10 Temmuz 2024, Çarşamba

Salgın Hastalıklar ve Müslümanca Tavır Üzerine – Dr. Selim ARGUN

Tarih boyunca büyük salgınlar, depremler ve afetlerin öngörülemeyen sonuçları olmuştur. Medeniyetler çökmüş, haritalar değişmiş ve sermaye el değiştirmiştir. Bu tür varoluşsal problemler karşısında tefekkür faaliyetleri artmış, insanlar birtakım zihni sorgulamalar içerisine girmiştir. Ancak beşer tarihi boyunca bu tür sıkıntılı süreçleri anlamlandırma noktasına din her zaman en güvenilir ve en rahatlatıcı sığınak olmuştur. Bu yaşananlar ilahî bir ikaz ya da azap mıdır? Kur’an, musibetler karşısında genelde insanlara, özelde Müslümanlara hangi öğütleri verir? Hz. Peygamber (sav) ve sahabelerin musibetler karşısındaki tavrı ve tavsiyeleri nelerdir? İçinden geçmekte olduğumuz bu sıkıntılı süreçte bu soruların cevabı şüphesiz her bir fert için fevkalade önemlidir. Bu kadar kısa zaman içerisinde bütün dünyayı etkileyen, insanları evlerine hapseden, Mekke, Medine, Kudüs gibi kutsal şehirleri kapatan, Kabe’de tavafa ara verdiren bir salgın karşısında nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini Kur’an-ı Kerim’de ve Resulullah’ın (sav) sünnetinde bulabiliriz.

Salgın hastalıklar Kur’an’a göre birer musibet, ibret ve işarettir. Dahası ders çıkarılması gereken olaylardır. Zira Kur’an’da bahsi geçen, kavimlerin, milletlerin başına gelen, birçok felaket, helak, musibet hep ders çıkarılması, ibret alınması için kıssalar şeklinde anlatılmış ve sonuç olarak, akletmez misiniz, düşünmez misiniz, ibret almaz mısınız, şeklinde bir vurgu ile bitirilmiştir. Ayrıca Kur’an bizden öncekilerin yaptığı hataları yapmamamız için bize öğüt verir. Bu hususta Hz. Peygamber (sav) bize nasıl davranmamız gerektiğini asırlar önce söylemiştir. Hz. Peygamber (sav) “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmemiştir; sağlık ve boş zaman” diyerek sağlığın önemine dikkat çekmiştir. Ayrıca “Ey Allah’ın kulları hastalandığınızda tedavi olunuz ve hastalığın devasını arayınız. Şüphesiz ki Allah Teâlâ, yaşlanma hariç şifası olmayan hiçbir hastalık vermemiştir” buyurarak, zorluk ve musibetler karşısında Müslümanların ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmemeleri gerektiğini vurgulamıştır. Hz. Peygamber (sav) bu salgın sürecinde önemi bir kez daha vurgulanan temizlik konusunda da Müslümanları pek çok hadisi ile uyarmış, beden ve çevre temizliği konusunda ikazda bulunmuştur. Kaldı ki bugün salgın sürecinde hijyen ve temizliğin ne kadar önemli olduğu sürekli vurgulanmaktadır.

Bu konudaki en isabetli yaklaşım tarzı, Kovid-19 sürecinde yaşamakta olduklarımızı bütün yönleriyle ele alarak İslâm’ın ve bilimin ışığında doğru okumak, doğru anlamlandırmaktır. Hurafelerle değil bilim ve hakikatin ışığında yol almak gerekir. Doğru olan, Hz. Ömer’in Kudüs’ün kuzeybatısında küçük bir yerleşim yeri olan Amvas’da yaptığı gibi Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınmaktır. Hz. Ömer, Amvas’da tâun salgını ile karşılaşınca önce yanındaki muhacir ve ensarla istişareler yapar ve istişare neticesinde salgın bölgesine girmeden Medine’ye geri dönme kararı alır. Bu kararı öğrenen bölgenin komutanı Ebu Ubeyde b. Cerrah son derece üzülür ve Hz. Ömer’in karşısına geçerek şöyle der; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun ya Ömer?” Hz. Ömer “Evet Allah’ın bir kaderinden bir diğer kaderine kaçıyorum” der. Daha sonra Hz. Ömer ile Ebu Ubeyde b. Cerrah böyle konuşurlarken Abdurrahman b. Avf yanlarına gelir ve bu durumu öğrendiğinde şu meşhur hadisi nakleder ve der ki; “Ben Resulullah’ın şöyle buyurduğunu duydum; “şayet bir yerde tâun salgınının ortaya çıktığını duyarsanız oraya girmeyin. Sizin bulunduğunuz yerde tâun salgını meydana gelirse oradan da çıkmayınız”. Bu durum üzerine Hz. Ömer verdiği kararın isabetli olduğunu öğrenince sevinir.

Bu hadiseden şu dersleri çıkarabiliriz: Bir musibetle karşılaşınca öncelikle fevri hareket etmemek, alanının uzmanları ile istişareye önem vermek ve bu istişareler neticesinde alınan kararlara sonuna kadar uymakla mükellefiz. Bugün karşı karşıya olduğumuz salgın sürecinde bize düşen, Bilim Kurulu’nun kararlarını dikkate alma noktasında elimizden geleni yapmak, tavsiye olunan bütün tedbirleri almak, Allah’a sığınmak ve O’na tam olarak tevekkül etmektir. Hastalık ülkemizde ortaya çıktığı günden beri her gün radyo, televizyon, internet ortamları, sosyal medya ve cami kürsülerinden ilan edilen tedbirlere uyulması hususunda sürekli olarak uyarılar yapılmaktadır. Burada insanlara düşen sorumluluk bilinci gereği tedbirlerini almak, hem kendisinin hem de başkalarının sağlığını korumaktır. Aksi takdirde hem kendinin hem de başkalarının sağlığını tehlikeye atmış olur. Sorumluluğunun bilincinde olmayan bir birey, bu süreçte yapacağı bir ihmalkârlık ile önce kendisini ve ailesini, sonra da yakın çevresinden başlayarak bütün bir toplumu tehlikeye atabilir. Bu ise dinen büyük bir günah, ağır bir vebal, kul hakkını ihlaldir. Kovid-19 virüsü bize, bizi var eden, aşkın bir yaratıcıdan müstağni olamayacağımızı öğretmiş, sürekli olarak sığınmamız gereken bir büyük gücün varlığını bize hatırlatmıştır. Bu zaman diliminde ibadetlerimizi toplu olarak yapamadık. Ramazan ayını her zamanki gibi idrak edemedik, Ramazan Bayramı’nı sevdiklerimizle geçiremedik.

Kâbe ziyarete kapandı ve Hac ibadetimizi ifâ edemedik. Kurban Bayramı’nı aynı şekilde coşkulu bir şekilde yaşayamadık, sevdiklerimize sarılamadık. Eskisi gibi yakınlarımızı, akrabalarımızı hatta anne ve babamızı ziyaret edemedik, ellerini öpemedik. Bütün bu yaşananlara rağmen toplu olarak olmasa da “evlerinizi mabet edinin” (Yunus 87) ayeti mucibince evlerimizde namazlarımıza ve dualarımıza devam ettik. Hiçbir hastalığın ve engelin bizi Allah’a olan kulluğumuzdan ve ibadetlerimizden alıkoyamayacağını idrak ettik. Gönülden yaptığımız dualarımız bizi birbirimize bağlayan en önemli niyazlarımızdır. Bu salgın musibetinden kurtuluncaya kadar da tüm sağlık çalışanlarına, tedarik zincirinde fedakârca görev yapan kardeşlerimize, milletimize, ümmetimize ve tüm insanlığa dua etmeye devam edeceğiz. Çünkü biz biliyoruz ki aldığımız tedbirler sayesinde olduğu kadar, Allah’a olan tevekkülümüz ve dualarımız sayesinde bu musibetten kurtulacağız. “Dualarınız olmasa Rabbiniz size ne diye değer versin” (Furkan 77) ve “Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi” (Enam 42-43) ayetleriyle dualarımızın ne derece önemli olduğunu Allah-u Teala bize çarpıcı bir biçimde hatırlatıyor.

İnsanlık; tarihi boyunca birçok felaketle, musibetle karşılaşmış ve sınanmıştır. Seller, depremler, kıtlıklar, salgın hastalıklar dünyanın belirli bir bölgesinde, bir kısmında ortaya çıktı, tarihte belki de ilk defa bir salgın hastalık bu kadar hızlı bir şekilde bütün dünyaya yayıldı ve insanlığı bu kadar çaresiz bir duruma düşürdü. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” “Onlar başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz” derler. İşte Rablerinin lütuf ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.” (Bakara 155-157) ayetleri ile musibetleri nasıl bir tavırla karşılamamız gerektiğini açıklıyor. Bu dünya bir imtihan yeri ve biz bu imtihan sürecinde bazen kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzünden bu musibetlerle karşılaşıyoruz (Şûrâ 30). Tarihte kavimlerin, milletlerin başına gelen felaketler, musibetler bugün de toplumların, milletlerin başına gelmektedir. Bunların büyük çoğunluğu kendi hatalarımız, yanlışlarımızdan kaynaklanmaktadır.

Bir kişinin, bir topluluğun yaptığı hata bütün bir ülkeyi, hatta bütün dünyayı etkilemektedir. Diğer taraftan tarih boyunca insan topluluklarının ortak bir dış tehditle karşı karşıya kaldıklarında farklılıklarını bir kenara bırakmaya başladığı görülmüştür. Genel itibariyle bakıldığında da bu süreçte özellikle Batı ülkelerinde insani değerlerin yükselişe geçtiğini, politik ve kültürel söylemlerin daha yapıcı hale geldiğini söylemek mümkündür. Bu salgın sürecinde islamafobik saldırılar azalmış, empati çoğalmış ve birçok Avrupa ülkesinde camilere ezan okuma serbestliği sağlanmıştır. Bir bakıma bir arada yaşayan insan toplulukları kaderlerinin nasıl birbirine bağlı olduğunu daha iyi görebilme fırsatını yakaladılar. Krizleri fırsata çevirme adına bu musibet zamanlarında, Hilfü’l-Fudûl’u yeniden yorumlayarak, güzel dinimiz İslâm’ın değerini, doğruluğunu ve hakikatini bütün dünyaya anlatmak için fikir ve eylem planında fert ve toplum olarak gayret göstermemiz gerekmektedir. İslam âlimleri büyük bela ve sıkıntıların toplumda kötülük arttığı için inmediğini, çünkü kötülerin her devirde ve her toplumda var olageldiğini ancak kötülükler karşısında iyilerin yapması gerekenleri yapmadığı için umumi azapların indiğini belirtirler.

Bu çerçeveden bakıldığında din ve eğitim hizmetlerinin büyük ölçüde dijitalleştiği ve cami cemaatinden daha fazla sayıda insana ulaşabilmenin mümkün hale geldiği bu yeni dönemde İslam’ın musibetlere bakış açısını, yaşananların nasıl değerlendirmesi gerektiğini Kur’an ve Sünnet ışığında izah edecek online içerik üretmek, buna kafa yormak gerekiyor. İnsanoğlunun tarihi tecrübesi içinde yaşadıklarının ibret nazarı ile insanlara aktarılması icap ediyor. Bu noktada biz Müslümanlara düşen bu anlatılanlardan ibret almak ve daha önce de bahsettiğimiz tedbir, tevekkül ve duayı ihmal etmemektir. Tarih ilmi bir bakıma ibret alması gerekirken almadıkları için ibret olan milletlerin hikâyesidir aynı zamanda…

Eve kapandığımız bu süreçte öncelikle yapılması gerekenlerden birisi evimizin insana huzur veren bir meskene dönüştürülmesinin gerekliliğidir. Bu da modern dönemin insanını tutsak eden dijital prangalarından ve tüketim kültüründen mümkün olduğu kadar sıyrılmasıyla gerçekleşebilir. (Asım Yapıcı, “Kendisiyle Yüzleşen ya da Yüzleşemeyen İnsanlık”, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs 2020, s.5-6) Bu salgın kriziyle insanlığın öncelikleri de değişmiş oldu. Hep uzun ve refah içinde bir yaşam sağlamaya çalışan insan, aslında ölümün zannettiği kadar uzak olmadığını görmüş oldu. İnsanlık tarihinde herhalde “sekülerizmin” yani dünyevileşmenin en dorukta olduğu çağı yaşıyoruz. Ölümün hatıra getirilmediği, ölümden sonra bir hayatın varlığına olan inancın zayıfladığı bir zaman diliminde artık bireylerin önceliği hayatta kalabilmek ve yaşamını daha güvenli ve daha sağlıklı hale getirmek olmuştur. Aile bireylerinin birbirine daha çok ihtiyaç duyduğu bu zamanda şu iki değeri hayatımızın merkezine almamız bizleri çok rahatlatacaktır. Bunlar “şefkat” ve “nezaket” duygusudur. Şefkat duygusu sevgiden daha büyük bir duygudur, karşılıksızdır.

Nezaket duygusu ise, saygıdan daha gelişmiş ve daha büyük bir duygudur. Karşı tarafa saygı duyabiliriz ama ancak nezaket duygusu ile hareket ettiğimizde onu incitmeyecek, üzmeyecek şekilde ilişki kurmaya çalışırız. Bu nedenle nezaket ince davranmayı, empati kurmayı gerektiren bir duygudur. (Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Söyleşi”, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs 2020, s. 22-23) Daha az sosyal temas, daha çok izolasyon ve daha çok teknoloji bağımlılığının ön görüldüğü bu dönemde ebeveynlerin, fırsattan istifade ile sanal dünyada Din-Bilim çatışması çıkartarak gençleri ifsat etmek isteyen karanlık mihraklara karşı müteyakkız olmalıdır. Uzmanlar, savaşların salgınlardan farklı olduğunu; savaşların etkilerinin hemen kısa vadede görüldüğünü ama salgının etkisinin onlarca, hatta ‘Justinien Vebası’ ve ‘Kara Veba’ örneğinde olduğu gibi yüzlerce yıla yayılabildiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla önümüzdeki bu süreç, Müslüman birey olarak bizlere felaket ve buhranların ardındaki muradı ilahinin ne olduğu üzerinde tefekkür etmemiz, küresel anlamda kriz ve felaket zamanlarında tüm insanlığa hitap edebilecek bir din dilinin ve salgın dönemi fıkhının inşası üzerinde düşünmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir