21 Temmuz 2024, Pazar

Denizlere Hâkim Olan Cihana Hâkim Olur – Doç. Dr. Ebubekir Ceylan

Birçok stratejist açık denizlere hâkimiyet ile uluslararası arenada başat güç olma arasında ciddi bir ilişki olduğunu söyler. 5 asır önce Barbaros Hayrettin Paşa “Denizlere hâkim olan cihana hâkim olur” derken, daha yakın dönemde Polonyalı Yahudi Siyaset Bilimci George Modelski yukarıdaki önermeyi daha teorik bir yapıya büründürerek 16. yüzyıldan sonra açık denizlere hâkim olan belirli ulus-devletlerin uzun (ortalama olarak bir yüzyıldan fazla) süren döngüler şeklinde küresel siyasette başat güç olduklarını ifade etmişti.[1] Dünyamızın ¾’ünün denizlerle kaplı olduğu düşünülürse, denizlere egemenliğin küresel siyasette üstünlük için ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Denizlere hâkimiyetin sadece siyasi ve askeri kazanımlar sağlamadığını, lojistik ve ulaşım/nakliye ağıyla ticari/ekonomik kazanımlara da imkân sağladığını Barbaros Hayrettin’den kısa bir süre sonra yaşayan İngiliz Sir Walter Raleigh (1554-1618) şu şekilde ifade etmişti: “Her kim denize hâkim olursa ticarete de hâkim olur. Her kim ticarete hâkim olursa dünyanın zenginliklerine ve nihayetinde dünyaya hâkim olur”.  Aşağıda detaylı örnekleri verileceği üzere, klasik dönemde deniz yolları lojistiğin en önemli rotalarıydı. Özellikle ağır yüklerin taşınmasında suyolları her zaman tercih edilmiştir. Bunun için de hammadde kaynağı ile bu hammaddeyi işleyip mamul ürün olarak tüketiciye sunan ülkeler arasındaki mesafenin en hızlı şekilde katedilmesi her zaman önem taşımıştır. Günümüzde büyük lojistik firmalarının uzak doğu ile olan ticaretlerini (buzulları erimesi sayesinde) artık Rusya’nın kuzeyindeki Kuzey Denizi üzerinden gerçekleştirmeyi planladıkları bilinmektedir. Hava yollarının henüz gelişmediği klasik dönemde ticari ilişkilerle deniz yollarının bu denli iç içe olması bazı suyollarının ve boğazların stratejik önem kazanmasını beraberinde getirmiştir.

Gemi teknolojisinin ilerlemesi, pusulanın açık denizlerde kullanılması ve daha doğru haritaların yapılması gibi gelişmeler denizcilik faaliyetlerini, dolayısıyla da coğrafi keşifleri tetiklemiştir. Ancak 14. yüzyıldan itibaren Müslüman hâkimiyet sahalarının Balkanların içlerine kadar ilerlemesi ve Ege ve Akdeniz’deki Osmanlı varlığı, Portekiz ve İtalyan gemicileri farklı rotalar aramaya sevk etmiştir. Bu arayış Portekiz ve İspanyolların 15. ve 16. yüzyıllarda açık denizlere egemen olmalarıyla sonuçlanmıştır. Portekiz sömürgeciliği ilk önce Kuzey Afrika’nın batı sahillerindeki adalar grubunda (Kanarya, Madeira ve Verde adaları) başladı. Kendisi keşif amacıyla açık denizlere hiç çıkmayan Portekiz prensinin Batı Afrika kıyılarındaki faaliyetlere verdiği destek nedeniyle “Denizci/Gemici Henri” olarak anılması ilginçtir. Batı Afrika açıklarındaki adaların tropik ikliminin şeker kamışı ekimine müsait olması hasebiyle Portekizliler ada halklarını köleleştirip tarım plantasyonlarında kullandılar. Portekizli maceraperestleri bu bölgeye çeken başka bir şey daha vardı: Günümüz tarihçiliği, 14. yüzyıl Mali imparatoru Mansa Musa’nın dünyanın en zengin yöneticilerinden birisi olarak kabul etmektedir. Zengin altın rezervleri nedeniyle Afrika Altın Sahili olarak bilinen Batı Afrika bölgesi aynı zamanda köle ve tuz kaynaklarıyla da Portekizlilerin dikkatini çekmişti. Zamanla güneye doğru ilerleyen Portekizliler, alize rüzgarları ve deniz akıntılarını aşarak önce Bojador Burnu’nu, 1480’lerin sonlarında da Bartholemeo Diaz’la Ümit Burnu’nu geçmişlerdi. Vasco da Gama ise 1498’de Ümit Burnu’nu geçerek Doğu Afrika sahillerinden yukarıya doğru ilerlemiş ve Malindi (bugünkü Kenya) sahillerinde Hintli Müslüman kılavuz Ahmed bin Macit’in rehberliğinde Hindistan’a ulaşabilmişti.[2] Bu rehberlik önemliydi, çünkü Hint okyanusundaki periyodik Muson rüzgarlarını bilmeyen gemilerin batması kaçınılmazdı.

  1. ve 16. yüzyıllarda küresel siyasetin öncüleri olan Portekiz ve İspanya, Amerika kıtasının keşfinden sadece 2 yıl sonra İspanyol Papa VI. Alexander’in aracılığında Tordesillas antlaşmasını yapar ve Avrupa dışında kalan dünyayı aralarında bölüşürler. Portekiz’in hissesine Brezilya ve doğusu düşerken, İspanya Amerika kıtasının (ve Filipinlerin) hâkimi olmuştu. Bu açıdan 16. yüzyıldaki küresel sistemin iki-kutuplu olduğu söylenebilir. Brezilya’da değerli madenler bulamayan, sadece verimli geniş arazileri şeker plantasyonlarına çevirebilen Portekiz, asıl ilgisini Hint Okyanusuna çevirecekti. Bugün bırakın dünya siyasetini, Avrupa kıtasında bile önemli bir konumda bulunmayan Portekiz, 16. yüzyıl boyunca Hint Okyanusunun egemen gücü oldu. Ateşli silahlarla cebren Hint Okyanusundaki limanlarda hâkimiyet kuran Portekiz, Hindistan’daki Goa limanını merkez edinmiş ve kısa süre içerisinde Mogadişu’dan, Hürmüz’e, Aden’den Kalikut’a ve Malaka’dan Macao’ya kadar bir liman şehirleri ağı kurabilmişti. Bununla da kalmayıp Hint Okyanusunda seyr u sefer hakkını başkalarına yasaklıyor, Cartas denen izin belgesi olmadan geçen gemilerin mallarına el koyabiliyordu. Portekiz’in Hint Okyanusundaki hedefi buradaki Müslüman tüccarların hâkimiyetini sona erdirmekti. Bu nedenle de Memlüklüler, Gücerat Sultanlığı ve Osmanlı gibi Müslüman devletlerle karşı karşıya gelmeleri de kaçınılmazdı.

Birçok tarihçinin kabul ettiği üzere 16. yüzyıl aynı zamanda bir Türk yüzyılıydı. Amerikalı tarihçi Marshall Hudgson 16. yüzyılda dünyanın merkezi olarak tanımladığı ekümenin Müslüman ve Türklerin hâkimiyetinde olduğunu ifade eder. Ancak “Barut İmparatorlukları” olarak adlandırılan Osmanlı, Safevi ve Babür Devletleri içinde hem kara hem de deniz imparatorluğu olan sadece Osmanlı Devletiydi. Osmanlının muhteşem yüzyılı değerlendirilirken çoğu zaman deniz jeopolitiği ikinci plana atılsa da, henüz Süveyş Kanalının açık olmadığı bir dönemde birbirine bağlı olmayan iki denizde (Akdeniz ve Hint Okyanusu) donanmasıyla Osmanlı Devleti dönemin başat güçleri olan Portekiz ve İspanya ile mücadele ediyordu. Portekiz gemileri sadece Gücerat bölgesine saldırmamış, Kızıldeniz’in içine girerek Cidde’yi bombalamıştı. Yeni bir Haçlı Seferi ruhuyla Portekizliler, Hz. Muhammed’in (sav) naaşını çalarak Müslüman kontrolündeki Hristiyan kutsal topraklarıyla değiş tokuş yapmayı planlamaktaydılar.[3] Bu durum, önceleri Osmanlı ve Memlük devletlerinin ittifak yaparak Portekiz tehdidini karşılamaya itmiş, ancak 1517 sonrasında Osmanlı Devleti Selman Reis, Seydi Ali Reis ve Piri Reis gibi denizcileriyle bu mücadeleyi tek başına yürütmüştür. Diğer taraftan Osmanlının Batı Akdeniz’de Kemal Reis, (Barbaros) Hayrettin Reis, Oruç Reis, Turgut Reis gibi denizcilerle verdiği mücadele İspanyolların Akdeniz’deki hâkimiyet alanlarını oldukça sınırlamış ve İspanyolların küresel siyasette güç kaybına yaşamasına neden olmuştur.

İspanya, Katolik hükümdarlar Ferninand ve İsabel’in evlenmesi ve İber yarımadasını Katolik mezhebi adına yeniden fethetmesiyle (Reconquista) Endülüs Emevilerini ve Yahudileri İberya’dan kovmuş ve Atlantik okyanusundaki denizcilik faaliyetlerini desteklemeye başlamıştı. Amerika kıtasının kazara keşfinden sonra Yeni Dünya İspanyol fatihlerin sömürgeci faaliyetlerinin merkezi olmuştu. Atlas Okyanusuna gittikçe hâkim olan İspanya 16. yüzyıl boyunca Amerikan altın ve gümüşlerinin (ç)alınması, köle, şeker ve tütün gibi ürünlerin ticaretinden ciddi servet edinmişti.  1580’de Portekiz’deki taht krizini fırsat bilip bu ülkeyi işgal eden İspanya’nın başat güç konumundan düşüşünde çeşitli faktörlerden bahsedilebilir. Öncelikle Trans-Atlantik bölgesinde Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi yeni aktörlerin ortaya çıkışı, yenilmez olarak görülen İspanyol armadasının 1568 ve 1588’de sırasıyla Hollanda ve İngiltere’ye yenilmesi İspanya’yı derinden sarsmıştı. Merkantilizm rüzgarlarının kuvvetlice estiği 1600’lerin başından itibaren Hollanda ve İngiltere’nin özel yetkili Doğu ve Batı Hint Kumpanyalarının ortaya çıktığını ve küresel rekabetin kızıştığını görüyoruz. Yeni aktörler için en kolay yol Atlas Okyanusunda özellikle altın ve gümüş taşıyan gemilerin yağmalanmasıydı. İspanyol gemilerine saldıran (Francis Drake ve Henry Morhan vb.) korsanlar İngiliz kraliyeti tarafından şövalyelik ve “sir” unvanlarıyla taltif edilmekteydi. Bu korsanların İngiltere’nin açık denizlerdeki hâkimiyetinin temellerini attığı genel bir kabuldür. Osmanlı denizcilerinin Akdeniz’de İspanyol manevra alanlarını daralttığını ifade etmiştik. Burada hatırlanması gereken iki önemli deniz savaşı vardır: Preveze Deniz Zaferi ve İnebahtı Savaşı. Preveze Deniz Savaşıyla Haçlı donanmasını imha eden Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı denizcileri Akdeniz’de yeni bir düzen oluşturmuştur. Batıda “Lepanto Zaferi” olarak bilinen (ve 13. Haçlı Seferi olarak kabul edilen) 1571’deki İnebahtı karşılaşması, Akdeniz’deki en büyük ada olan Kıbrıs’ın Osmanlı hakimiyetine girmesiyle sonuçlanmıştı. İmha edilen Osmanlı donanmasının 3 yıl gibi bir sürede yeniden inşa edilmesi ve 1574’te Tunus’un fethedilmesi ise Osmanlı’nın Akdeniz’deki egemenlik iddiası göstermektedir.

  1. yüzyılda yükselişe geçen Hollanda’nın açık denizlerde başat güç olması oldukça ilginçtir. Büyük bir toprak ve nüfus kaynağına sahip olmayan Hollanda kısa sürede oldukça büyük bir kargo ve ticaret gemiciliği ağını kurmuştur. “Okyanusun büyük oğulları” olmakla böbürlenen Hollandalılar denizle en çok bütünleşen uluslardan birisidir. Deniz stratejisti Alfred Mahan 1660lardaki Hollanda’yı “bütün denizlerin lideri” olarak tanımlar.[4] Atlas okyanusundaki liman şehirlerinin önem kazanmasına paralel olarak Amsterdam’ın yıldızı parlamış, Endülüs’ten göçen bir kısım Yahudi’nin de aktif rol oynadığı dünyanın ilk borsası burada kurulmuş, Osmanlı coğrafyasından gelen lale soğanları bir zamanlar bu borsada çok büyük meblağlara satılır hale gelmişti. Ringa balığı avı, tuzlama ve tütsüleme, flüt denen orta kısmı şişkin tekneler ve ileri teknolojiyle donatılmış Amsterdam tersaneleri Hollanda’nın güçlü yönleriydi. Hollanda’nın yükselen yıldızı, bağlı bulunduğu İspanya’dan bağımsızlık sürecini de tetiklemiş, 1568’den 1648’deki Westfalya Anlaşmasına kadar süren 80 yıllık bir mücadele sonucunda bağımsız bir ulus-devlet haline gelmişti. Portekiz ve İspanyadan farklı olarak, Hollanda filosu devlet desteğinden ziyade ortak bir eylem birliğinde bulunan kentlerin desteğiyle oluşmuştu. Kurmuş oldukları Batı ve Doğu Hint Kumpanyalarıyla Amerika kıtasındaki New York şehrinden (New Netherland) Endonezya’ya kadar çok büyük bir denizcilik ağı kurmuş ve küresel ticarete hâkim olmuştur. Avrupa’nın açık denizlerdeki ticari gemilerinin dörtte üçü Hollanda bayrağı altında faaliyet göstermekteydi.[5] Hollanda, Güney Afrika’da Portekiz hâkimiyetindeki Cape şehri gibi yerleri işgal ederek Portekiz mirasına konmaya çalışmış, Endonezya ve civarındaki adalardan, Güney Hindistan ve Karayiplere kadar uzanan kolonilere sahip olabilmişti. Hollandalıların önceki başat güçlerden bir diğer farkı da Hristiyanlık adına yeni bireyler kazanmak gibi bir dertlerinin olmamasıydı. Bu yüzdendir ki, misyonerlik faaliyetinde bulunan birçok Avrupalı, Asya’daki ülkelerden (örneğin Tokugawa dönemi Japonyasından) dışlanırken, Hollandalı denizciler Japon limanlarında ticaret yapmayı sürdürdüler. Buna rağmen Hollanda, büyük bir askeri güç değildi ve Trans-Atlantik bölgesinde yükselen bir güç olarak İngiltere’ye karşı koyamadı. Kuzey Amerika’daki “Yeni Hollanda/Yeni Amsterdam” kolonisi 1664 yılında İngiltere kontrolüne geçip “New York” adını alırken Hollanda, İngiltere ve Fransa ile yaptığı savaşlarda aldığı yenilgilerle açık denizlerdeki hâkimiyetini zamanla kaybetti.

George Modelski Fransa’yı başat güçler arasında saymamaktadır, çünkü Fransa deniz açılımlarında ciddi fiyaskolar yaşamıştı: Fransız denizciler önce 15. yüzyıldaki büyük keşiflere katılmada gönülsüz davranmış, 16. yüzyılda da Fransa’nın Asya ve Amerika’daki deniz üsleri ve büyük kar sağlayan ticaret yolları fetih/sömürge girişimlerinde bir varlık gösterememiştir.[6] Buna karşın Fransa 17. yüzyılda kıta Avrupasında önemli bir sıçrama yapmıştı. Avrupa’nın kuzeyinde Protestanlığın yayılması ve akabinde gelişen mezhep savaşları Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun çözülmesine ve en güçlü rakibi olan Fransa’nın da (30 Yıl Savaşları ve Westfalya Barış Antlaşması sonucunda) gücünü konsolide etmesine imkan vermişti. 14. Louis’nin 72 yıllık iktidarında mutlak monarşinin en önemli temsilcisi olan Fransa büyük oranda bir kara devleti olarak kalmıştır. 18. yüzyılda deniz aşırı coğrafyalarda da etkin olmaya çalışmış, bunun için de İngiltere ile mücadele etmesi gerekmişti. Fransa, Kuzey Amerika’da özellikle de Amerika’nın göller bölgesinde ve Kanada’da Morina balıkçılığı ve kürk ticareti ile önemli bir gelir elde ediyordu.

İngiltere’nin denizlerdeki üstünlüğüne geçmeden, başat güç olmakla deniz jeopolitiği arasındaki ilişki bağlamında Çin ve Rusya’dan da bahsetmek yerinde olacaktır. Gerek nüfus bakımından gerekse kendine yeten ekonomisiyle Çin dünya tarihinin en önemli merkezlerinden birisi olagelmiştir. Literal anlamı “Orta Krallık/Merkezî Ülke” olan Çin, kendisini dünyanın merkezinde görmüş, (21. yüzyılda izlediği politikaların aksine) uzun tarihi boyunca nadiren emperyal genişleme siyasetinde bulunmuştur. Çin, daha 15. yüzyılın başlarında denizlerde önemli bir sıçrama yapmıştı. Müslüman Amiral Zheng-He liderliğinde 7 büyük deniz seferiyle Çin Denizinden, Hint Okyanusu, Kızıl Deniz ve Doğu Afrika’ya kadar geniş bir alanı “çunke” adındaki büyük gemilerden oluşan 60 gemilik filosuyla bölgede ciddi bir nüfuz alanı oluşturmuştu. Christoph Colomb’dan yaklaşık 80 yıl önce denizcilik faaliyetine başlayan Zheng-He’nin gemisi Colomb’un Santa Maria’sından 5 kat daha büyük ve 9 kat daha fazla tonaj kapasitesine sahipti.[7] Ancak Ming yöneticileri, daha önce denizcilik ve gemicilik alanında atılımlar yapan Sung hanedanının Moğollara karşı zayıf düştüğünü hatırlayarak, denizcilik faaliyetlerine verilen emperyal desteği sona erdirecek ve kara savunmasına ağırlık verecekti.

Rusya’nın, Moskova merkezli küçük bir prenslikten birkaç yüzyıl içinde dünyanın coğrafi olarak en büyük devletine dönüşmesi de deniz jeopolitiğiyle yakından ilişkilidir. 2 yüzyıllık Tatar boyunduruğundan sonra 16. yüzyılda Rusya önce Kazan Hanlığı bölgesinde Volga ticaret rotalarını hâkimiyetine almış daha sonra Sibirya gölgesine doğru yayılmaya başlamıştı. 1640’larda Romanov hanedanlığı döneminde en doğuda Pasifik okyanusuna ulaşan Rusya, batıda ise Ukrayna ve İsveç’ten kazandığı topraklarla St. Petersburg’u yeni merkez haline getirmiş ve Baltık denizine ulaşmıştır. Rusya’nın son deniz açılımı güneye doğru olmuştur. Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul, Trabzon ve Kırım üçgeninin fethiyle Karadeniz adeta bir Türk gölüne dönüşmüştü. Ancak 1768-1774 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşı sonucunda Kırım, II. Katerina liderliğindeki Rusya’ya kaybedilmişti. Böylece dört ayrı yönde genişleyen Rusya, 4 ayrı denize ulaşarak hem gerçek anlamda bir imparatorluğa dönüşmüş hem de dünyanın en büyük devleti haline gelmişti. Rusya’nın 20. yüzyıldan günümüze kadar ısrarla takip ettiği sıcak denizlere inme politikası ise kısmen Suriye ve Libya’daki nüfuz alanlarıyla başarıya ulaşmış görünmektedir.

  1. yüzyılın hegemon gücü İngiltere, deniz aşırı bölgelerdeki sömürgeleriyle üzerine güneş batmayan bir imparatorluğa dönüşmüştür. 1583’te Kuzey Amerika’da Newfoundland’de ilk yerleşim bölgesini kuran İngiltere’yi deniz aşırı bölgelerde öne çıkaran süreç merkantilist bir zihniyetle, kolonileri ile arasındaki ticareti tekele dönüştürmesiyle başladı. Bir yandan, kolonilerin (sömürgeci) ana ülkenin rakipleriyle ticaret yapması yasaklanırken, diğer taraftan açık denizlerde rekabet ettiği Hollandalı kargo/ticaret gemilerine karşı Cromwell Denizcilik Kanunu’nu (1651) çıkararak Avrupa menşeli olmayan malların İngiltere’ye sadece İngiliz bandıralı gemiler tarafından sokulabilmesini (ya da Hollanda bandıralı gemilerin İngiltere’ye mal taşıyamamasını) sağladı.

1756-1763 yılları arasındaki Yedi Yıl Savaşları, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistan gibi birbirinden çok farklı coğrafyalarda cereyan etmiş ve İngiltere bu mücadelede Fransa’yı bertaraf ederek hem Avrupa’da hem de açık denizlerde rakipsiz hale gelmiştir. Bu savaş sonucunda İngiltere önderliğinde yeni bir dünya düzeni ortaya çıkmıştır. Önceki küresel güçlerden farklı olarak İngiltere daha uzun bir süre (iki döngü şeklinde) küresel siyasete hâkim olmuş ve bu dönem Pax-Britannica olarak anılmıştır. İngiltere 18. yüzyıldaki her askeri karşılaşmada yeni deniz aşırı koloniler elde etmiştir. İspanyol Veraset Savaşları sonucunda Newfoundland, Nova Scotia ve Cebelitarık gibi stratejik yerleri ele geçirmiştir. 18. yüzyıl ortalarında İngiliz Doğu Hint Kumpanyasının ticari faaliyetleri sonucunda Babür hanedanı kontrolündeki Hindistan yavaş yavaş İngiltere’nin en önemli sömürgesi haline gelmişti. İngiltere ve Fransa arasındaki son mücadele alanı ise Osmanlı Mısır’ıydı. İngiltere’nin en önemli sömürgesine giden yolda stratejik bir konuma sahip olan Mısır, 1798’de Napolyon Bonaparte komutasındaki Fransız ordularınca işgal edilmişti. Bu işgal İngiliz ve Osmanlı ordularınca kısa sürede sona erdirilmiş olsa da bu işgal Afrika kıtasındaki sömürgecilik yarışını başlatan önemli bir dönüm noktası olmuştur. Afrika talanı için yapılan rekabette İngiltere kıtanın (Gambiya’daki Freetown’dan G. Afrika’daki Cape ve Zanzibar’a kadar) kıyı şeridini kontrol almayı hedeflemişti. Daha sonra da Mısır ve Nil nehri üzerinden Cecil Rhodes’un Ümit Burnu’na dikey bir hat çizmek için bir strateji belirlemişti. Sanayi Devriminin öncüsü olan İngiltere aynı zamanda fabrikalarda seri ürettiği ürünleri satabileceği pazar arayışına girmiş, Baltalimanı Ticaret Anlaşmasıyla Osmanlı limanlarını ve Afyon savaşlarıyla Çin limanlarını serbest ticarete zor kullanarak açmıştı. İngiltere’nin Hong Kong üzerindeki hakimiyeti 1997 yılına kadar devam etmişti.

Büyük savaşlar aynı zamanda küresel siyasette düzen değişikliğinin yaşandığı savaşlar olagelmiştir. Bir zamanlar İngiltere’nin sömürgesi olan Amerika’daki 13 koloni bağımsızlığını kazanarak İngiliz küresel hegemonyasının zayıflamasına neden olmuş, I. Dünya Savaşında da Wilson ilkeleriyle ABD kendisini küresel siyasette hissettirmeye başlamıştı. Ömrünü tamamlayan Pax-Britannica dünya düzenindeki sorumluluklarını ABD’ye sessizce devretmişti. II. Dünya Savaşından sonra da gerek IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi kurumlar, gerekse Truman Doktrini ve Marshall planlarıyla yeni dünya düzeninin hâkimi ABD olmuştur. Ünlü deniz stratejisti Alfred T. Mahan’ın deniz hâkimiyeti teorisini F. D. Roosevelt döneminden itibaren uygulamaya koyan ABD, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren soğuk savaş sürecinde deniz aşırı bölgelerdeki Amerikan askeri üsleri ve uçak gemileri gibi unsurlarla açık deniz egemen olmuş ve uluslararası arenada ciddi üstünlük sağlamıştır.

***

Tarihi süreç içerisinde yukarıda örnekleriyle açıklanmaya çalışıldığı üzere açık denizlere hâkim olan ülkeler ticareti de kontrol eder hale gelmiş ve küresel siyasette baskın bir role sahip olmuşlardır. Bu kapsamda Akdeniz’deki son gelişmeler değerlendirilecek olursa; Akdeniz açık bir deniz olmamakla beraber Türkiye’nin buradaki hâkimiyet ve egemenlik mücadelesi ile bölgesel güç olarak öne çıkması birbirine paralel gelişmelerdir. Dünyada birince derecede önemli olan 9 stratejik deniz geçiş yolundan önemli bir kısmı (Süveyş Kanalı, İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Cebelitarık Boğazı, Aden ve Hürmüz geçişleri) geçmişte Osmanlı Devletinin, günümüzde ise Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkilidir.[8] Bu gerçeğe rağmen, Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili olmasına karşın bu denizlerden uzun bir süredir yeterince istifade edemediği açıktır. Ancak son yıllarda gerek Karadeniz’de, gerekse Akdeniz ve Ege’de proaktif bir strateji izleyen Türkiye’nin bölgesinde oyun kurucu bir aktör olarak öne çıkması tesadüfi değildir. Denizlere hakim olan devletler için en önemli düşman karasallıktır. Bu bakımdan denizlerdeki kıta sahanlığının daraltılarak Türkiye’nin adeta “kara kilitli” bir ülkeye dönüştürmek isteyenlere karşı Türkiye bir bağımsızlık mücadelesi vermektedir ve bu mücadele Türkiye’nin etrafındaki denizlerde daha aktif olmasını zorunlu kılmaktadır.

[1] George Modelski, “The Long Cycle of Global Politics and the Nation-State”, Comparative Studies in Society and History, Cilt 20, 1978. Makalenin Türkçesi için bkz. “Küresel Politikanın Uzun Döngüsü ve Ulus-Devlet”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 2, Sayı: 7, (Güz 2005), s. 3-30.

[2] Clive Ponting, Dünya Tarihi, (4. baskı) İstanbul: Alfa Yayınları, 2015, s. 460.

[3] Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, İstanbul: İmge Yayınları, 2002, 63.

[4] Alfred Mahan, The Influence of Sea Power Upon History, 1660-1783, New York, 1890, s. 83.

[5] George Modelski, “Küresel Politikanın Uzun Döngüsü ve Ulus-Devlet”, s. 9.

[6] Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, s. 84.

[7] Robert Tignot (et. al), Worlds Together Worlds Apart, 4. Baskı, New York: W. W. Norton, 2014, s.435-436.

[8] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, (112. baskı) İstanbul: Küre Yayınları, 2011, s. 326.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir