9 Temmuz 2024, Salı

Küresel Sistemin Başedilmez Sorunları – İhsan AKTAŞ

Soğuk savaş dönemi sona erdiğinde, Varşova Paktı’nın dağılması sayesinde Batı dünyası için uçsuz bucaksız bir iktidar alanı oluştu. ABD tek başına dünya jandarmalığına soyundu ve bir düzen iddiasında bulundu. Bu “yeni dünya düzeni” idi. Yeni dünya düzeni doktrini oluşturma fikri neoconlara ve neoliberallere nasip oldu. Neoliberallerin ve neoconların amaçları birbirlerinden farklı olmakla beraber dünyaya hükmetme arzuları benzerlik taşıyordu. “Yeni dünya düzeni” fikrinin hukuki ve ahlaki bir altyapısı yoktu. Soğuk savaş döneminin kendi içinde bir paylaşımı ve zımnî bir hukuku vardı. En azından bir ülke başka bir ülkeye savaş ilan edeceği zaman ‘’haklılık prensibi”ne dayanması gerekiyordu. Bush yönetiminin ilan ettiği yeni doktrin “çıkarım varsa bir ülkeyi işgal edebilirim” yaklaşımıydı. “Yeni dünya düzeni”nin insanlığa ödettiği en ağır bedel Afganistan ve Irak işgalleri oldu. Aradan geçen otuz yıl zarfında bu iki ülkede insanlar ölmeye devam ediyor.

Her iki ülke de kısa vadede istikrar alameti göstermiyor, üstelik bu ülkelerde kaos her geçen gün derinleşiyor. “Yeni dünya düzeni” ulus üstü yapıların tamamını devre dışı bıraktı. Devletlerin hukuksuzluklarına sınır getiren bütün organizasyonlar kâğıt kaplana dönüştü. Başta BM olmak üzere ABD’nin savaş arzularına onay veren makamlar olmaktan başka bir işlevleri kalmadı. Bu kurumlar son on yıldır dünyadaki iç savaş ve çatışmalara sahne olan ülkelerde fonksiyonel diplomasi ve çözüm anlamına gelecek bir yaklaşım ve güç ortaya koyamamıştır. Suriye’nin İdlip kentinde iki milyon insanın karşı karşıya kaldığı ölümcül durum karşısında BM, Türkiye kadar bir etki ortaya koyamamıştır. Benzer örnekler çoğaltılabilir.

Keşmir’de yaşanan ihlal ve katliamlara karşı BM’nin pozisyonu İdlip’de olandan farklı değildir. İsrail’in ihlalleri karşısında BM ve uluslararası organların siyasi yaklaşımları karikatürize dahi edilemeyecek kadar kötüdür. 18’inci yüzyıldan başlayarak, Batı aydınlanma felsefesi ve bitmeyen sömürge kültürüne dayanan Batı illüzyonu, Batı dışı milletlerin gözlerini kamaştırmaya devam etti. Dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir sorunun üstesinden gelme kabiliyeti, her daim Batılı devletlerin yetkinlik alanlarında idi.

Bilim, teknoloji ve askeri alandaki üstünlükleri, günümüze gelinceye kadar dünyanın tümünü zapturapt altında tutmalarına yetmişti. Batılı devletler ilk kırılmayı İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadı. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Birinci Dünya Savaşı’na kadar sömürgeleştirdikleri, birçok ülkeden çekilmek zorunda kaldılar. Bağımsızlık savaşı veren ülkeler bir bir sömürge olmaktan kurtuldular. Fakat savaş sonrası, dünya düzeninde pek değişen bir şey olmadı. Avrupa devletlerinin gerilemesi yeni bir hegemonik güç ortaya çıkardı. ABD, Avrupa ülkelerinden nöbeti devraldı. Batı dışı toplumlar için değişen bir şey yoktu. Güç tekeli, yönetim tekeli, finans tekeli, teknoloji ve kıymetli meta tekeli hala Batılı devletlerin elinde idi.

Soğuk savaş sonrası küresel sistem deneyimi bir nizam ve intizam ortaya çıkarmadı. Dönem siyasetini en iyi anlatan kavram kaos kelimesi olsa gerektir. Kaos dönemi stratejisi, akşamdan sabaha ittifak ilişkilerinin değiştiği, kimin, kiminle, neden müttefik olduğunun belli olmadığı, ittifakları, çıkar ilişkilerinin dahi belirleyemediği bir süreci yansıtmaktadır. Dünyada dengelerin değişmesinin belli başlı sebepleri vardır. Küresel güçler eskisi kadar güçlü değiller. Dünyanın diğer devletleri de eskisi kadar zayıf değiller. Bilim ve teknolojinin tekel olmaktan çıkması ile birlikte, Batı dışı ülkeler özellikle Çin, Hindistan ve Doğu Asya ülkeleri üretim üssü olmaya başladı. Bu durum başlangıçta fason üretim yapan Çin devletini bir adım sonra teknolojik ürünler üreten ve bu kabiliyetini ABD ile yarıştıran bir hale getirdi. Bu durum Çin’i bir süper güç olarak ortaya çıkardı. Malezya, Endonezya, Tayvan, Pakistan, Bangladeş ve Türkiye, Avrupa ülkeleri için üretim üssüne dönüştü.

KORONAVİRÜS SONRASI DÜNYA

Koronavirüs salgını dünyamıza ilk adımını attığında, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak şeklinde sıkça tekrarlanan bir yaklaşım ortaya çıktı. Elbette ki dünyanın bütün tecrübe ve gelenekleri üç günde şekil değiştirmez. Fakat yine de bu alışılmadık salgın sürecinin geriye bırakacağı bazı izler olacaktır.

Tanrı-insan ilişkileri

Yeryüzünde dünyevileşme, kapitalistleşme ve hız o denli bir boyut kazanmıştı ki sabahtan akşama kadar koşturan, uyku uyumayan, telaştan aile fertlerini dahi göremeyen insanoğlu büyük ihtimalle kâinatta hangi amaçla var olduğunu unutma noktasına gelmişti. Ateistler, tanrı tanımazlar ve dinden bigâne olanları bir kenara bırakalım. En dindar kitlelerin dahi hayatında, kâinatın tanrı ile ilişkisinin olup olmadığı hatırlanmaz bir hal almıştı. Bütün dünyanın kısa süreliğine durması insanoğluna bir lahza düşünme fırsatı vermiştir. Bu düşünmenin tezahürlerinin ne olduğunu bekleyip göreceğiz.

Batı illüzyonu

Sömürge imparatorluğunun, yüzyıllardır oluşturmuş olduğu güç tekeli ve karşı karşıya kaldıkları her müşkülün üstesinden gelme kabiliyeti, fiilen zafiyet geçirdi. Batılı devletler salgın ile baş etme konusunda Türkiye, Güney Kore, Çin ve Japonya’nın gerisinde kaldılar. Bu dönemde ortaya çıkan çok önemli bir gerçek de şudur: Uzun yıllardır herhangi bir krizle karşı karşıya olmayan Avrupa ve ABD vatandaşları hem ülke olarak hem de millet olarak kriz yönetme kabiliyetlerini kaybetmiş gözükmekteler. Yine üretim yapan ve yapamayan ülkeler olarak ülkeleri iki sınıfa ayırabiliriz. Salgın sürecini başarı ile yöneten Türkiye’nin yüz ülkeye tıbbi malzeme yardımı göndermesi tesadüf değildir. Bu nüfuz kırılması, muhtemeldir ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın yaşamış olduğu güç kaybının nüfuz düzeyinde tekrarı olabilir.

Dünyanın adaleti kalmadı

Bugün dünya üzerindeki üretim kapasitesi, kürede yaşayan herkesi doyurmaya yeterlidir. Gelir adaletsizliği hiç olmadığı kadar bozulmuş ve yoksulların hak arama mekanizmaları berhava edilmiştir. Savaş ve iç savaş yaşayan ülkelerden yola çıkan milyonlarca mülteci hiçbir koruyucu hukuk ve insanlık desteğine sahip olmadan tanımlanamayacak kadar kötü şartlarda yaşamaktadır. Yoksulluk ve “bir dolara geçinen insan dramı” yalnızca Afrika ve Asya’da yaşanmamaktadır. ABD’deki evsizlerin oranı, hepsini bir araya getirseniz Afrika’da bir devlet oluşturacak kadar büyüktür. Bir siyasi sistem olarak komünizm ve sosyalizmi ortaya çıkaran şartlar daha ağır bir şekilde yaşanmaktadır, fakat dünya solcuları LGBT, cinsiyetçilik vesaire bâtıl sorunlarla meşguldürler. Her ülkede sistemden rahatsız olan milyonlar kendilerine uzanacak bir adalet yaklaşımını çölde su arar gibi aramaktadırlar.

Müslümanlar dünyaya bir söz söyleyebilir mi?

Bir din olarak İslamiyet, Yahudilikten ve Hristiyanlıktan sonra gelmiş ve kıyamete kadar insanlığın sorunlarını çözecek evrensel ve ilahi bir mesaja sahiptir. Dünya düzeni kitabında Henry Kissinger, İslam’ın yayılma ve Osmanlı devletinin yükseliş devrine dikkat çekmiş, Müslümanların bu devirlerde insanlığın karşı karşıya oldukları problemlere ne denli çözümler getirdiğinden bahsetmiştir. Ortaya çıktığı günden beri Batı aydınlanma felsefesi ise Batılı kültür kodları, Batı biliminin dışındaki bütün medeniyetleri, bütün dinleri ve milletlerin tarihini hurafe ve safsatadan ibaret saydı. Elbette bu yok saymadan, medeniyet olarak Batıya en çok meydan okuyan İslam medeniyeti de pay almıştır. İslam medeniyetinin, kendi ile yüzleşme problemini aşıp, Batıyla radikal bir hesaplaşmaya girebilme özgüvenini oluşturması tam iki yüz yıl sürmüştür. Geride kalan iki yüzyıllık zafiyet döneminin aksine bugün Müslümanlar dünyaya söz söyleyebilecek hale gelmişlerdir.

Birincisi, Batı medeniyeti kendi iddiaları bakımından büyük bir bunalım geçirmektedir. İkincisi, Müslümanlar nihayetinde savunma mevziinden çıkmış durumdadırlar. Bugüne kadar göz ardı edilen, çok önemli dini bir kaide vardır: İslam dini ve mensupları Hristiyan ve Yahudilerle birlikte, bir arada barış içerisinde yaşama konusunda itikadî bir zorlama ile karşı karşıya değillerdir. Özellikle Batı medeniyetinin başat dini Hristiyan itikadı, Yahudilik ve Müslümanlıkla ilgili oldukça sorunlu, dışlayıcı ilkelere sahiptir. Bu husus insanlığa seslenecek Müslümanların temel avantajıdır. İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunları, İslam’ın tarihî tecrübesinin ışığında ele alınarak adaletsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği, mazlum ve gadre uğrayan insanların baş edilmez problemleri gibi sorunlara çözümler aranabilecektir.

İslam dini, kaynaklarının sağlamlığı, Hz peygamberin örnek hayatı, kıyamete kadar var olma iddiası ile bu misyona soyunmak için çok elverişlidir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı dünyadaki adaletsizliğe karşı “dünya beşten büyüktür” kavramıyla isyan etmektedir. Ve bu cesaretli karşı koyma ameliyesi, küresel hegemon güçlere karşı ilk kez dillendirildiği için karşılık bulmaktadır. İslam dünyasının düşünürleri, yönetimleri, din adamları kendilerini insanlığın problemlerini çözmeye adarlar ise kendi aralarında yaşadıkları bir çok yersiz problem alanının da dışına çıkmış olurlar. Türkiye halkının yaşadığı iki yüzyıllık deneyim kıymetlidir ve bu deneyim başka deneyimlerle etkileşime girerek çok daha özgün çözümler üretebilme imkânına sahiptir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir