25 Temmuz 2024, Perşembe

Söyleşi – Dr. Serdar ÇAM (Kültür ve Turizm Bakanlığı Bakan Yardımcısı)

Sayın Bakanım, öncelikle yoğun gündeminizde vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hemen konuya girmek ve kamu diplomasisinden başlamak istiyoruz… Geleneksel diplomasinin sınırları oldukça genişledi. Ve son on yıllarda yeni diplomasi alanları açıldı. Bunlardan belki de en önemlisi kamu diplomasisi. Siz kamu diplomasisini nasıl tanımlıyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun 100. yılını tamamlarken, dünyaya adeta insanlık dersi vermekte, elindeki imkanlarının bir kısmını paylaşarak mazlumların sesi olmaktadır. Garip gurabayı iyi anlayan ve çözümler üretmeyi iyi bilen bir siyasi hareket, adalet ve kalkınma odaklı bir devlet inşasına yönelik önemli icraatları tamamlamış güçlü bir iktidar 20 yıldır işbaşındadır. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ahlaki ve insani duruşu; TİKA, AFAD veya TÜRK KIZILAYI gibi yardım kurumlarımızın imkân ve kabiliyetinin her yıl artmasına ciddi güç sağlamış, tüm gelişmiş ülkeleri de hem şaşırtmış hem de kıskandırmıştır. Klasik tarzda bir “Kamu Diplomasi” anlayışını hedefleyerek bu atılımlar yapılmamış ama faaliyetlerin sonuçları ülkemize kamu diplomasisi alanında başarıları dolaylı olarak sağlamıştır.

Kamu diplomasisi, uluslararası ilişkilerde ve diplomasi faaliyetlerinde geçmişten bugüne değerlendirildiğinde pek çok evre geçirerek gelişme göstermiştir. Kamu diplomasisi ile ilgili olarak literatürde yazılan çeşitli klasik evrensel ifadeler mevcuttur. Uluslararası ilişkiler bağlamında bir devletten başka bir devlete yapılan tanıtma faaliyetine ilişkin tanımlama olarak kısaca özetlemek mümkün. Ancak şunu da belirtmek özellikle gerekir ki; dünyada yeknesak bir kamu diplomasisi felsefesi ya da anlayışı yoktur. Bu diplomasi faaliyeti, “öteki kamu”lara dönük olduğu için, her devlet, kendisini oluşturan toplumun zihniyet dünyasındaki değerler ve anlayışlar ile bu faaliyetleri anlamlandırır ve uygulamaya koyar. Dolayısıyla toplumların insana, insanlığa, ötekine ve dünyaya yönelik varoluşundan neşet eden tasavvurları, değerleri aslında bir devletin takip ettiği kamu diplomasisinin de usul, esas ve amacını belirleyen temel felsefe ve saiktir.

Kamu diplomasisi, siyasi diplomasinin kullanmadığı araçların muhatap ülke ve uluslararası toplum ile kurulacak ilişkiler için yine klasik diplomasiyi yürüten kurumların dışında kalan kurumlarca yürütülür. Hem devletin imkânları hem ekonomik ve teknolojik imkânlar hem de kültür çatısı altında toplanabilecek topluma dair her şeyi kamu diplomasisine dâhil edebilirsiniz. Bu bir bakarsınız sağlık sisteminizdir, bir hastanedir, bir bakarsınız müteahhit firmalardır, bir bakarsınız bilimsel-teknolojik ilerlemenizdir. TeknoFesttir, Göçebe Oyunlarıdır, şehir hastaneleridir, sosyal güvenlik sistemidir, TİKA veya Türkiye Burslarıdır, spordur yahut acil durumlarda vermiş olduğunuz refleksin süratidir, gücüdür. Muhatabınız sadece diplomatik düzeyde sizinle aynı dili konuşan diplomatlar değil, toplumlar, bireyler, farklı kıtalar, uluslararası toplumdur.

Aslında bizim iklimimizde üretilmemiş kamu diplomasisi, yumuşak güç vb. ifade tarzları, sosyoloji ve siyaset sosyolojisi bağlamında, bizim kültürümüzü, bizim medeniyet derinliğimizi yansıtabilecek durumda değildir. Kullanım tarzlarına göre farklılık arz ederler. Sanayi Devrimi sonrasında gelişen ulus-devlet sistemlerinde, başka devletlere artık 20. yüzyılın askeri yöntemleri ve egemenlik anlayışıyla değil de, yeni bir terminoloji kullanarak diğer devletleri etki altında tutma çabalarını dikkate almak gerekiyor. Son 20 yılda Türkiye Cumhuriyeti başta gönül coğrafyamız olmak üzere tüm dünyada yoğun bir şekilde kamu diplomasisi faaliyeti yürütse bile özü itibariyle farklılıklar arz etmektedir. Milletimizden çıkan her ne güzel faaliyet var ise bunu iyi niyet esasıyla ve tarihimizden günümüze kadar gelen tasadduk ve hayır anlayışımızla, vakıf medeniyetimizle ve en önemlisi Allah’ın rızasını kazanma üzerine kurgulanmış bir dünya görüşü ve kültürel tutumumuzdan kaynaklanmaktadır. İyi niyetin esas alındığı bizim kültürümüzde, kamu diplomasisi ifadesi maalesef günün sonunda çıkarcı, başka devletlerin başka milletleri etkilemesi üzerine kurgulanmış ve maalesef çoğu kez de sömürü sistemlerinin bir enstrümanı haline dönüştürülmüş durumdadır. Yunus Emre’nin yüzlerce yıl önce bu topraklara ve bu topraklardan beslenen bizlerin zihin dünyasına mayalamış olduğu yetmiş iki millete aynı nazarla bakma inancı ve fikrinden ilham alan bir anlayışla Dünyanın kaynakları sınırsız değil diyen küresel bir müesses nizama dili, dini, milleti, rengi ne olursa olsun her insan-herkes dünyamızın nimetlerinden eşit ve adil bir şekilde yararlanabilmelidir dediğinizde, işte o müesses nizamdan ayrılıyorsunuz. Hatta kamu diplomasisi terimi, bahsettiğim bu derin ve yüksek şuuru tanımlamaya da yetmediği için, bu felsefeyi taşıyabilecek kendi kavramlarımızı üretmemiz gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Dolayısıyla aynı terminolojiyi kullanarak bizi farklı farklı kılan yönlerimizi de ifade etmemiz kolay olmamaktadır. Yeni yeni terimleri de bir şekilde geliştirmemiz ve dünya literatürüne girmesini sağlamamız gerekiyor.

Devletimiz kamu diplomasisi faaliyetlerini hangi kamu kurumlarıyla yürütüyor?

Devletimizin pek çok kurumu doğrudan kamu diplomasisine katkı sağlayan çalışmalar yürütmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden sonra Başbakanlığımıza bağlı pek çok kurum ve kuruluş Bakanlığımızın uhdesine geçmiş bulunmakta; dolayısıyla bundan sonraki süreçte Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Yurt Dışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı (YTB), Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM), Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve bünyesindeki Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi ve Atatürk Araştırma Merkezi ve buna benzer pek çok birimle, yeni kurulan ve özel sektör faaliyetiyle çalışma yapan Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA) Başkanlığıyla sanat gruplarımız, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğümüz pek çok kültür-sanat, tanıtım, ve bilimsel faaliyetleri icra ederek aslında geniş bir yelpazede diplomasinin, siyasetin, askeriyenin yapamadığı noktalarda kurulabilecek kanalları, alanları açabilecek, kamu diplomasisini teşkil eden kalkınma faaliyetleriyle, kalkınma yardımlarıyla, kültürel faaliyetlerle, dil ve sanat faaliyetleriyle bu ülkemizin diğer ülkelerle iletişim ve ilişkisini geliştirmesine ve ülkemizin sahip olduğu hazinenin dünyaya açılmasına, tanıtılmasına katkı sağlayan bir bakanlık konumuna geldi. Haddi zatında dünya çapında faaliyetlerini sürdüren tüm kurumlarımızın dolaylı ve ikincil vazifeleri aslında kamu diplomasi faaliyetlerine katkı vermektir. Başta Dışişleri Bakanlığımız olmak üzere hemen hemen her bakanlık faaliyetimiz aslında ayrı bir kamu diplomasisi faaliyeti yürütmektedir. Yurtdışı faaliyeti olsun ya da olmasın bütün çalışmalarımız artık sadece fiziki mekânlarda değil aynı zamanda dijital platformlarla, sosyal medya aracılığıyla tüm dünyaya sunulmaktadır. Dolayısıyla ülkemize ilgi duyan, ülkemizle irtibatta olan gerek ticari, ekonomik ve kültürel gerekse siyasi, diplomatik ve hatta güvenlikle alakalı tüm konular dolaylı olarak bu amaca hizmet etmektedir. Dolayısıyla çok somut gözüken bu tür faaliyetlerin yanı sıra belki de hiç farkında olmadığımız şekilde yaptığımız her çalışma ve çaba olumlu ya da olumsuz bu amaca hizmet etmektedir.

Kamu kurumlarından bahsettik. Peki STK’lar bu işin neresinde? Kamu diplomasisinde, STK’lar rakip mi paydaş mı?

Uluslararası ilişkilerin ve her anlamda ve her alanda teknolojinin yapısal anlamda geçirdiği değişime bakıldığında, dış politikada artık yalnızca devlet kurumlarının ve görevlilerinin, diplomatların aktör olmadığı görülmektedir. İş insanlarının, sivil toplum kuruluşlarının, kanaat önderlerinin, gazetecilerin, üniversite ve eğitim kurumlarıyla düşünce kuruluşlarının, sanatçıların, sosyal medya kanaat önderi diyebileceğimiz geniş kitlelere hitap edebilen sosyal medya yazarlarının, insani ve kalkınma yardımlarının, turizmin ve her türlü insan hareketliliğinin içinde bulunduğu çok geniş bir şekle ve kapsama dönüştüğü gözlemlenmektedir.

Sivil toplum kuruluşları özünde gönüllü teşekküller olmaları hasebiyle bu sistemin en önemli unsurlarından biridir. Bilinçli veya bilinçsiz böyledir. Bizim yurtdışında örgütlü iş insanlarımızın faaliyet gösterdikleri dernekler bunun en güzel örnekleridir. Yine Kızılay başta olmak üzere Türk insanının şefkat ve dostluk, kardeşlik elini tüm dünyaya ulaştıran dernekler, yardım kuruluşlarımız da ayrı birer değer ve güç kaynaklarıdır. Bir rakip olmadıkları gibi kamu diplomasisinin önemli unsurlarıdır.

Tabi bu tür çalışmaları yaparken ister istemez her kurum, her devlet belli bir takım yöntemleri veya ilkeleri takip etmek durumundadır. Yapılan çalışmaların zayi olmaması aynı zamanda farklı birkaç yönde de katma değer üretmesi için ince ve kapsamlı yaklaşımların yürütülmesi doğru olan bir devlet aklıdır. Kullanılan her kamu kaynağı, kişisel birikimler, hayır ve hasenatın çarçur edilmemesi icap eder. Başkaları bir yapıp on anlatırken, bizim on yapıp bir bile anlatmamamız kabul edilemez. Bu alandaki faaliyetlerin hem iç hem de dış muhatap kamuoyuna, uluslararası topluma duyurulması, yapılan faaliyetlerin geniş kesimlere ulaştırılması konusuna biraz daha yoğunlaşılmalıdır. Bir vakfın veya derneğin bir ülkede gerçekleştirdiği faaliyetin, yabancı bir hastanın ülkemizde almış olduğu tedavinin, bir turistin muhatap olduğu misafirperverliğin değer kazanmasının çok önemli olduğu muhakkaktır.

Dolayısıyla, yine medeniyetimizden ilham alan, muhatap kitlelerin farklılıklarını zenginlik kabul edip saygıya değer bulan, tanış olup işi kolaylaştırmaya dönük bir iletişim dili ve politikası izlememiz gerekir. Kaynaklarımızın doğru bir şekilde kullanılarak dünyaya başta insana dair değerler olmak üzere medeniyetimizin mesajlarının verilmesi, her vesileyle en güzel şekilde anlatılması icap eder.

Kamu diplomasisi açısından dünyadaki yerimiz nedir, biz bu işi iyi yapıyoruz diyebilir miyiz?

Dünyada din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın her türlü insani ve öncelikli kalkınma destekleri veren ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Veriyormuş gibi yaparak aslında yeraltı zenginliklerini, insan kaynaklarını, bütün onların ihtiyaç duyduğu varlıkları kendi devletlerine aktarmak üzere kurgulanmış olan sempatik ilişkilere dönük sistemler, adı ne olursa olsun ahlâkî değildir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti, önüne gelen her acı ve sıkıntılı meselede özellikle son yıllarda Sayın Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde ortaya konulan siyasi yaklaşımlar çerçevesinde karınca kararınca katkı vermeye çaba sarf etmiştir. Ama tabii ki bir de bizim aksimize bazı devletlerin etnik yapıya, mezhepsel farklılıklara veya inanç/ideoloji farklılıklarına göre ayrımcılıklar üzerinden inşa ettikleri ilişkiler gözlemlenmektedir.

Bu bağlamda kamu diplomasisi yürüten kurumlarımızın da Türk Tipi Kalkınma İşbirliği Modeli’mizin de temel yaklaşımı, muhatap ülkenin her türlü hukukuna, iradesine ve idaresine saygı göstermektir. Misafir olduğunuz ülkede, eleştirdiğiniz sömürge düzeninin valileri gibi davranmaya kimsenin hakkı yoktur, hele de Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıysanız. Diplomasinin esaslarına ve teamüllerine riayet esastır. İşbirliği imkânlarınızı ortaya koyarsınız, talep oluşturursunuz, yeni işbirlikleri tesis edersiniz.

İnsanın olduğu yerde rekabet her zaman olur, içeride de rekabet olur dışarıda da rekabet olur; kurumlar arasında rekabet olur, kişiler arasında da rekabet olur. Gerek kurumların yöneticilerinin gerekse siyasi iradenin bu dengeleri sağlıklı bir şekilde yürütmek üzere ağırlıklarını koymaları gerekir. Kurum milliyetçiliği yaparak biz çok daha fazlasını yapıyoruz şeklindeki algı oluşturma çabalarının aslında işin sonuna bakıldığında çok fazla da bir fayda ifade etmediğini görmek mümkündür. Çünkü bizi üstün kılan şey samimiyettir. Samimi olarak yapılan hiçbir şey boşa gitmez, başka kültürlerin bilmediği ama bizim medeniyetimizin temelini teşkil eden “bereket” konusu devreye girer. Yeryüzündeki bütün amellerimiz aslında tek bir hedef için yapılır, tabi bizim inanç dünyamıza göre. Temel hedefimiz rıza-i Bârî’yi kazanmaktır. Allah’ın kudret elini koyması için özel dualar yapılır, azı çok yapsın diye bereket niyaz edilir. Yapan da eden de odur aslında. Tabii ki hepimiz nefisler ile ilgili de imtihan halindeyiz. Beşeriz şaşarız, istemeden de olsa farkında olmadan bulunduğumuz atmosferin getirmiş olduğu rüzgâr ile bir takım kusurlar açığa çıkacaktır. Ancak temel farklılığımız dünyadaki diğer yaklaşımlarla karşılaştırıldığında; bereket, samimiyet, insanların duasını ve Allah’ın rızasını kazanmak üzere kurgulanması beklenir. İşte bundan dolayıdır ki tarihimizde her zaman; azımız çok olmuştur, eksikliğimiz, kusurumuz bu kavramlar bu samimi yaklaşımlar neticesinde kapatılmıştır ve karşımızdaki tüm güçlere karşı üstünlük oluşturmuşuzdur. Her kim bu samimiyet yaklaşımının dışına çıkar ise, şahsi ya da kurumsal üstünlük oluşturmak üzere bir çaba içine girer ise; aslolan kamunun, milletin, Türkiyemizin dünya üzerinde güç ve kudretinin sağlanması noktasında bir gayretten uzaklaşılır, istediğimiz sonuca ulaşmak mümkün olmayacağı gibi girilen veballe de ahiretimizi berbat ederiz.

Bazen -çok rahat bir şekilde açıktan da gözlemlenebilir bazı eller vardır ki bereketlidir, dokunduğu yerleri ihya eder, başladığı iş bittiğinde dua aldırır, insanları mutlu ettirir. Bazen de bazı eller devreye girer hafazanallah dokunduğu yeri kurutur çürütür, insanları huzursuz eder mutsuz eder, yardım destek olsa bile hayır gelmez o işlerden, çok para harcar ama o paralar çarçur olur. İşte hiçbir konuda yersiz asabiyet yapmanın kimseye bir faydası olmaz, en güzel şekilde, en samimi şekilde bu dünyadaki vazifelerimizi rızayı kazanmak üzere kurgu yapıp tamamlayıp görüşmenin hazırlığını yapmak bizim için en önemli hedef olmalıdır.

İslam kültüründeki/geleneğindeki zekat, infak ve sadaka gibi kavramları kamu diplomasisi bağlamında bir yere oturtabilir miyiz? Bir taraftan “veren el, alan elden hayırlıdır” prensibiyle diğerkâmlık teşvik edilirken ve mazlumlara el uzatmak tavsiye edilirken, diğer taraftan yapılan hayırlı işlerin gizli tutulması esastır. “Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi” şeklinde özetlenebilecek bu prensip bugünkü kamu diplomasisi uygulamalarıyla örtüşmüyor gibi. Türkiye insani yardım konusunda dünyada liderliğe oynuyor ancak kayıt altına alınmayan ve özellikle de STK’ların Türkiye dışında yapmış olduğu birçok proje var. Bütün bunların tek bir elden koordine edilmesi ya da yapılan yardımların kaydedilmesi gibi çalışmalar yapılıyor mu?

Sivil toplum kuruluşlarını kıymetli yapan, uluslararası alanda rahat faaliyet yapmalarını sağlayan en temel özellikleri halka dayanmalarıdır. Devlet-hükümet tarafından kontrol edilmeleri, yönlendirilmeleri bu açıdan faaliyetlerine zarar verebilir. Ancak devletimizin kurumlarının bilgi ve birikimlerinden istifade etmeleri, onlar için ufuk açıcı, katma değeri daha yüksek çalışmalar yapmalarına vesile olabilir. Sivil toplum kuruluşlarımızın önlerinin açılması, işbirliği alanlarının zenginleştirilmesi her zaman kıymetlidir. Bu geliştirilmelidir.

Özellikle ülkemizdeki vakıf ve derneklerimiz, meslek ve iş dünyasının çatı örgütleri, yine kamu kuruluşlarımız gibi önemli çalışmaları ifa etmektedir. Hatta bazı sivil kuruluşlarımız devlet kurumlarımızın dahi gidemediği yerlere kadar uzanır muhtaçlara yardım eder, hem kendileri için hem de ülkeleri için bol bol garip gurebanın duasını alır. Ama kamu kurumları için vurgulamış olduğumuz samimiyet ve bereket kavramı onlar için de geçerlidir hatta onlar için biraz daha fazla geçerlidir çünkü gönüllülük esasıyla, karşılığında herhangi bir menfaat beklentisi olmadan yapmaktadırlar.

Hiçbir kurum kuruluş birilerinin ikbali ve kariyeri için basamak olarak kullanılmamalı. Kamu görevleri, milletimize ait olan vergilerden toparlanmış kamu kaynaklarını devletimizin uluslararası bir takım ihtiyaçlar ve dengeler çerçevesinde planlamış olduğu harcamalar için titiz bir şekilde yapılmalıdır. Aynı şekilde hayır kurumları, vakıf, dernek veya ilgili sivil hareketler hep bağışçıların, hayır sahiplerinin rızasına ve onayına uygun bir şekilde harcamalarını gerçekleştirmeleri gerekir. Dolayısıyla bereket kavramı çerçevesinde uygun hareket eden her kurum hem hayır yapar hem de tabii halde kamu diplomasisi görevini en güzel şekilde ifa eder.

Buna en güzel örnek 2011 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızın Somali’ye yapmış oldukları ziyaret sonrasında başlatılan insani ve kalkınma yardımları kampanyasındaki başarılardır. İnanılmaz bir şekilde Somali’nin gidişatını değiştiren bu süreç dünya insanlık tarihine altın harflerle girmiştir. Kamu STK işbirliği ile yürütülen bu çalışmalar iyi incelenmeli, eksiğiyle fazlasıyla geleceğe yönelik tespitler iyi yapılmalı.

Başta yakın coğrafyamız olmak üzere gönül dünyamıza ait pek çok beldede yaşanan doğal afetler, terör saldırıları, savaşlar, göçler, ekonomik ve siyasi krizler, hizmet üreten STK’larımızın her alanda kapasitelerinin de gelişmelerine katkı sağladı. Bölgesel veya konu bazlı yetişmiş, iyi diller bilen ve yerel şartlara çok kolay intibak eden, gönül erleri dünyayı karış karış dolaşıp bayrağımızı gururla taşıyorlar, bir nevi kamu görevi ifa ediyorlar.

Tabii bu vesile ile belirtmemiz gerekir ki yerindelik ve verimlilik konusunda her teşkilat kendini sorgulamalı, denetlemeli ve her gün biraz daha kendi kendini geliştirme yarışına katılmalı. Zira bu küresel ölçekte STK’ların birbirleriyle olan yarışları hiç bitmez. Yardım kuruluşları, misyonerlik teşkilatları, kiliseler, rahipler, rahibeler vb. örgütlerin nesilden nesile uzanan coğrafi bilgiler ve iştigal sahalarına yönelik köklü hafıza birikimleri vardır.

Portekizli kâşif Vasco De Gama’nın Ümit Burnu’na ulaşması ve kıtayı keşfetmesi ile başlayan “Beyaz Adam”ın Afrika hikayesi aynı zamanda sömürü tarihinin temellerini de oluşturmuştur.

5-6 asrı aşan bir tecrübe ile örgütlü çok uluslu teşkilatların samimiyet problemleri olsa bile tecrübe ve kapasiteleri asla hafife alınmamalı. Batı’da yardım kuruluşlarının sermaye grupları, finans kuruluşları ve üniversitelerdeki akademik çalışmalar ile birlikte organizasyonlar (philantropies) düzenlemekte, her yıl güçlerine güç katmaktadır. Artık devlet yapıları yönetim zaafiyetleri yaşarken, koalisyonlarla gelip devletin sistemine yönetimine muktedir olamayan hükümetler dünyada ağırlık kazanırken, arkalarında devasa finansal güçleri barındıran çok güçlü vakıflar ve dernekler devletlerin siyasetini etki etmekte hatta bizatihi yönetmektedir.

İşte karşımızda bu kadar güçlü ve köklü rakip STK’lar dururken, bizim medeniyet dünyamızın temsilcileri olan STK’larımız da bu rekabet yarışında sürekli bir performans artışını sağlamak üzere AR-GE çalışmaları yapması, kapasite artışlarını sağlamaya yönelik daha fazla gayret sarf etmesi gerekiyor. STK’larımızın mutlaka samimiyet konusundaki hassasiyeti ihmal etmemesi, güç ve paraya yaklaştıkça hatalara düşmeyecek şekilde idare ve denetim sistemlerini artırıcı önlemlerini geliştirmesi gerekiyor. STK’ların en önemli kaynağı bağışçılar, hayır sahipleri veya zaman zaman kamu kurumlarıdır. Bu kanallardan güçlü desteklerin gelebilmesinde en etkili etken güven ve şeffaflıktır. Özellikle 2013-2016 FETÖ belasının darbe girişimlerinden sonra bazı STK’larımıza yönelik kaynak transferinde bir süre tereddütler ve güven sorunları yaşandı. Daha sonra yavaş yavaş bu husus normale dönmeye başlamış olsa da arada çıkan bazı yanlış örneklerden dolayı doğru kanallarımızın da zarar görme ihtimalleri oluşabilmektedir. Nadiren de olsa bazı STK’ların abartılı şekilde acılar ve krizler üzerinden kamuoyunun ve bağışçıların duygularını sömürmeye, en masum yaklaşımla ifade edilirse; kaynakları doğru kullanmayan, ehem mühim dengelerini kuramayan, yardımdan ziyade görüntü vermeye, yoğun halkla ilişkiler etkinlikleri ile rahatsız edici hallere girdiklerine üzülerek şahit oluyoruz. Küçük ve sığ hedeflere asla tevessül etmeden iddialı hedeflere koşmaya, küresel etkinlik ve güç oluşturmaya yönelik ciddi çalışma takvimlerine yoğunlaşmak gerekiyor. STK’ların kendi aralarında da gereksiz rekabete girmemeleri ve mahdut enerjilerini birbirine karşı kullanmamaları hususu da önemlidir.

Türkiye’nin kamu diplomasisi faaliyetleri yaptığı sahalarda en çok zorlandığı bölgeler ya da ülkeler hangileridir?

Türkiye, insani yardımlar ve kalkınma faaliyetleri çerçevesinde değerlendirecek olursak kamu diplomasi alanında çok iddialı bir konuma gelmiş durumdadır. Ancak kamu diplomasisi sadece yardım faaliyetleri ile ele alınamayacak kadar kapsamlı içerik ve hedefleri olan geniş bir çalışmadır. Türkiye Cumhuriyeti dış yardımlar konusunda dünya genelinde üst üste birinci olup bazı rekorları kırmış, insanlık adına imkanlarının çok ötesinde yükler almıştır. Bunu dünyadaki pek çok ülke takdirle karşılamış ancak yine de bazıları ülkemize yönelik husumetten ve düşmanlıktan vaz geçmemiştir. Maalesef bilindiği üzere bir takım ülkeler ikircikli yaklaşımlar ile ülkemize yönelik aleni ya da örtülü faaliyetlerinden vazgeçmiyor. Bir taraftan alkışlarken, masanın altından tekme atmaya çalışıyor. Bazen de tam tersi, iç siyaset gereği yüzümüze karşı sert üsluplar sergilerken, masanın altından el uzatıp toka etmeye çalışıyor ve maalesef bu gibi çabalara da diplomasi deniyor.

Devletimiz, özellikle bin yıllık Anadolu’daki mücadelesinde her türlü desise ve tuzak karşısında kendi koruma kalkanlarını ve savunma becerilerini geliştirmiştir. Her kim yanlış yollardan halkımıza ulaşıp, kamu diplomasisi faaliyeti adı altında bir takım gizli ve kirli çabaları oluyor ise görüyor, müdahalelerini yapıyor. Bizim de son dönemlerde eğitim, sosyal, kültürel, iktisadi veya ticari çalışmalarımızda giderek artan karşı hamleler yaptığımız bölgeler tabi ki olmaktadır. Tabii ki daha gitmemiz gereken bir hayli mesafe vardır. Özellikle 1789’dan sonra kurulan yeni ulus devletler sisteminde, büyük oyuncuların birbirleriyle rekabeti, iki Dünya savaşının geçirilmesi, başta Marshall yardımları olmak üzere çeşitli kalkınma faaliyetleri adı altında diğer devletleri askeri ve siyasi mekanizmalar ile değil de, kamu diplomasisi faaliyetleri ile kontrol etmek isteyen müesses nizamın merkezinde, Türkiye’nin de doğal olarak bu alandaki kapasitesini sürekli geliştirmesi icap ediyor.

Neden kamu diplomasisine kaynak ayırıyoruz, bu faaliyetler sonucu ne elde etmeyi amaçlıyoruz. Kısaca biz bu işi niye yapıyoruz?

Türkiye olarak aslında kanaatimce kamu diplomasisi faaliyetlerine öyle başka devletler kadar direkt olarak kaynak ayırmıyoruz. Ama dolaylı olarak harcanan bir takım kaynakların, sonuçları itibariyle başkalarının kaynaklarından çok daha fazla gözükecek şekilde klima sesi bütçesi olarak algılanması mümkündür. Tabii ki bizim en başta bu coğrafyada bulunmamızın getirmiş olduğu zorluklar bulunmaktadır; bununda en başında terörle mücadele gelmektedir. Hepimizin malumları 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında devletimiz inanılmaz bir şekilde yeniden yapılanma ve sistemi güçlendirme çalışmalarını yürüttü. Ülkemizin güvenliğine kast edenlere karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu mücadelemizin dünyada çarpıtılmaması ve doğru bir şekilde anlatılması için devletimizin ilgili kurumları yoğun çaba sarf etti, halen de devam ediyor. Diğer taraftan dünyadaki ilk on ekonominin arasında olma hedefleri doğrultusunda da büyük bir gayretin içindeyiz. Türkiye Turizm Geliştirme ve Tanıtım Ajansı olarak kurduğumuz kurumumuz aracılığıyla dünyada 200 küsur noktada ülkemizin tanıtımını yapmaktayız. Her ne kadar turizmi geliştirme gibi algılansa da aslında bu kurumumuzla ülkemize yönelik oluşturulmak istenen haksız imajın bertaraf edilmesi, aleyhte yürütülen propagandaların boşa çıkartılması ve ülkemizin tüm zenginliklerinin doğru bir şekilde anlatılması için yoğun çalışmalar yürütmekteyiz.

Bunun yanında devletimizin özellikle beyaz adamın zulmünden, sömürüden, imkansızlıklardan, terörden çekmiş ve hâlâ da bu durumun acılarını çeken mazlum coğrafyalara ve tüm insanlığa vermeye çalıştığı mesajlar var. Daha adil bir dünyanın mümkün olduğu, dünyanın nimetinin dar bir çevrede toplanıp külfetin büyük çoğunluğa kalmasıyla insanlığın huzur bulamayacağı, yeter ki eşit, adil ve birlikte paylaşım anlayışıyla hareket edilmesi gerektiği bu mesajların başlıcalarıdır. Bu nedenle devletimiz girişimci ve insani bir dış politika anlayışını tüm dünyaya ilan etmiştir. Türkiye kalkınmanın/refahın ancak komşularınızı eşit ve samimi bir ilişkiye dâhil etmekle mümkün olacağına inanmaktadır.

2011 yılında İstanbul’da düzenlenen Dördüncü Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı, 2016 yılında İstanbul’da düzenlenen ilk Küresel İnsani Zirvesi, 2017 yılında Antalya’da düzenlenen Küresel Güney-Güney Kalkınma Fuarı hem diplomatik hem de birer kamu diplomasisi faaliyeti olarak dünya genelinde mâkes bulan son derece önemli ve etkili girişimlerdir.

Devletimizin dış politikasının bir tanımı da olan insani ve girişimci diplomasi ifadesi bir lafz-ı latif değildir. Bunun en somut örneği, Rusya-Ukrayna savaşında Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü ve elbette samimi liderlik vasfıyla devletimizin tüm kurumlarıyla ortaya konulan iradedir. Bu irade hem bir cesaret hem de bir cesamet meseledir. Tüm dünyanın en temel gıda hammaddesi tahılda en büyük iki tedarikçi, piyasaya ürün arzını durdurmuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin az önce bahsettiğim niteliklerdeki diplomatik çabaları neticesinde tabir-i caizse özellikle Akdeniz, Avrupa, Uzakdoğu ve Afrika’da muazzam bir açlık, sefalet ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek bir küresel göç dalgasının önü alınmıştır. Gelişmiş hatta dünyadaki sistem içerisinde kendilerini söz sahibi gören ülkeler, krizin de ötesinde insanlık tarihinin görebileceği en büyük felaketlerden birine ramak kalmışken, yalnızca izlemekle yetindiler. Oysa devletimiz, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından bugüne kadar çeşitli vesilelerle tekrar tekrar ortaya konan insanı, adaleti ve güçlünün değil mazlumun yanında olan anlayıştan mütevellit bir politikayla, riskleri de göze alarak insanlık adına tarihe not olarak düşülen bir inisiyatif ortaya koydu.

Ama bunun ötesinde Türkiye nereye ne kadar para harcadıysa hiçbirisi boşa gitmemiştir. Tabii ki bazı ülkeler gibi “Sarf ettiğim her bir dolar için kaç dolar para alacağım” mantığı ile yapılanlar bir yardım değildir, o bir sömürü sistemidir.

Devletimizin insanlığın sorunlarına bakışını, bu sorunları nasıl tespit ettiğini ve bunlara ilişkin çözüm önerilerini Cumhurbaşkanımız, tarihimizden ve medeniyetimizden sadır olan düsturlarla gerek yurt içinde gerekse yurt dışında her platformda dile getirmektedir. Veren al, alan elden üstündür diyor, sürekli bunu vurguluyor, yani paylaşmaya vurgu yapıyor. Almaktan, sömürmekten ziyade paylaşmaya dönük, beraberce güçlenmeye dönük bir siyaset anlayışını geliştirmiştir ve zaman zaman da bunun siyasi olarak eleştirilerini almıştır. Bununla ilişkili diğer bir önemli ilke olan dünyada sıfır açlık hedefini 2011’de Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenen BM En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’nda ortaya koymuştu. Bunun yanında yine aynı toplantıda Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’nin 10 yıl boyunca her yıl en az gelişmiş ülkelere 200 milyon dolar yardım yapacağını –ki bu da 2 milyar dolar demek taahhüt ederek dünya kamuoyunu da bu sürece davet etmişti.

Dünya kamuoyuna verilen bu mesajlar ve Cumhurbaşkanımız tarafından ülkemiz adına ortaya konulan bu güçlü iradenin bir sonucu olarak biz bu 2 milyar dolarların çok ötesine geçtik. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansımızla (TİKA), Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığımızla (AFAD), Kızılay’la ve devletimizin pek çok birimiyle, kurumlarımızla milyarlarca dolarlık yardımlarımızı az ya da çok dünyanın neredeyse 150-160 ülkesine ulaştırdık. Bu sayede Türkiye Cumhuriyeti’nin de katkılarıyla en az gelişmiş ülkeler sayısı 49 ülkeden 39 ülkeye indi ve inşallah bu adım-adım 35 ülkeye kadar inecek. Yani günde 1 dolarla geçinmeye çalışan insanların o yaşam mücadelelerinde milletimizin vermiş olduğu hayırlar, yardımlar ve vergiler sayesinde biz dünyada bu paylaşımı yaptık.

Devletimiz, en az gelişmiş ülkelerin dertlerine deva niteliğindeki ve dünyadaki açılık sorunun ortadan kaldırılmasına ilişkin Sayın Cumhurbaşkanımızın 2011’de İstanbul’da ortaya koyduğu küresel politika önerisinin ne denli samimi ve gerçekçi olduğunu, suya yazılan bir yazı olmadığını göstererek harekete geçmiştir. Nitekim 2011’de OECD (Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Teşkilat-Organization for Economic Co-operation and Development) ülkeleri içerisinde %99’luk artışla yardım hızı en fazla artan ülke olduk. Taahhüt ettiğimiz 10 yılda 2 milyar dolar dolar hedefinin çok ötesine geçilerek en az gelişmiş ülkelere 2,45 milyar dolarlık yardım yapılmıştır.

OECD/DAC (Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Teşkilatı / Kalkınma Yardımları Komitesi/ OECD/ DAC-Organization for Economic Co-operation and Development/ Development Assistance Committee) olarak ifade edilen, bir nevi gelişmiş ülkeleri “Zenginler Kulübü olarak ifade eden” bu komitenin verilerine göre Türkiye arka arkaya dünyada rekor üstüne rekorlar kırdı. Acil ve insani yardımlarda 2015-2016-2017-2018-2019 yıllarında ülkemiz 5 yıldır üst üste milli gelire oranla dünyanın en cömert ülkesi olmuştur. Son 3 yıldır ise (2017, 2018, 2019) acil-insani yardımlarda hem miktar hem de milli gelire oranla dünyada birinci sıradayız. 2020 rakamları OECD tarafından henüz yayınlanmadı. İnşallah benzer şekilde sonuçlar alacağız.

Türkiye Resmi Kalkınma Yardımları, 2011-2020 yılları arasında büyük bir artış göstererek yaklaşık 54,6 milyar dolarlık tutarıyla dünyanın en gelişmiş ekonomilerden daha fazla yardımı ihtiyaç sahiplerine ulaştırdı. Türkiye, 2011’de yapmış olduğu 1.273 milyar dolar ve 2012’de 2.533 milyar dolarlık kalkınma yardımlarıyla OECD ülkeleri arasında birinci, 2013’de 3.308 milyar dolarlık kalkınma yardımıyla da ikinci sırada yer almıştır.

İnsani yardımlarda yine ülkemiz 2013’teki 1,63 milyar dolarlık yardımla 3. En Büyük İnsani Yardım Bağışçısı Ülke olmuştur. 2015’te ise 3,2 milyar dolarlık yardım ile ABD’den sonra en büyük 2. Donör Ülke’dir, 2016’da ise En Cömert Ülke’dir.

2017  yılına  geldiğimizde  de 7.277 milyar, 2018’de 7.351 milyar ve 2019’daki 7.541 milyar dolarlık insani yardımla Türkiye ABD’yi (7 milyar dolar), Almanya’yı (3,3 milyar dolar) ve İngiltere’yi (3,1 milyar dolar) geride bırakarak üst üste üç yıl Dünyanın En Cömert Ülkesi olmuştur.

Kim olduğuna, dinine, rengine, ırkına bakmadan insana ve insanlığa karşılık beklemeden, az ya da çokla hayırlı işler yapmak üzere felsefiyle, çok farklı uygulamalarıyla oluşmuş devasa bir mirasın sahipleri olarak bizler yeni bir sistem inşa etmeliydik, hamdolsun milletimizin desteğiyle ettik de. Yunusça tanış olup insanca yaşamanın, birlikte kalkınmanın ve gelişmenin eşit ağırlıklı bir sistemini, tarımsal kalkınma projeleri geliştirerek, hayvancılık projeleri geliştirerek, sanayileşmeye veya sağlığa dönük çalışmalarla gerçekleştirmeye çalıştık. Devletimiz tüm bu gayretlerinde teknik alanlar kadar, eğitimden sağlığa, bilgi ve tecrübe paylaşımına kadar insana dokunan hususları da her daim gözetmiştir. Bu kamu diplomasisi anlayışıyla “siz burada müreffeh oldukça gelişmeler ışığında birbirimizi destekleyeceğiz” dediğimiz muhatap ülkelerle her alanda dış ticaret hacmini arttırmışız. Ama aynı zamanda bizim başkalarının, 500 yıldır Vasco da Gama’nın Afrika’ya girip işte ne bileyim köle ticaretlerinin yürütüldüğü dönemler ve işte Birinci Dünya Savaşındaki işgaller ve sömürüler sisteminde vesairede Afrika’da oluşturulan o Batı imajının çok ötesinde tertemiz, berrak, her şeyiyle paylaşmaya hazır, siz gelirseniz; bize hiçbir zaman kötülük yapmazsınız diyen Müslim ya da gayrimüslim toplulukların gönüllerini fethederek aslında son 10-15 yılda Afrika açılımıyla birlikte kamu diplomasisine de farklı ve belki de asimetrik bir boyut kazandıran Türkiye bakış açısı var.

Cumhurbaşkanımızın, devletimizin, sistem olarak dünyaya sürekli verdiği bir diğer mesaj da; “Türkiye, Türkiye’den büyüktür. Fiziki sınırlarımız başkadır, gönül coğrafyamızın sınırları başkadır” şeklindedir. Dolayısıyla bizim 85 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki vermiş olduğumuz bir başarı mücadelemiz var, ama ait olduğumuz medeniyetin getirmiş olduğu bir perspektifle çok daha geniş bir coğrafyada etkin olmamız ve bizden bir takım ihtiyaçların giderilmesi noktasında talepte bulunan devletlere ve milletlere vermemiz gereken bir enerji var.

Dolayısıyla bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti son 20 yıldır sürekli olarak çok daha geniş bir vukûfiyetle, çok daha geniş bir vizyonla önce yakın coğrafyamız olmak üzere Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya, Kuzey Afrika’dan Afrika’nın en uç noktalarına kadar, Latin Amerika’nın en uç noktalarına kadar, Karayip bölgesine kadar, Filipinlere kadar bütün okyanusları aşarak bütün dünyayı dönecek şekilde Benin Körfezinden Karayip bölgesine kadar her noktada faaliyetlerini geliştirmiş, yardımlarını artırmış ve bunları yaparken de, kendine özgü kamu diplomasisi anlayışıyla ve sömürü sisteminin doğurduğu ziyanı tadil ederek yapmıştır. Birliktelik, beraberlik ve paylaşım esasları temelinde oluşan devlet politikamız, Yunus Emre’nin bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin bir olalım, iri olalım, diri olalım felsefesiyle inşa edilmiş bir devlet aklının, millet idrakinin ve medeniyet tasavvurunun tabii sonucudur.

Bunun yanında, yaşadığımız pandemi sürecini de hatırlayalım. Aynı tarihin, kültürün, coğrafyanın mensubu devletlerin, ilaç başta olmak üzere gıda ve temel ihtiyaçları birbirlerinden esirgediklerine şahit olduk. Pandemi, tıbbi anlamda insanlığa çok zor bir iki yıl yaşattı. Ancak esas tahribatı, modern ve gelişmiş toplumlarda yaptı. Bugüne kadar tüm medeni kavramları tanımlayan ve sahiplenen devletler ve toplumlar, yüzyılımızda yaşanan bu küresel kriz karşısında sergiledikleri tutum ve ortaya koydukları uygulamalarla büyük bir savrulma yaşadılar. Oysa devletimiz yine hiçbir ayrım gözetmeden yüz altmışın üzerinde ülkeye ve Birleşmiş Milletler bünyesindeki UNICEF ve OCHA’dan Dünya Sağlık Örgütü ve Afrika Birliği’ne kadar on dört uluslararası kuruluşa ayni ve nakdi yardımda bulundu. Türkiye’nin sergilediği bu samimi, adil, net ve cihannüma duruşun, uluslararası ilişkilerimizde ve özellikle yurtdışındaki etkinliklerde muhataplarımız tarafından yüksek sesle dile getirilmesinin bir anlamı olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla başta da ifade ettiğim gibi, devletimizin-milletimizin ortaya koymuş olduğu cihan şümul bu medeni tavrı ve politikayı tanımlayabilmek, anlamlandırabilmek için kamu diplomasisi ya da yumuşak güç kavramları ziyadesiyle yetersiz kalmaktadır.

Tabii bunları yaparken hiçbir gayret karşılıksız kalmamıştır. Yani dünyada illa zenginleşebilmeniz için birilerini sömürmeniz gerekmiyor, 1 koyup 10 almanız gerekmiyor.

1 koyup 2 alalım, 1 sizde kalsın, 1 de bizde kalsın mantığıyla pekâla Doğu Afrika’da, Batı Afrika’da, Somali’de, Nijerya’da, Nijer’de, her alanda büyük zenginlikleri, büyük paylaşımları yapmışız. Nereye gidersek gidelim, gerek tarihimizden gelen birikimlerimizle, gerekse şu anki yapmış olduğumuz çalışmalarla hiçbir devlete nasip olmayacak şekilde kapıların ardına kadar açıldığı, büyük bir saygının, sevginin, muhabbetin ve kabulün olduğu bir süreci yürüterek, büyük bir başarıyı elde etmiş durumdayız.

Rahmetli Erbakan Hocamızın D-8, İslam Birliği gibi birçok önemli söylem ve adımları olmuştu. O adımların bugün kamu diplomasisine bir etkisi var mı? Varsa bu etkiyi anlatır mısınız?

Merhum Başbakan Erbakan hocamızın D-8 kapsamında Afrika ziyaretinde ben de vardım. MÜSİAD Genel Sekreter yardımcısı olarak heyette yer almıştım. O yıllarda bu çerçevede yapılmış anlamlı bir çıkıştı. Kısa vadede sonuçları çıkmamış olsa bile bugünler için alt yapı oluşturmuş oldu. Ezberleri bozabilmek ancak güçlü liderlerin ve vizyon sahibi insanların yapacağı çalışmalar ile mümkündür.

D-8 girişimi basit bir ekonomik işbirliği faaliyeti değildi. Bunu belki de bu açıdan değerlendiren tek kamuoyu bizimki oldu. Aslında D-8 ile yapılmak istenen, potansiyeli yüksek, tarihi ve kardeşlik bağları olan, farklı coğrafyalardaki 8 devletin güçlerini birleştirmesiydi. Bu da en güzel kamu diplomasisi örneklerinden biriydi. D-8 girişimi ile İslam ülkelerine daha işlevsel yapıların kurulabileceği, işbirliği için illa sınır bütünlüğünün olmasının gerekmediği anlatılmış oldu. Bu vizyonun devam ettirilmesi gereklidir. Klasik bir gümrük birliği, ticaret işbirliği genelde sınırdaş ülkeler arasında olur. Ancak D-8 farklı kıtalardaki ülkeleri bir araya getirdi. Böyle bir yapıdan siz birinci derecede ekonomik işbirliği faaliyeti çıkaramazsınız ama güçlü bir diplomatik iş birliği potansiyeli çıkarabilirsiniz. D-8 dünyaca iyi anlaşıldı, kamuoyumuz bunun anlamını o günlerde maalesef anlayamadı. Daha sonra benzer işbirliklerini ikili ve çok taraflı olmak üzere 2002 den bugüne gerçekleştirmeye devam ettik, ediyoruz. Fransa başta olmak üzere bizim bu politikamız pek çok kıskançlıkla karşılaşmıştır. Kimilerine göre Afrika’da ve Güney Asya’da bizim olmamamız gerekmektedir. Ne sınırımız var, ne de büyük ticaretimiz ancak D-8 den sonra bakın bu ülkelerle hem diplomatik hem de ekonomik anlamda ticaretimiz büyük oranda artmış bulunmaktadır. Kıskançlıklar boşuna değil.

Kamu diplomasi faaliyetlerinde geleceğin nasıl olacağını düşünüyorsunuz? Dijitalleşmenin yoğun olarak yaşandığını dünyamızda bu sürecin kamu diplomasisine etkileri nasıl olacaktır? Önümüzdeki yıllarda küresel ve ulusal durum ne olur sizce?

Geçmiş dönemin kriptolu haberleşme tekniklerinin kullanıldığı diplomasiden, nota-ultimatom-ittifak, kamplaşmış devletler anlayışının yanında artık sürekli güncellenen ilişkilerin olduğu bir dış politika yaşanıyor dünyada. Eskiden devletlerin ilişkileri olurdu ancak toplumların doğrudan ilişki içerisinde olduğu bir çağa geldik. Bu nedenle tüm unsurların işin içinde olduğu diplomasi anlayışı giderek daha da büyüyecektir. Bakınız Polonya, Litvanya hatta bize ambargo uygulayan Kanada’da halk para toplayıp Bayraktar SİHA alıp Ukrayna’ya hediye ettiler. Bu geleneksel diplomasinin yapabileceği bir iş değildir. Düşünün Kanada devletinin kamera vermediği bu araçları Kanada halkı satın aldı ve bir başka ülkeye bağışladı. Kanada’ya geleneksel diplomasi ile bu cevabı veremezdik. Ama teknolojimiz ve milli anlayışa sahip şirketimiz ve elbette Kanada halkıyla bu güzel cevabı verdik.

Ancak şunu da burada belirtmek isterim. Kamu diplomasisi tabii ki giderek dönüşüp değişebilir, daha da farklı teknolojik araçları kullanabilir, iletişimin zirveye çıkmasıyla birlikte her alanda çok daha yeni buluşlar yeni yöntemler de keşfe edilecektir. Ancak belli bir süre sonra belki kamu diplomasisi faaliyetlerinin de artık bir fayda vermeyeceği durumlar yaşanıp vazgeçilebilir. Çünkü sığlaşmış, yüzeysel, samimiyetten uzak ve herkesin birbirine benzer kopya çalışmalarla propaganda yaptığı bir dünyada bu tür çalışmaların artık bir karşılığı da belki olmayacaktır. Dolayısıyla az önce verdiğim örnekte olduğu gibi önce zirvelere çıkacaktır sonra da dip noktalara kadar gelecektir diye düşünüyorum.

Kamu diplomasisinde nihai amaç başka halkları etkileyerek onların kendi hükümetleri üzerinde bizim lehimize baskı kurmasını sağlamak olduğuna göre, kamu diplomasisi faaliyetlerimizin başarılı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yurtdışında yapılan çalışmaların değerlendirme sonuçlarını en güzel o ülkelerde yaşayan insanlardan ve tepkilerinden ölçmek mümkün. Ama yine de hangi çaba ve bütçe harcanıyorsa mutlaka az ya da çok sonuçlarının ölçülmesi lazım. Bu anlamda batılılar gibi her şeyi matematiğe koyarak yapma imkânı yok çünkü biz farklı bir ruh hali ve anlayışla yapıyoruz. Her yaptığımız işin bir maddi karşılığı olacağını düşünerek hareket etmiyoruz. Analitik olarak ölçümlenebilen kısımları mutlaka ölçülmeli ve verimlilik testleri yapılmalı fakat ölçülemeyen kısımlar içinde düzgün bir şekilde takip ve denetim sistemi kurulması gerekiyor. Bu noktada tabii ki her devlet kendini sürekli geliştirmeye çalışsa da eksiklikleri olacaktır, Türkiye’de bu anlamda pek çok şeyi yapmaya gayret gösteriyor.

İnsani ve kalkınma yardımları yapmak, her zaman toplumsal karşılık sağlama imkânı vermeyebilir. Milletin ihtiyaçlarını giderebiliyorsunuz ancak yine de devleti yöneten elitlerin memnuniyetini kazanmayabiliyorsunuz. Kapitalist zihniyetin metotlarıyla gitmez iseniz elitleri besleyip mazluma sahip çıkmazsanız, medyayı kontrol etmezseniz, siyasete dışardan müdahale etmezseniz, ahlaki kurallara önem verirseniz o ülkelerde başka devletlerin fonlarının etkisi ile zayıf düşebilirsiniz. Ancak bu bir bahane olamaz, rakibiniz hangi alanda üstünlük oluşturmuş ise sizin de o alanı tahkim etmeniz gerekiyor.

Burada şunu da belirtmekte yarar var. Az önce de belirttiğim üzere gelişen iletişim ve bilişim teknolojileri, aslında hayatımızdaki her alanda olduğu gibi kamu diplomasisinin araçlarını da yenilemekte, güncellemektedir. Sosyal medya ağları ya da sahip olduğu haberleşme cihazlarıyla yirmi dört saat kendini dünyaya ve milyonlarca insana entegre edebilen her bireyin tek başına bir haber kaynağına dönüştüğü günümüzde, kültür olgusu da bir diplomasi çeşidine, hatta başlı başına bir endüstriye dönüşerek kamu diplomasisinin önemli ve etkin bir aracı olmuştur. Günümüz dünyasında kültür olgusu yalnızca bir duygu meselesi olmayıp, en önemli endüstrilerden birisine dönüşmüştür. Gelişen teknoloji, bilhassa bilişim ve iletişim teknolojilerindeki yenilikler, yeni, etkin, hızlı ve çok kolay ulaşılabilir, günün her anında bireyle birlikte olan dijital araç ve platformlar; kültürü geleneksel anlam ve özelliklerinden bir başka yere taşımıştır.

Bu çerçevede Türkiye, son yıllarda dünya dizi ihracatı pazarında ikinci ülke olmuştur. Uluslararası öğrenci hareketliliğinde Türkiye’nin öneminin artmasından tutun da ülkemizi ziyaret eden turistlerin bugünkü sayılara ulaşmasında, Türk dizilerinin önemli katkısı olduğu söylenebilir. Her şeyden önce görsel sanatlar üzerinden gerçekleşen tanıtım faaliyetleri, kendi kendini finanse edebildiği gibi ülke ekonomisine katkı sağlaması ve yüksek bedelli tanıtım faaliyetlerinden daha etkili olması yönleriyle büyük avantajlara sahiptir. Ortadoğu’da, Orta Asya’da, Latin Amerika, Balkanlar ve Afrika’da, Türk dizileri üzerinden hatırı sayılır bir kamuoyu oluşmuş, milyonların zihninde bir Türkiye algısı ve merakı gelişmiştir.

Türkiye, insani yardım konusunda ekonomik olarak dünyanın en güçlü devletlerini bile geride bırakarak çok ciddi mesafeler kat etti. Birçok mazlum halkların gönüllerini fethetti. Ancak diğer taraftan çok büyük bütçeler ayrılmasına rağmen Kıbrıs gibi yerlerde kamuoyunu kazanmakta ülke olarak güçlük çekiyoruz. Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Çeşitli fonların, çıkar gruplarının, özel sömürgeci zihniyetlerle kontrol altında olan vakıfların sizin aleyhinize yapacağı çalışmalar ile mücadelede çok derin ve teknik çalışmak gerekiyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de bu anlamda maalesef benzer sıkıntılar vardır. En başta Rum tarafının Avrupa Birliği’nden aldığı güç ile ve müesses nizamın kurduğu kontrol noktaları ile adada önemli çalışmalar yürütülmektedir. Sürekli göç verilen bir ada olarak dışarıya gidenlerin insan kaynağı ve ekonomik güçle birlikte gitmesi adaya kan kaybettirmektedir. İdeolojik sistemlerin arkasına sığınan Yunanistan’ın geçmişten bugüne adayı bir Helen adası konumuna getirmek üzere kullandığı çeşitli enstrümanlar vardır. Özellikle gençler nezdinde; barış, sevgi, adalılık, insan hakları, cinsiyetci yaklaşımlar vs. çeşitli konuları süsleyerek halkı yanlış yönlendirme noktasında çabalar sarf etmektedir. İşte böyle durumlarda devletin diplomat ve bürokratlar ile yapılabilecek çalışmaları sınırlıdır. Çok daha köklü tecrübeleri olan sivil toplum örgütlerinin orada yerel dokuya uygun olarak, vatandaşla iç içe yaşayacak şekilde etkileşim içinde olması lazım. Anadolu’dan ilham alan, huzur ve refah içinde birlikte yaşama tarzını uygun bir yöntemle aktarabilmesi, geliştirebilmesi ve buna ilişkin bir iletişim lisanını bulması gerekiyor.

Türkiye’nin kamu diploması faaliyetleri sırasında en çok zorlandığı konu başlıkları neler?

Türkiye, her alanda geliştirdiği uluslararası kamu diplomasisi faaliyetleri açısından başarılı bir performans sergilemektedir. Yine de rakiplerine göre dezavantajları vardır ve zorlandığı konular olacaktır. Çünkü ilkeleri olan, davası olan, her şeyin mübah olmadığı ve sınırları olan bir medeniyet yürüyüşü içinde hedeflerini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Halbuki rakiplerin durumu öyle mi? Para, kadın, makam, mevki, çıkar veya her türlü tehdit ve şantajla kontrol mekanizmalarını kolayca geliştirebilmektedir.

Amerika’da, Avrupa’da, körfez ülkelerinde veya dünyanın başka bölgelerinde Türkiye aleyhinde pek çok sistemli propaganda yürütülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk bakiyesi bir ülkedir. Onlarca devletin içinden çıktığı, büyük devletlerin dışarıdan geliştirdiği fitne ve ayrımcılık politikaları çerçevesinde oluşturduğu bir gelenek ve insan kaynağı mevcuttur. Geçmişte Ermeni lobisi, PKK lobisi, çeşitli ırkçı ayrımcı gruplar ve şimdilerde FETÖ’den dolayı kaçan grupların o devletler nezdinde kurduğu ahlaksız lobi faaliyetleri ile ülkemiz aleyhinde çalışmalar yürütülmektedir. En az 2-3 asırlık yürütülen bir çalışmanın son şeklidir. Sonunda zaferin bizim olacağı aslında insanlık tarihinden itibaren başlayan bir rekabetin gelişmiş şeklidir.

Yeryüzünde ilk günden itibaren İblis’in Yaratıcıya olan isyanı ile başlayan, hadsizce meydan okuyan ve kıyamete kadar devam edecek olan Hak ile batılın mücadelesidir bu. Dolayısıyla kamu diplomasisi adı altında şeytani mekanizmaların en sofistike araçları kullanıldıkça sürekli karşılıklı rekabetin başarı kriterleri de güncellenmektedir.

Her toplumun içine sızmış ve küresel anlamda birbiriyle entegre, şeytandan daha şeytanlaşmış, kan-barut-gözyaşı ve acılarla beslenen, tüm dünyayı hakimiyeti içine almaya çalışan bu büyük kavganın içinde milletimiz ve devletimiz temiz pınarlarını akıtmaya, selamı yani barışı yaymaya devam etmektedir. Haklı olmamız bir bedel ödemememiz anlamına gelmiyor. Her idealin bir maliyeti vardır. O bedel neyse milletimiz hep ödedi, bundan sonra da ödeyecek. Dikensiz gül bahçesi hayal etmediğimiz sürece pek çok acılar yaşansa da, sonu hayır ile tamamlanacak. İnşallah bütün dünyaya gül kokusunun yayılmasını sağlayan bir millet olarak bu büyük mücadelede hep birlikte yerimizi tam kadro almamız gerekiyor.

Sayın Bakanım, Ülkemizdeki Uluslararası öğrenci sayısı her geçen yıl artıyor. Bu öğrencilerin ülkelerine döndüklerinde Türkiye ile ilişkilerinin devam edip etmediğini takip edebileceğimiz ve tam anlamıyla işleyen bir mekanizmamız hala yok diye biliyoruz, bu bağlamda yapılan çalışmalar nelerdir?

Geçmişi 1990’lı yıllara dayanan, 2012 yılından itibaren de Türkiye Bursları adını alan uluslararası burs programıyla her yıl dünyanın dört bir yanından yaklaşık 5 bin uluslararası öğrenci ülkemizde yükseköğrenim görmektedir. Türkiye Bursları programını Bakanlığımıza bağlı Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığımızca başarıyla yürütülmektedir.

Türkiye Bursları Programını sadece lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde uluslararası öğrencilere sunulan bir eğitim imkânı ya da kamu diplomasisi aracı olarak değerlendirmek eksik olur. Dünyanın çok farklı ülkelerinden gençlerimiz, yalnızca ülkemizi ve kültürümüzü tanımakla kalmayıp, kendi aralarında da uzun yıllar devam edecek sürdürülebilir ilişkiler kuruyorlar, kaynaşıyorlar. Bu durum tam da bizim Yunus’un gelin tanış olalım işi kolay kılalım anlayışının en somut örneği. Çünkü bu öğrencilerimizin her biri ülkeleriyle ülkemiz arasında bir köprü olmanın yanında, burada birlikte eğitim aldıkları dünyanın farklı coğrafyalarından arkadaşlarıyla kurdukları dostluklarla ülkeleriyle başka ülkeler arasında da istikbalde çok farklı alanlarda kurulacak pek çok yeni ilişkinin de mimarı olma imkânını ülkelerine taşıyorlar. Böyle bir beşerî kapasite ile ülkemiz, küresel ölçekte diplomasiden ticarete uluslararası alanda tesis edilecek yeni ilişkilere de önemli bir katkı vermiş oluyor.

Mezun öğrencilerimizin ülkemizle ve kendi aralarındaki ilişkiyi, iletişimi ve işbirliğini sürdürmek ve geliştirmek amacıyla her bir ülkenin mezunları, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığımızın da (YTB) katkılarıyla kendi mezun derneklerini kuruyorlar. Zaten mesele mezunlarınızı takip etmek değil, mezunlarınızla iletişim içinde olmak olmalıdır. Siz bu iletişimi farklı yollarla yapabilirsiniz. Bu iletişimi yurtdışında Türk filmleri haftaları, spor müsabakaları, Türkiye günleri, güzel Türk yemekleri sunan restoranlar, ticari ilişkilerde bu arkadaşlarımızı desteklemek, iş dünyamızın çatı örgütleri, STK’lar ve firmalarımızla ilişkilendirmek vb. pek çok yolla iletişimi ve ilişkileri sürdürmek mümkündür. Bazı ülkelerde bunun çok güzel uygulandığını görüyoruz. Bu güzel örneklerin diğer ülkelerde de örnek alınmakta olması da ayrı sevindirici bir olaydır. YTB tarafından bugüne kadar otuz ülkede otuz dört mezun derneğinin kuruluşuna destek verilerek, elliden fazla ülkede doksan altı mezunlar buluşması düzenlenmiştir. Ayrıca YTB aralarında devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, rektörler, iş insanları, büyükelçiler olan yüz elli binden fazla Türkiye mezununa ulaşmış ve iletişim halindedir.

Sayın Bakanım, verdiğiniz detaylı cevaplardan müstefid olduk. Zevkle okunacağını düşündüğümüz bir sohbet oldu. Cihannüma Dergi’ye vakit ayırdığınız için tekrar teşekkürlerimizi sunarız…

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir