta duran Çifteminareli Medrese’nin arsasında da bir zamanlar ahşap bir mektep vardı, İsmet Paşa Mektebi… Ama bu, hatırladığım kadarıyla güzel bir bina idi; cephesindeki çıkmayı taşıyan oyma başlıklı dört ahşap sütunu çok iyi hatırlıyorum. Nezih Başgelen’in albümündeki fotoğraflardan biri, tackapının boşluğundan tam da bu cepheyi gösteriyor. Yanılmıyorsam, arkada da bir kapısı vardı, buradan bir çocuk kütüphanesine girilirdi. Ben, kitabı bu kütüphanede keşfettim. Sık sık gider, masal kitaplarını yutarcasına okurdum. Orada yaşadığım zevkli okuma saatlerinin lezzetini hâlâ dimağımda hissederim. Okuduğum kitaplara sahip olmak için o kadar şiddetli bir arzu duyardım ki bir gün sayfalarında renkli resimler bulunan birkaç kitabı gömleğimin içine saklayıp eve götürdüm. Babamdan zılgıt yiyince aynı şekilde kimseye hissettirmeden yerlerine koyduğum bu kitapların isimlerini ne yazık ki hatırlamıyorum. Galiba 1960’ların sonlarında o güzelim okul binası yıkılmış ve Prof. Dr. Haluk Karamağralı’nın yaptığı kazılar sonunda medresenin temel kalıntıları ortaya çıkarılmıştı. Çifteminare’nin arkasındaki çocuk kütüphanesinde edindiğim kitap okuma zevki benim hayatımın dönüm noktalarından biridir. Ama bu zevk, Millî Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarlığı 1969 yılında 1000 Temel Eser dizisine başlamasaydı devam eder miydi, emin değilim. Doğrusu ben, isimlerini zikrettiğim Selçuklu ve Osmanlı eserlerinin değerlerini, bu diziden çıkan Beş Şehir’i, Aziz İstanbul’u ve Kendi Gök Kubbemiz’i okuduktan sonra anlamaya başladım. Milli Eğitim Yayınevi’nde satılan bu kitapları miniminnacık harçlıklarımı biriktirerek edinirdim. Bacak kadar çocuktum ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Yahya Kemal’i taklit ederek Sivas’ı yazmaya heveslenmiş, uğraşa didine Gökmedrese, Çifteminare ve Ulucami hakkında birer deneme yazmıştım. Ulucami hakkındaki denemem, yıllar sonra genel yayın yönetmenliğini üstleneceğim Türk Edebiyatı dergisinin 1970’lerdeki sayılarından birinde yayımlandı. Diğerlerini ne yazık ki kaybettim.

Çifteminare’yi anlattığım yazıda, Darüşşifa’nın yapılışını ve inşaat sırasında I. İzzeddin Keykavus’un teftiş için inşaat alanına gelişini hayal ediyor, sonra yaşadığım zamana dönerek duygularımı anlatıyordum. Bu denemeyi yazabilmek için Ziya Bey Kütüphanesi’ne gidip İslâm Ansiklopedisi’ndeki bazı maddeleri okumuş, epeyi bilgi edinmiştim. Selçuklu tarihinin büyük hükümdarlarından biri olan İzzeddin’in hayatı bir macera romanı gibidir. Babası I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in amcası II. Rükneddin Süleymanşah’a yenilmesi üzerine Konya’dan nasıl kaçtıklarını, Bizans İstanbul’undaki hayatlarını, daha sonra oradan kaçışlarını, kardeşi Alaeddin Keykubat’la taht mücadelesini yahut Sivas’ta yapılan muhteşem düğününü… Genç yaşında veremden ölen I. İzzeddin Keykavus, Sivas’taki Darüşşifa’sının avlusuna bitişik olarak kendisi için yaptırdığı kümbete gömülmüştür. Sandukasındaki Farsça dörtlük de kendisine aitmiş. Bu dörtlük Yazıcıoğlu tarafından Türkçeye şöyle tercüme edilmiştir: Bu cihanı ki terk edüp gittik Rencini dilde berk edüp gittik Şimden sonra nevbet erdi size Nitekim evvel ermiş idi bize Gökmedrese’yi de hayat ağacı motifinden hareketle yazmak istiyordum. Bu motif hakkında yanlış hatırlamıyorsam Vakıflar Dergisi’nde rastladığım bir bilgiyi daktiloyla not etmiştim. Hayalimdeki yazıyı yazamadım, fakat o notu hep muhafaza ettim, arasam kitaplarımdan birinin arasında bulacağımdan eminim.

Kozmik bir ağaç olan hayat ağacın atalarımızın İslâm’dan önceki inanç sisteminde evrenin merkezini ve evrenle hayat arasındaki ilişkiyi belirlediği, sonsuzluğu, barışı, bereketi, bilgiyi, hikmeti ve devletin koruyucu kudretini temsil ettiği söylenir. Kutsal ağaç, devlet ağacı, altın ağaç gibi isimlerle de anılan hayat ağacı, İslâmî devirde cennet ağacına dönüşmüş. Bu motife hemen bütün Selçuklu abidelerinde rastlanırsa da Gökmedrese’nin taçkapısını iki taraflı süsleyen hayat ağaçları bir başkadır. Sanat tarihçileri Gökmedrese’dekilerin benzerleri gibi taşa değil mermere oyulduğu için özel bir önem taşıdığını söyler, geometrik düzenlemelerindeki tutarlılığa ve “bezeme programı bakımından” gösterdikleri bütünlüğe dikkat çekerler. Belki size tuhaf gelecek; Gökmedrese hakkında hayat ağacı motifinden yola çıkarak bir deneme yazmayı düşündüğüm ilk gençlik zamanlarımda Kadı Burhaneddin’le de epeyi ilgilenmiş, bazı tuyuğlarını ezberlemiştim; onu Gökmedrese’nin karşısında durup taçkapısındaki tezyinatı uzun uzun seyrederek tuyuğlar devşirirken hayal ederdim. Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra kurulmuş beyliklerden biri olan Eratna Beyliği’nde önemli görevlerde bulunan ve bu beyliğin zayıf düşmesi üzerine Sivas’ta kendi devletini kuran Kadı Burhaneddin –kabri Sivas’tadır– Türk edebiyatının yetiştirdiği ince şairlerden biriydi. Tuyuğ formu ise aruz vezniyle yazılıp aaxa düzeninde kafiyelenen ve bir yönüyle rubaiye, bir yönüyle maniye benzeyen, sadece Türk şiirine has bir nazım şekli…

Selçuklu tarihinin önemini fark ettiğimi anlatmaya çalışıyorum; azıcık bilgimle ve sezgilerimle Selçuklu eserlerinin yoğunlaştığı bölgenin farklı bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini düşünür, nice siyah-beyaz Yeşilçam filmini ve Steve Reeves’li, Gordon Scott’lu “renkli Türkçe sinemaskop” filmleri seyrettiğim, Kale Camii’ne bitişik olarak inşa edilmiş Tan Sineması’nın abes varlığından rahatsız olurdum. Ağabeyimin fotoğraf makinesiyle Selçuklu eserlerinin fotoğraflarını bile çekmiştim. Bu fotoğraflardan ne yazık sadece birini muhafaza edebilmişim. Uluanak Mahallesi’ndeki ev, en uzun oturduğumuz kira eviydi. Daha sonra Yahyabey Mahallesi’nin Ulucami’ye yakın tarafında satın aldığımız bir eve taşındık. Oturduğumuz bütün evler birbirine ve merkeze çok yakın olduğu için çocukluğum hep Selçuklu abidelerinin çevresinde geçmiştir. Babamın tepeden tırnağa elden geçirip oturulacak hale getirdiği yeni evimiz de ahşaptı; üç odası, bir sofası bulunan tek katlı mütevazı bir evdi ve eski ustalar elinden çıkmış olmakla beraber hiçbir mimari hususiyeti yoktu. Miras yoluyla parçalanan arsası, birer köşesinden birleşen iki dikdörtgen parçadan oluşuyordu. Birinci arsada iki katlı, gecekondumsu minik bir ev daha vardı; onu kiraya verirdik. Komşunun ahırıyla bu evin köşeleri arasında, çıtalardan yapılmış, annemin alaçuk dediği basit kapı vardı; buradan ikinci avluya ve oturduğumuz eve geçilirdi. Üzerini yarı yarıya örten asması, gülleri, soğan maydanoz tarhlarıyla huzur verici bir mekân olan avlumuz, annemin bahar ve yaz aylarında yaşama alanıydı. Yemeklerini burada pişirir, bulaşık ve çamaşırlarını burada yıkar, misafirlerini burada kabul ederdi.

Köşede, kömür tozundan tezekler yaktığı sabit maltızı (kendisi mantis derdi) gözümün önünden hiç gitmez. Bu maltızda pişirdiği peskütan çorbası ve madımak aşı –kıtlık zamanlarından kalma bir alışkanlıkla malzemeden ne kadar mümkünse o kadar kıstığı halde– çok lezzetli olurdu. Bir de arka bahçemiz vardı; annem meyve ağaçlarımızın bulunduğu bu bahçede domates, salatalık, kabak, biber, fasulyesi yetiştirirdi. Harf devriminin yapıldığı 1928 yılında ilkokul üçüncü sınıfta olduğu için iki alfabeyi de öğrenen annem, ikisiyle de hatırı sayılır bir okuryazardı; uzun kış gecelerinde bazen yalvar yakar Yusuf ü Züleyha, bazen de Battalnâme okuturduk. Yusuf peygamberin kardeşleri tarafından kuyuya atılışının ve babası Yakub’un ağlaya ağlaya gözlerini kaybedişinin anlatıldığı bölümlerde bizim gözlerimiz dolardı, onunsa iki gözü iki çeşme. Battalnâme okuduğu gecelerde heyecandan nefeslerimiz kesilirdi. Maceradan maceraya koşan Battal, kâfir Bizanslıları tepeledikçe gururlanır, yakın yoldaşlarından Abdülvahab ve Ahmed Turan gazilerin adları geçtikçe, akrabalarımızdan söz ediliyormuş gibi sevinirdik. Hele, aslında bir keşişten başka bir şey olmayan ve Halife’nin sarayında casusluk eden Ukba Kadı’nın hikâyesi… Battal tarafından foyası meydana çıkarılana kadar –her okunuşta– dokuz doğurmuşuzdur. Açıkçası, hayatı anlamaya başladığım yıllarda evimizde, yukarıda sözünü ettiğim yazma Yusuf ü Züleyha ve taşbaskısı Battalname’den başka, Ahmediye, Muhammediye, Karadavud, Müzekkin’n-nüfus gibi taşbaskısı beş-on kitap vardı. Babamın heceleye heceleye okuduğu, kapağı yırtılmış ve dağılmasın diye ortasından kabaca dikilmiş Âşık Ruhsati Divanı ve Mevlid-i Şerif de bunlara ilâve edilebilir.

Ben özellikle Battalname’yi dinlerken heyecanlanırdım. Bu destansı eserdeki anlatım tekniği ilgi çekiciydi; adı bilinmeyen yazar veya yazarlar bundan yüzlerce yıl önce âdeta sinema tekniğini uygulayarak hadiseyi, dümdüz anlatmak yerine “ez in canib öte yandan” şeklindeki kalıplaşmış geçiş cümlesiyle farklı farklı noktalardan alarak anlatmışlardır: “Ez in canib öte yandan Abdülvehhab…” Abdülvahab Gazi’nin bizim için önemi büyüktü; türbesi Yukarı Tekke’de olduğu için hemşehrimiz sayılırdı. Sadece onun mu? Battal’ın can yoldaşı Ahmed Turan Gazi’nin türbesi de Soğuk Çermik civarındaydı ve Sivas’taki Ahmet Turan’ların hepsi isimlerini ondan almışlardı. Kış gecelerinde annemden dinleyerek âdeta yaşadığım Battal Gazi menkıbelerinin en önemli kahramanlarından biri Abdülvehhab Gazi’yle daha sonra yazarlığa heveslenmiş biri olarak da ilgilenmeye başlamıştım. Hatta rahmetli İbrahim Aslanoğlu’nun teşvikiyle bir de makale yazdım. Bu makale, Aslanoğlu’nun o tarihlerde Sivas’ta çıkardığı Sivas Folkloru dergisinin Kasım 1973 tarihli 10. sayısında “Abdülvehhab Gazi Hakkında” başlığıyla yayımlanmıştı.2 Ancak yazı hayatım Sivas Folkloru’nda değil, rahmetli Abdülkadir Hergüner’in Hizmet gazetesinde başlamıştır. Galiba Aslanoğlu beni bu yazılarımdan keşfetmişti; Tanpınar’ın yazdığı türden edebî yazıları küçümsüyor, beni folklor araştırmacısı olmaya zorluyordu. Abdülvahab Gazi hakkındaki yazım, Sivas Folkloru’nda çıkan ilk ve son yazım olduğuna göre, Aslanoğlu beni folklor araştırmacısı olmaya ikna edememiş demektir. Ancak Sivas tarihi, dolayısıyla Selçuklular ilgimi çekiyordu. Nasılsa elime geçen Sivas Şehri kitabını satır satır okuduğumu hatırlıyorum.

Yıllar sonra Sivas tarihiyle ilgilenen bir arkadaşıma hediye ettiğim, Rıdvan Nafiz ve İsmail Hakkı (Uzunçarşılı) Beyler tarafından kaleme alınan, 1928’de yayımlanan –harf devriminden önce eski harflerle yayımlanmış son kitaplardan biridir– bu kitabı okurken eski yazıyı da adamakıllı sökmüş, bu arada Ziya Bey Kütüphanesi’ni keşfetmiştim. O zamanlar annemin kış geceleri bize okuduklarına benzer kitaplara meraklı birkaç ihtiyar dışında kimsenin pek uğramadığı bu soğuk yüzlü taş binanın ikinci katında, soldaki odada, özellikle kış günlerinde sobayı yakıp müdavimlerle koyu sohbetlere dalan kütüphane memuru –o tarihte altmış yaşlarında olan bu sevimli, iyi yürekli adamın ismini ne yazık ki unuttum– kitap sevdamın ciddiyetini fark ettiği için istediğim her kitabı çıkarır, hatta herkese açmadığı büyük salona girerek raflardaki kitapları keyfimce taramama izin verirdi. Çifteminare’nin arkasındaki çocuk kütüphanesinde başlayan kitap sevgim, bu kütüphanede kara sevdaya dönüşmüştü. Özellikle, saçaklardan mızrak gibi buzların sarktığı çatır ayazlı kış aylarında, bu kütüphanede, sobada yanan odunların çıtırtısını dinleyerek kitap okumaktan derin bir haz duyardım. Çeşitli sebeplerle uzun yıllar kapalı kalan Ziya Bey Kütüphanesi’ni yıllar sonra gezerken eski günleri ve eski Sivas’ı düşünmüştüm. 2005 yılında onarımına başlanan ve 2006 ortalarında yeniden hizmete açılan Ziya Bey Kütüphanesi’nin kurucusu Ziya Başara’yı Sivas’ın Hakkı Tarık Us’u olarak görenlerdenim. Rahatoğulları’ndan gelen köklü ailelerden birine mensup, ciddi bir eğitim almış ve Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda, Cumhuriyet’ten sonra da TBMM’de yedi dönem Sivas’ı temsil etmiş bir devlet ve kültür adamı olan Ziya Bey, kütüphaneyi yöneticisi olduğu Darürraha Vakfı’nın gelirleriyle yaptırmış. İnşası 1908 yılında tamamlanan bu kütüphane, Sivas’ta, Kongre, Jandarma Kışlası, Sanat Okulu ve Halkevi gibi binalarla aynı üslupta yapılan ve şehrin merkezine karakteristik görüntüsünü kazandıran binalardan biridir.

Ziya Bey, vefat ettiği tarih olan 1943 yılına kadar kütüphaneyi idare etmiş ve hakikaten zengin bir koleksiyon vücuda getirmiştir. Sivas’ta Ziya Bey Kütüphanesi gibi, son yıllarda restore edilmiş birçok tarihî bina var. Nasılsa ayakta kalmayı başarmış konaklar da restore edilerek çeşitli amaçlarla kullanılıyor. Ne güzel! Güzel olmasına güzel de, 1980’lerden itibaren şehrin ruhu yavaş yavaş yok edildi. Sivas’a her gidişimde, hatıralarımda yer tutmuş birçok evin ve sokağın yok olduğunu görmüşümdür. Yaşadığım evlerin, koşup oynadığım sokakların, dallarından meyve yediğim ağaçların, suyunu içtiğim çeşmelerin yerlerinde şimdi üslupsuz apartmanlar yükseliyor. Akrabalarım, dostlarım ve tabii çevrelerinden tecrit edilerek yalnızlaştırılan tarihî abideler de olmasa, Sivas benim için herhangi bir yabancı şehir gibi; o kadar değişmiş ve değişmeye devam ediyor. Oturduğumuz evlerin hepsi yıkıldı. Yahyabey Mahallesi’nde, annem ve babam yaşadıkları sürece ayakta kalan evimizin yerine de dev bir apartman bloku oturuverdi. İnanın, Sivas’a ne zaman yolum düşse geçmişini kaybetmiş biri gibi hüzünle dolaşıyorum sokaklarda. Sivas’ın hafızamdaki coğrafyası, artık kayıp bir coğrafya.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir