25 Temmuz 2024, Perşembe

Söyleşi – Abdulhamit GÜL

İnsanı, insan olma onurunu, insanın doğuştan gelen haklarını dikkate almayan her tanım eksiktir.

İnsan hakları yasalarla insanlara bahşedilmiş bir hak mıdır? İnsan hakkı deyince neyi anlamamız gerekiyor?

 İnsan hakkı deyince neyi anlamanız gerektiğini ben ya da bir başkası size öğretemez. Bu tecrübî bir bilgidir. Yaşadıkça içselleştireceğiniz, insan olmak vasfınızda derinleştikçe haklarınızı da keşfedeceğiniz bir süreçtir bu. Dolayısıyla, haklarınızın neler olduğunu ve nasıl olduğunu sizin bu dünyada var oluşunuz açıklar. Var oluşunuzdan çıkardığınız sonuçlar size ‘‘bu benim hakkım’’ dedirtir, en temel haklarınızı böylece anlar ve bir daha bırakmazsınız. Tabi  bu  demek  değildir

ki, insan haklarının genel geçer bir tanımı yoktur. Elbette vardır. Bugünkü anlamıyla insan hakları devletlerin ulusal tanımlarının çok ötesinde bir yerdedir. İnsanlık ailesinin asırlar boyunca, büyük mücadeleler sonunda kavuştuğu bir haklar manzumesi var.

Bu mücadeleyle yoğrulan siyasi tarih, sonuçta bizlere insan haklarına dayalı hukuk devleti kavramını armağan etmiştir. Hukuk devletinin ahlaki özü ve meşruiyeti, evrensel nitelikteki değerlerde, hak ve özgürlük perspektifinde yatmaktadır.

Bakınız, hukuku egemen gücün buyruklarından ibaret  sayan  katı  pozitivist görüş çağımızda ağır bir yenilgi almıştır. İnsanı, insan olma onurunu, insanın doğuştan gelen haklarını dikkate almayan her tanım eksik kalıyor. Hak ve özgürlük ekseninden saparak, hukuku sadece güce ve üstünlüğe bağlayanlar, huzur ve barış getirecek bir formül bulamıyor.

O halde, insan hakları yasalarla bahşedilmez, yasalar her birimizin doğuştan sahip olduğu insan haklarını korumakla yükümlüdür. O vakit kanun devleti biter, hukuk devleti başlar.

Batı, İnsan Haklarını sadece kendi vatandaşları için mi hak olarak görüyor? Evrensel Beyannameye ne kadar sadık?

Bu sorunun cevabını rahmetli Abdurrahim Karakoç “Sıcak Afrika’nın Siyah Ağıdı” şiirinde verdi:

Yani bu insan hakları meselesi Batı’nın kavramsallaştırdığı şekliyle çoğu zaman az gelişmiş ülkeler üzerinde ehlîleştirici bir sopa gibi kullanılabiliyor.

Başka coğrafyalara hükmedebilmek için bir haklı mazeretiniz olması lazım. İnsan hakları bu bağlamda anahtar bir işlev görüyor, üstelik bu kavramın kutsal da bir imajı var. Bu nedenle 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yayınlanması dünyayı daha adil hale getirmedi.

Irkçılık ve nefret söylemi son bulmuş değil, bilakis tırmanıyor. Avrupa’daki yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı, İslam karşıtlığı bitmiş değil. Hatta son dönemlerde Batının siyaset dilinde ve kamusal alanda nefret söylemlerinin oldukça popüler olduğunu görüyoruz ne yazık ki. Malcolm X’in “iyi siyah ya da iyi beyaz olmak gibi bir durum yoktur. İyi veya kötü insanlar vardır.” sözünün Batı tarafından hala tam manasıyla anlaşılmadığını düşünüyorum.

Batı’nın insan haklarını sadece kendi vatandaşları hatta sadece kendi ırkı için en ileriye taşıma gayreti içinde olduğunu gösteren pek çok olgu var. Hala insan hakları denince belli bir ırkın, belli bir coğrafyanın haklarını anlayan geniş bir kesim var. Avrupa’da gerçekten insan hak ve özgürlüğüne inanan ciddi kuruluşlar, hakkaniyetli insanlar yok değil, elbette var ama bu durum politikalara ve sosyoekonomiye pek yansımıyor.

Yani insan hakları bakımından uluslararası ölçekte durum çok parlak değil. Oysa çoğunlukla insan haklarının merkezi olarak Batı medeniyetini görme eğilimindeyiz.

Çünkü kavram inşa etme üstünlüğü Batı’da. Kelimeye hakim olursanız, zihinlere de hükmedebilirsiniz. Bugün Batı’nın dili ve düşünceyi belirleme hakimiyeti, birçok konuyu baştan yanlış anlamamıza yol açıyor. Örneğin, bir kiliseye yapılan saldırıya tüm dünya terör derken, camilere yapılan benzer saldırılar asayiş meselesi olarak kalabiliyor. Bize göre ikisi de terördür; terörün dini, dili, rengi olmaz. Haklı bir söylemi yaygın bir tanım olarak egemen kılabilmek için önce kendimiz zihinsel berraklığa ulaşmalı, özgüvenimizi kaybetmemeliyiz. Suriye’de, Filistin’de, Myanmar’da yaşananları belki yüz sene sonra kimse konuşmayacak. Nitelikli sanat ve edebiyat üretmezseniz neyi nasıl ve ne kadar konuşacağınıza başkaları karar verir.

Sayın Bakanım, Batı’yı konuştuk. Bizim medeniyetimizdeki İnsan Hakkı anlayışına baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz?

Bir defa, bu toprakların mayasında olan insan hakları kavramının Batı’daki kavramsal çerçevenin çok ötesinde ve üzerinde olduğunu bilmeliyiz. İslam’a göre insan eşref-i mahlûkattır, yeryüzünün halifesidir. Yaşam hakkı gibi temel haklara başka bir insanın lütfu gerekmeksizin sahiptir. İnsan değerlidir, onurludur.

Peygamber Efendimiz’in Veda Hutbesi’ndeki; “Ey insanlar, rabbiniz birdir, babanız da birdir; hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktan.” cümlesi bugün dahi yakalanabilmiş değildir, tüm meseleyi özetler.

Bizdeki ‘‘kul hakkı’’ kavramı, insan hakkını da kuşatan çok aşkın ve derin bir anlama sahiptir. Devlet yönetiminde kul hakkı ise, ‘‘tüyü bitmemiş yetimin hakkı’’ olarak karşımıza çıkar. Bunlar medeniyetimizi şekillendiren çok değerli anlayış kodlarımızdır.

İnsanlık tarihi boyunca, bir yanda insanı insanın kurdu gören anlayışın yeryüzünde sebep olduğu yıkımlar, acılar ve savaşlar; öbür yanda Sadi’nin tabiriyle insanı insanın uzvu gören bambaşka bir perspektifin önerdiği barış ve selam yurdu var.

Bugün aziz milletimiz bütün alicenaplığıyla nasıl ki ülkelerindeki kaostan, şiddetten, savaştan kaçanların imdadına yetişmişse, yüzyıllar önce de ecdadımız hak ihlallerine, soykırımlara en sert tepkiyi göstermiş, dili, dini, ırkı ne olursa olsun evlerinden yurtlarından kovulanlara merhamet etmiştir.

Hamdolsun, başımızı öne eğdirecek bir tarihin mirasçısı değiliz.

Türkiye olarak İnsan Hakları konusunda nasıl bir rota izliyoruz?

Az evvel bahsettiğim gibi insanı eşref-i mahlûkat olarak gören bir dinin mensubu ve “yaratılanı sevdik, Yaratandan ötürü” diyen bir medeniyetin, ‘‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’’ diye öğütleyen bir devlet geleneğinin mirasçılarıyız.

Dolayısıyla insan hakları bizim için siyasal bir hedef olmanın ötesinde ahlaki de bir meseledir. Biz bu anlayışla, her insanın varoluşuna ve bu dünyada bulunuşuna temas eden tüm haklarının geliştirilmesini savunduk. Makbul vatandaş tasnifimiz yok, köhnemiş tasnifleri de gündemden düşürdük. Toplumu, seçkinler eliyle geliştirilmiş ilkeler etrafında şekillendirme isteği, totaliter devletlerin alamet-i farikasıdır.

Demokrasi ve çoğulculuk fikri, her şeyden önce, hiç kimsenin hakikat tekeline sahip olmadığı bir toplum modelini işaretlemektedir. Bu model içinde devletin amacı ve fonksiyonu, resmi olarak “iyi, makul ve makbul” vatandaşlar üretmek değil, vatandaşlarının kendi “iyi, makul ve makbul” anlayışlarını geliştirebilecekleri bir sosyal, siyasal ortam oluşturmaktır.

Hukuk devleti, belli bir grubun, imtiyazlı bir sınıfın değil, ülkedeki bütün vatandaşların kendisini güvende ve emin hissettiği devlettir. Bizim insan hakları rotamızı bu idealler belirlemektedir.

İnsanları maddi ve manevi varlığını, kimliğini, aidiyetini gizlemeye, değiştirmeye zorlayan bir iklim içerisinde hukuk devletinden söz edilemez.

Biz ilk günden beri bu inanç ve düşünceyle hak ve hürriyetleri geliştirmenin arayışında olduk. Tarihi adımlar attık, ama daha yapacak işlerimiz var. Çünkü, insan hakları kavramı bir kere varılmakla bitecek bir son durak değildir. Yapılacak çok işimiz vardır. İnsan hakları, hep daha ileriye taşıyacağımız bir idealdir, bir yolculuktur.

İnsan hakları konusunda bizlere tavsiye edebileceğiniz bir okuma listesi var mı?

Bence salt insan hakları konusunda yazılmış spesifik kitaplardan ziyade; hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, siyaset felsefesi okuyun. Ve kendi sonuçlarınızı çıkarın. İnsan haklarının teorisini okumak yerine pratiğine yoğunlaşmak gerekiyor; hayatını hak mücadelesine adamış insanların biyografilerini okumak da bu noktada farklı ufuklar sunabilir. Şu da unutulmamalı ki, en iyi kitap hayatın ta kendisidir, mücadeledir, gayrettir.

Gerçekten çok yararlı bir röportaj oldu. Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz. Son olarak Cihannüma Derneği üyelerine ve dergimizin çalışmaları ile ilgili düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

Ben teşekkür ederim. Önemli bir konu üzerinde söyleşi yaptığımızı düşünüyorum. Bu vesileyle Cihannüma ailesine selamlarımı sunuyor, CihannümaDergi’ye başarılar diliyorum. Yazılarınızla ve duruşunuzla; insanların yaşam tarzları, inançları, tercihleri nedeniyle yargılanmadıkları, ayrımcılığa maruz bırakılmadıkları bir dünyanın mümkün olacağına dair umudumuzu pekiştireceğinize inanıyorum.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir