21 Temmuz 2024, Pazar

Geçmiş, Şimdi, Gelecek Ayracında Tasnif Edilen Zamansallığın Bütünlüğü ve Kimlik – Prof. Dr. Yusuf Tekin

Zaman mefhumu, insanın yalnızca bireysel olarak deneyimlediği an’ların toplamından ibaret subjektif ve soyut bir içerik değildir. O, aynı zamanda içinde şekillendiğimiz ve şekillendirdiğimiz maddi ve manevi kimliğimizin tarihsel ve güncel boyutlarını resmeden ampirik bir biçim, dinamik ve somut bir gerçekliktir. Bu yönüyle bakıldığında, zaman mefhumunun, toplumlar ya da milletler açısından tarihsel bakiyeyi de içeren güncel hale ve gelecek vizyonuna ilişkin olgusal ve objektif bir hüviyet taşıdığını söylemek mümkündür.

Esasında tekil bir insanın bireysel yazgısına verili olan gerçekliğin öznel ya da subjektif nitelikli temaşası da, o insanın ait olduğu toplumsal, kültürel ve coğrafi ünitenin zamansal bütünlüğü, yani zaman içinde karakterize olmuş objektif hakikati içinde gerçekleşir. O hakikat; asırlara sari bir müktesebatın kuşatıcılığı içinde ve çoğunlukla anonim olarak özümsenen bir ‘geçmiş’ bilinci, bu bilincin etkisinde şekillenen bir ‘şimdilik/kendilik’ algısı ve bunlara dayalı olarak yükselen bir gelecek perspektifidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek ayracı ile tasnif edilen zamansallığın şu veya bu dönemdeki varoluş biçimlerinin her biri, tarihin akışı içinde daralıp genişleyen bir bütünselliğin izlerini taşır ve geçmişini içinde barındıran bir şimdilik/kendilik bilinci ile geleceğe doğru yol alır.

Kadim insanlık tarihini inşa eden büyük medeniyetlerin müntesibi olan toplumların her birini bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Söz konusu toplumların, yalnızca içinde bulundukları çağın ya da dönemin kendine özgü niteliklerine göre ve bu nitelikler sayesinde şekillenen bir edilgenlik ile izah edilmesi olası değildir. Zira bu tür toplumlar, insanlık tarihinin rutin akışı içinde kendiliğinden boy gösteren pasif bir zamansallığı değil, ait oldukları medeniyet ikliminin zengin müktesebatını ve geleneğini taşıyan aktif ve bilinçli bir tarihselliği temsil ederler. Tam da bu nedenle, söz konusu toplumlar, aktüel zamanın genel eğilim ve kabullerine kolayca biat eden kitlesel bir refleksle hareket etmez; aksine onları aşmaya, değiştirmeye ve hatta onlara meydan okumaya dönük kolektif bir bilinç ile mukavemet ederler.

İşte bu mukavemetin dayandığı tarihsel akıl ya da irade (kolektif bilinç), temsil ettiği toplumun zaman içinde karakterize olmuş objektif hakikatini yansıtır. Bu hakikat, kuşattığı toplumun ve onu oluşturan bireylerin öznel gerçekliğinden bağımsız olarak tarihin içinde ve tarihle birlikte devinmeye devam eder. Kolektif bir tarihsel bilinç olarak devinen söz konusu hakikat, ait olduğu toplumun aktüel zamandaki varoluş biçimi ve koşullarına göre kendisini somutlaştırır. Ve böylece hem kendi toplumunu hem de onunla beraber dünyayı yeniden inşa etmeye başlar.

Bu türden bir hakikatin kendisini en somut ve en yetkin şekilde açığa vurduğu medeniyetlerin başında İslam Medeniyeti gelmektedir. İslam Medeniyeti, insanlığın baki kurtuluşu esasına göre işleyen evrensel bir yönelim olarak tarihin başlangıcından beri süregelen zengin bir müktesebata haizdir. Bu müktesebat, her ne kadar değişik dönemlerde farklı isimlerle anılmış olsa da, ontolojik kaynağı ve epistemolojik temelleri bakımından ortak ilke ve değerleri yansıtmakta; aktüel görünürlüğü ile ait olduğu zamana (belirli bir geçmişe ya da şimdiki an’a) ve toplumlara, içerdiği mesaj itibarıyla ise tüm zamanlara ve bütün insanlığa hitap etmektedir. Bir başka ifadeyle, onun bizatihi peygamberler ve takip edicileri aracılığıyla temsil edilen belirli bir zaman ve mekan içindeki varlığı tarihselliğini, tüm zamanlar ve mekanlar için geçerli olan mesajı ise objektif hakikatini yansıtır. Nitekim İslam Medeniyeti, Hazreti Muhammed (sav) ile birlikte son ve en yetkin halini almış; kendisinden önceki peygamberlerin vazettiği hakikati de içine alan hem kümülatif hem de özgün bir inşa süreci içine girmiştir.

Kuşkusuz ki, temelinde tevhid inancının bulunduğu bu inşa sürecinin en önemli kavramlarından birini ve hatta birincisini adalet mefhumu oluşturmaktadır. Zira insan hak ve onurunu en mükemmel şekilde tesis ve temsil edebilmenin yolu, yalnızca adaletin tüm yönleriyle ve bütün yaşam alanlarını kapsayacak biçimde teşekkül etmesinden geçmektedir. Adalet; içinde insanın bulunduğu bütün ilişkilerin temel belirleyicisi, o ilişkilerin hangi yönde karakterize olacağının ana parametresidir. İnsanın insanla, doğayla, toplumla, devletle ve devletlerin de birbirleriyle ilişkileri hep bu parametre ekseninde şekillenir. Adalet, bir bakıma hak ve sorumluluk diyalektiğidir ve yekdiğerine karşı sahip olunan haklar ile yekdiğerine karşı hissedilen sorumluluk arasındaki dengeyi oluşturur.

İslam Medeniyeti, bu dengenin hangi ilke ve değerler doğrultusunda oluşması gerektiğini hem normatif düzeyde ortaya koymuş hem de farklı dönemlerdeki uygulamaları ile pratik olarak da göstermiştir. Ancak kabul etmek gerekir ki, İslam dünyasının bugün itibarıyla içinde bulunduğu ahval ve şerait, kendi medeniyetinin salık verdiği ilke ve değerleri yaşamaktan ve yaşatmaktan çok uzaktır. İslam dünyasının görece geri kalmışlığından kaynaklanan bu uzaklığın yol açtığı trajedilerin maliyetini ise yalnızca Müslüman toplumlar değil, yeryüzünün tüm mazlum coğrafyaları hep birlikte ödemektedir.

Askeri, sınai ve ekonomik gücü elinde bulunduran emperyal ülkelerin küresel düzeyde kurdukları sömürü düzeni, kendi devamlılığını sağlamak için ihtiyaç duyduğu mekanizmaları hiçbir ahlaki kaygı ile kayıtlı olmaksızın devreye sokabilmekte; yer altı ve yer üstü zenginliklerine ulaşmak için başka coğrafyaları talan edebilmekte; milyonlarca insanın ölümüne, evsiz kalmasına ve kitlesel göç hareketlerine neden olabilmektedir. Siyasal, ekonomik, kültürel, dinsel, ulusal sebeplerle ya da başka parametrelere dayalı olarak ve güçlünün konumuna göre şekillenen bu sömürü düzeninde evrensel hukuk ilkeleri sadece kulağa hoş gelen bir söylemden ibaret kalmakta ve çoğunlukla da süregiden eşitsizliklerin ve haksızlıkların üstünü örtmek için araçsallaştırılan bir kamuflaj olarak kullanılmaktadır.

Dünya barışını ve güvenliğini tesis etmek ve korumak amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler’in (BM) yapısı bile bu gerçeği gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Dünya halkları arasında barışı ve adaleti temin etmek için kurulan bu uluslararası örgüt, tam tersi bir yapılanma ile küresel dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yöneten ve yönlendiren beş ülkenin vesayeti altında bulunmaktadır. Bu beş ülke ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkiler, söz konusu beş ülkenin ortak çıkarlarına ve hatta zaman zaman da bu ülkelerden herhangi birinin bireysel çıkarlarına göre tanzim edilmekte, edilebilmektedir.

Oysa Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da sıklıkla vurguladığı üzere, “Dünya, beşten büyüktür”. Bu söz, son derece önemli, derin ve değerli bir tespiti yansıtmakta; küresel sömürü düzenine yönelik büyük bir meydan okumayı içermektedir. Yine bu söz, yukarıda bahsettiğimiz, İslam dünyasının kendi medeniyet değerleriyle arasındaki mesafenin yol açtığı trajedilerin nihayet bulmasına dönük bir güçlü bir çağrıdır. Çünkü küresel sömürü düzeninden beslenen haksızlıklar, yalnızca o haksızlığa yol açan ve onu sürdürenlerin sorumlu olduğu bir edim değildir. Bu, aynı zamanda söz konusu sömürü düzenine ve bundan kaynaklanan haksızlıklara karşı çıkmayan ve mağdur edilen toplumların da sorumluluğudur.

Türkiye, bugün, müntesibi olduğu zengin medeniyetten ve tevarüs ettiği kadim geçmişinden aldığı ilham ve güçle küresel sömürü düzenine baş kaldırmakta; daha adil ve daha özgür bir dünyanın inşası için dünyanın tüm mağdurları ve mazlumları adına mücadele bayrağını yükseltmektedir. Şüphesiz ki bu, güç ve çetin bir mücadeledir. Ancak yazımızın başında da belirttiğimiz üzere, zaman mefhumu, belirli bir topluma ve o toplumun tarihsel bakiyesini de içeren güncel haline ve gelecek vizyonuna ilişkin olgusal ve objektif bir hüviyet taşır. Türkiye, son yıllardaki siyasal, bilimsel ve teknolojik atılımlarıyla birlikte, iki asrı aşkın süredir devam edegelen modernleşme süreci boyunca kendisine dayatılan edilgen pozisyonu terk etmeye başlamış; ait olduğu medeniyet ikliminin adalet merkezli ilke ve değerlerinin aktif, bilinçli ve güçlü temsilcisi olma vasfını yeniden kazanmıştır. Tarihin uzun soluklu akışı içinde vuku bulan ve ülkemizi küresel sömürü düzeninin dayatmalarına mahkûm eden arızi yönelim terk edilmiş; bunun yerini Türkiye’nin toplumsal, kültürel ve coğrafi kodları içinde yaşayan zamansal bütünlükten neşet eden objektif hakikat ve bu hakikat uyarınca sahiplenilen tarihsel misyon almıştır. Unutmamak gerekir ki, bu misyon ne yalnızca Türkiye’nin ne de sadece İslam toplumlarının kurtuluşunu amaçlamaktadır. O, kökleri geçmişe uzanan bir şimdilik/kendilik bilincinin insanlığın baki kurtuluşu için geleceğe doğru yol alması, daha adil ve daha özgür bir dünyanın inşası için yürütülen mücadelenin adıdır.

 

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir