24 Temmuz 2024, Çarşamba

ABD ve İngiltere’de İsrail’e Karşı Kamuoyunun Sesi Yükseliyor – Dr. Necip Fazıl KURT

2021 Mayısının ilk günlerinde Kudüs’ün sistematik olarak Arap nüfustan ve Müslüman kimliğinden arındırılmasına yönelik İsrail politikasının bir parçası olarak Şeyh Cerrah’ta başlayan, Mescid-i Aksa’ya ve sivillere yönelik saldırılarla büyüyen olaylar, Filistin meselesinin dünya gündeminde bir kez daha öne çıkmasına yol açtı. Çatışmanın ortaya çıkış sebebi, İsrail’in uyguladığı şiddet ve Gazze’ye yönelik saldırılarda çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 232 sivilin hayatını kaybetmesi, önceki çatışmalardan aşina olunan hususlardı. Fakat son çatışmada yeni üç husus vardı. Öncelikle, Hamas’ın saldırı kapasitesini bütün kısıtlamalara ve katı abluka şartlarına rağmen görece geliştirmesi, pek çok kimse için şaşırtıcı bir durumdu. İkinci olarak Arap nüfusun ortak bir eylemlilik içinde olması uzun bir sürenin ardından ilk kez gerçekleşiyordu. Ve son olarak, İsrail politikalarına ve özellikle de sivilleri hedef alan saldırılarına yönelik Batı kamuoylarında ve şehirlerinde, özellikle ABD’de ve İngiltere’de yükselen tepki, daha önceki olaylarla kıyaslanamayacak ölçüde fazlaydı.

İsrail’in Mayıs saldırısı karşısında dünyanın birçok ülkesinde ve şehrinde büyük gösteriler düzenlendi. Bu gösterilerde yüz milyonlarca insan İsrail’in apartheid uygulamalarını protesto ederken Filistin halkıyla dayanışma içinde olduğunu ortaya koydu. Bu tür gösterilerin Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada gerçekleşmesi, sorunun kolektif bir duyarlılıkla çözümü için önemli bir aşamadır.

İsrail’in Filistin halkına yönelik sistematik saldırılarına ve uyguladığı apartheid rejimine yönelik tepkilerden belki de en anlamlıları, İngiltere ve ABD şehirlerinde gerçekleşti. Çünkü İngiltere, Filistin’de bağımsız bir Yahudi devleti fikrini ortaya çıkaran, meşrulaştıran ve tecessüm ettiren; ABD ise, kurulduğu günden itibaren İsrail’i bütün gücüyle destekleyip bu devleti her tür eyleminde cesaretlendiren hegemon iki güçtü. İsrail fikrinin doğduğu ve hayatiyet bulduğu, İsrail’in bugünkü konumuna gelmesi için bütün gücüyle mücadele eden iki ülkede gerçekleşen İsrail karşıtı gösteriler bu bakımdan sembolik anlama sahiptir.

İsrail saldırılarının hemen ardından protestolar başlamakla birlikte 22 Mayıs’ta Londra’da ülkenin siyasî tarihinde eşine az rastlanır büyüklükte bir topluluk, Filistin’e destek için bir araya geldi. Şehrin merkezinde yer alan sembolik Hyde Park’ta ve civarında toplanan yaklaşık iki yüz bin gösterici, İsrail’in Filistin şehirlerini ve ayrımsız bir biçimde sivilleri hedef alan ölümcül saldırılarını durdurmasını ve İngiliz hükûmetinin bu apartheid rejimine verdiği desteği kesmesini talep ediyordu. Hatırı sayılır bir Müslüman nüfusun yaşadığı Londra’da her ne kadar göstericilerin ağırlığını çeşitli kökenlerden Müslümanlar oluşturuyor idiyse de, İngiliz protestocuların katılımı da azımsanmayacak ölçüdeydi. Sendikaların, savaş karşıtı örgütlerin, insan hakları aktivistlerinin ve önemli İngiliz politikacıların katıldığı bu gösterilerin en yaygın sloganları ise, ‘Özgür Filistin’ ve ‘Nehirden denize kadar, Filistin özgür olacak’ idi. Sloganda atıf yapılan nehrin Şeria veyâ Ürdün Nehri, denizin de Akdeniz olduğunu ve bu sloganın diğerlerine kıyasla İsrailli yöneticileri ve Siyonizm taraftarlarını daha çok çileden çıkarttığını belirtelim.

İsrail’in Filistinlilere yönelik apartheid uygulamalarına karşı Londra’da düzenlenen ateşli protestolarda salt bir matem havası ve öfke yoktu. Bu gösterilerde kitleye hitap eden konuşmacılar somut bir gündeme dayanan tekliflerde bulunuyorlardı. Gösterilerin ana eksenini oluşturan duyguları ve talepleri en iyi yansıtan konuşmalardan birini, 15 Mayıs’ta İsrail Büyükelçiliği önünde 2015-2020 yılları arasında İşçi Partisi liderliğini yürüten Jeremy Corbyn yaptı. “Bir binanın gözleri önünde bombalandığını görüp o binada ailesinin yaşadığını bilip hiçbir şey yapamayan bir anne veya baba olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünün” diye başladığı vicdanî yanı güçlü konuşmasını Corbyn İsrail’e seslenerek şöyle bitiriyordu; “Derhal işgali durdurun. Derhal yerleşimleri durdurun ve geri çekilin. Derhal Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırın.”

Aslında Corbyn’in bu tavrı ne yeni ne de şaşırtıcı. Zira Corbyn, Filistin’de bağımsız bir Yahudi devleti fikrinin temel siyasi dayanaklarından sayılan Balfour Deklarasyonu’nun 100’üncü yıldönümünde Başbakan Theresa May’in konuğu olarak Londra’yı ziyaret eden İsrail Başbakanı Netanyahu onuruna verilen yemeğe katılması için yapılan daveti reddetmiş, İsrail’in uygulamalarına yönelik eleştirilerini açıkça dile getirmenin de ötesinde İngiltere’nin bu ülkeye gerçekleştirdiği silah satışının durdurulmasını talep etmişti. Filistin meselesinin ortaya çıktığı, İsrail’in bir devlet olarak doğmasına yol açan bütün aşamaların olgunlaştığı bir devletin muhalefet lideri olarak Corbyn’in gerek liderliği döneminde, gerekse de son İsrail saldırısı sırasında takındığı tavır, muhafazakar ve hatta dindar görünümlü bir çok Müslüman siyasetçinin İsrail’i adını vererek eleştirme cesareti gösteremediği bir ortamda hayli kıymetlidir.

Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, İsrail’in Filistin’e yönelik işgal politikalarını ve sivilleri hedef alan saldırılarını protesto etmek üzere gerçekleşen gösterilerin tek adresi Londra değildi. Çatışmanın sürdüğü günler boyunca Bristol, Nottingham ve Peterborough gibi şehirlerde de Filistinle dayanışma mitingleri düzenlendi.

22 Mayıs’ta Londra’daki kitlesel mitingle zirveye ulaşan Filistinle dayanışma gösterileri, her ne kadar son İsrail saldırısı üzerine gerçekleştilerse de esasen İngiliz kamuoyunda oluşan ve uzun zamandır dile getirilen taleplerin yansıması olarak görülmelidir. Gittikçe daha fazla İngiliz, İsrail’in Filistinlilere yönelik ırkçı, ayrımcı ve en temel insan haklarıyla dahi çelişen tutumunu kabul edilemez bulmaktadır. Fakat mesele sadece dünyanın bir bölgesinde yaşanan haksızlığın fark edilmesi ve kınanması olarak kalmamakta, İngiliz vatandaşları hükûmetlerinin apartheid rejimi uygulayan İsrail ile yakın işbirliği içinde olmasını sorgulamakta ve gittikçe daha yüksek sesle bu yakınlığı protesto etmektedir. İsrail’in kendisini bölgenin tek demokrasisi olarak sunma propagandası bile bu hoşnutsuzluğu ortadan kaldıramamaktadır.

İsrail’in Mayıs saldırıları sırasında en çok protesto edildiği, geniş kitlelerin Filistin halkıyla dayanışma iradesi gösterdiği Batı ülkelerinden birisinin ABD olması muhakkak surette ciddiye alınması gereken bir durumdur. Bugüne kadar İsrail’e verdiği koşulsuz siyasi ve askeri destekle bilinen ABD’de Washington DC, New York, Houston, Chicago başta olmak üzere birçok şehirde gerçekleşen Filistin yanlısı destek gösterileri, bu meseleye yönelik algının evrildiği aşamayı göstermesi bakımından önemlidir. Şüphesiz ki bu gösteriler ve katılımın yoğunluğu, ABD’nin ve kamuoyunun İsrail’e ilişkin tavrının tümden değiştiği veyâ yakın gelecekte tamamen değişebileceği anlamına gelmiyor. Fakat Filistin meselesinde İsrail propaganda mekanizmasının eskisi kadar itibarlı ve etkili olmadığı yönünde ciddî emarelerden birisi de, son gösterilerle su yüzüne çıkan bu kitlesel tepkidir.

ABD’de gerçekleşen bu gösterilerde rastlanan Filistinle dayanışma ve İsrail politikalarını eleştirme eğilimi, belki de kendisini ilk kez siyasette bu ölçüde görünür kılmakta. İsrail’in uluslararası hukuku ve temel insan haklarını hiçe sayan politikalarını öteden beri eleştirmesiyle tanınan Bernie Sanders, son olaylar süresince de Filistin’e yönelik haksız uygulamalara karşı çıkmış; ABD’nin Filistin meselesinde adil bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini vurgulamış ve dahası, ABD’nin İsrail’e silah satışını durdurması için girişimlerde bulunmuştur. Fakat bu sefer Sanders’ın yanısıra Temsilciler Meclisi üyeleri Raşide Tlaib ve İlhan Ömer de İsrail’in sivilleri hedef alan saldırılarına ve apartheid uygulamalarına sert eleştiriler yöneltmişlerdir.

Filistin’de Mayıs ayında yaşanan, çoğu çocuk ve kadın 232 sivilin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan çatışma karşısında ABD’de ortaya çıkan kamuoyu tepkisi, daha önce rastlanmamış ölçüde görünür ve büyük oldu. Şüphesiz ki Filistin meselesinin bugüne kadarki gelişiminde İsrail’in uluslararası hukuka aykırı uygulamalarını eleştiren, Filistinlilerin uğradığı baskı ve katliamları gündeme getiren Batılı isimlere hep rastlanmıştır. Fakat bu isimler, ya itibarsızlaştırılmış ya da marjinal bir figür oldukları yönünde yapılan propaganda neticesinde yalnızlaşmak ve/ya unutulmak zorunda kalmışlardır. Norman Finkelstein, bu isimlerden sadece birisidir. Peki son dönemde ortaya çıkan bu tepkinin sebepleri nelerdir?

Arap Baharı adı verilen dalgalanma ve coğrafyaların altüst edilişi sürecinde en etkili aygıt/zemin sosyal medyalar ve dijital platformlar olmuştu. Otoriter rejimler ve diktatörler, iktidarlarının devamı için halklarının örgütlenmesine imkan tanımayan statükoya ve acımasız istihbarat ağlarına güveniyorlardı. Fakat toplumu sıkı bir denetim altında tutan bu rejimlerin aslında ne kadar zayıf olduğu, halkın sokakta ve sokakla birleşmesiyle ortaya çıkıverdi. Latin Amerika devrimcilerinin ünlü şarkısı/marşı haklı çıkmıştı: El Pueblo Unido Jamás Será Vencido. (Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez!)

Ne var ki halkın sesini yükseltmesi ve bir bütün halinde örgütlenmesi, kendiliğinden olmamış, en temel örgütlenme hakkının bile bulunmadığı/korunmadığı bu ülkelerde devreye sosyal medya girmişti. Rejimin propagandalarını geçersizleştiren, haber kaynaklarını çeşitlendiren, her kullanıcının aynı zamanda haber sağlayıcı olabildiği, haberlerin teyidi için beklemeyi gereksiz kılacak denli hızlı bu dijital mecralar, konvansiyonel bütün haber kanallarının yerini alarak Tunus’tan Mısır’a kadar geniş bir coğrafyadaki otoriter ve hayli demode rejimlerin mezar kazıcısı oldu. Uzun, sıkıcı, klişe oldukları apaçık haber bültenlerinin yerini kısa, hareketli, görsellerle güçlendirilmiş sosyal medya paylaşımları almıştı. Açıkçası, demode propaganda, hızlı ve engelsiz sosyal medyaya yenilmişti.

Batı dışı ülkelerin kamuoylarını manipüle etmek için kullanışlı bir aparat işlevi gören sosyal medyanın İsrail’in bugüne kadar ustalıkla yürüttüğü propaganda çalışmalarına etkili bir darbe vurduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği üzere İsrail’in Batı kamuoyunu etkilemek üzere kurguladığı retorik özetle, ‘Yahudilerin binlerce yıl uzak kaldığı topraklara barış içinde yaşama ve diğer halklara da refah getirme niyetiyle döndüğü, fakat barışçı amaçlarla gerçekleşen bu dönüşün radikal ve saldırgan Araplar tarafından kabul edilmediği, terörü yöntem olarak kullanan Arapların ve onlara destek veren anti-semitik kesimlerin tek istekleri kendi tarihî topraklarında barış içinde yaşamak olan Yahudileri yok etmek istediği ve İsrail’in de zorunlu kaldığı için ve sadece kendisini savunmak üzere silahlı güce başvurduğu, İsrail’in ‘azgelişmiş ve şiddete eğilimli’ Ortadoğu ikliminde demokrasiyi ve uygarlığı temsil ettiği, İsrail’in Filistinli teröristlere ve destekçilerine yönelik mücadelesinin sadece kendisi için değil, aynı zamanda Batılı değerler ve demokrasi adına olduğu’ klişesini hemen her düzlemde yinelemekten ibaretti. Bu propagandanın aslında gerçekle bağdaşmadığını, İsrail’in Filistin’e yönelik ayrımcı, işgalci, ırkçı ve temel insan haklarını ihlal eden sistematik bir terör politikası uyguladığını gören, bilen ve fark eden bir kesim yok değildi. Fakat iletişim imkanlarının kısıtlılığı, haber kaynaklarının bu retoriğe eğilimli ve kimi zaman açıkça İsrail’den yana olması sebebiyle insanların çoğunluğu ve özellikle de Batı kamuoyu, ancak alternatif bir haber ağına dönüşen sosyal medya sayesinde Filistin’de yaşananları tüm çıplaklığıyla görme fırsatı buldu. Son örnek üzerinden konuşacak olursak; sosyal medya sayesinde insanlık, Şeyh Cerrah’ta ve Kudüs’te yaşananların, terör gruplarının masum Yahudilere saldırması değil, İsrail’in hukuksuz bir biçimde Filistinli sivillerin mülklerine el koyması olduğunu, bunun da İsrail tarafından on yıllardır sistematik bir etnik ve kültürel arındırma politikası olarak uygulandığını gördü.

Burada bir parantez açıp ABD’de yaşayan Yahudilerin İsrail’e yönelik yaklaşımlarındaki değişime bakmakta fayda var. ABD’de yaşayan Yahudiler, özellikle de gençler arsında İsrail’in ırkçı uygulamalar sergileyen bir apartheid rejimi olduğu ve Filistinlere devlet terörü uyguladığı kanaatinin son yıllarda giderek yaygınlaştığı görülüyor. ABD’de yaşayan 30 yaş altı Yahudi gençlerde İsrail’e duyulan sadakatin gittikçe düşmesi, Yahudi gençler arasında İsrail’in politikalarına sahip çıkma mecburiyeti hissetmeyenlerin ve hatta bu politikaları kıyasıya eleştirenlerin sayısının artması, ABD-İsrail ittifakını hayati bulan Yahudi organizasyonlarının yöneticilerini ve İsrailli politikacıları derin bir kaygıya sevketmekte.

ABD’deki Yahudi diasporasındaki İsrail eleştirisinin artması, bu ülkedeki tartışmalarla ve yükselen ırkçılık karşıtı toplumsal dalgayla yakından alakalı. Bilindiği üzere George Floyd’un beyaz bir polis tarafından neredeyse kasıtlı sayılabilecek bir muameleyle öldürülmesi, ABD ile sınırlı kalmayıp bütün dünyaya yayılan ırkçılık karşıtı ‘Black Lives Matter’ hareketini doğurmuştu. Bu hareket kısa sürede, siyahlara yönelik polis şiddetine karşı çıkmakla sınırlı kalmayıp ırkçılığa yönelik toptan bir tepkiye evrildi. Geleneksel olarak Demokrat çizgiye eğilimli olan Yahudilerin, özellikle gençlerin bu hareketin etkin bir biçimde destekçisi olmaları, onları doğal olarak İsrail karşıtı bir çizgiye sürükledi. Nitekim kendisi de Yahudi olan Demokrat Partili Bernie Sanders, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısını ele alan ve New York Times’da yayımlanan yazısını ‘Black lives matter’ sloganından esinlenerek ‘Palestinian lives matter’ diye bitiriyordu. Aslında bu, İsrail propaganda mekanizmasının bütün çabasına rağmen Filistin’deki durumun hangi zeminde cereyan ettiğinin, İsrail rejiminin apartheid uygulamaları sergilediğinin anlaşılması bakımından önemli bir aşama olarak görülmelidir. Yani gün geçtikçe daha çok Amerikalı, gerçekleştiği coğrafya veya ülke neresi olursa olsun ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı çıkmak gerektiği hususunda bilinçlenmektedir. Kurbanı siyah olan beyaz ırkçılığına karşı çıkıp mağduru Filistinli Arap olan İsrail ırkçılığına/ayrımcılığına onay vermek, henüz herkes için olmasa bile birçok vicdan sahibi kimse için izah edilemez bir ikiyüzlülük olarak görülmektedir.

Mayıs ayında gerçekleşen İsrail saldırısına karşı Batı başkentlerinde ortaya çıkan kitlesel protestoların bir sebebi, sosyal medyanın saklanan gerçekleri ortaya koyması ise, bir diğer sebebi de Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman nüfusun kendisini ifade etmek ve karar alma süreçlerine müdahil olmak hususunda geliştirdiği yetenekler ve eriştiği özgüvendir. Batılı ülkelerde yaşayan Müslüman topluluklar, kökenlerini ve inançlarını ihmal etmeden yaşadıkları ülkelerin aslî unsurları haline geldikçe, İsrail rejiminin ayrımcı ve ırkçı uygulamalarının niteliği hususunda kamuoyunu aydınlatacak bir eylemlilik içinde olabilmektedir. Tam bu noktada, Filistin meselesine İsrail propagandasına aldırış etmeksizin hakkaniyet ve vicdan çerçevesinden yaklaşan bazı Amerikalı ünlü isimlerin tavırlarını açıkça ortaya koymasını da önemli bir gelişme olarak kaydetmeliyiz. Filistin kökenli Bella ve Gigi Hadid kardeşler, Arnavut asıllı şarkıcı Dua Lipa, Pakistan asıllı müzisyen Zeyn Malik, ünlü kriket oyuncusu Darren Sammy Filistinlilere, özellikle de Şeyh Cerrah sakinlerine açık destek vermişlerdir.

Bu noktada İsrail propaganda mekanizmasının en güçlü kozlarından birisi olarak sürekli olarak başvurduğu anti-semitizm meselesine de değinmekte fayda var. İsrail, kurulduğu günden itibaren on yıllar boyunca yürüttüğü politikalara ve Filistinlileri hedef alan şiddete yönelik her eleştiriyi anti-semitizm ithamıyla yaftalama alışkanlığı içinde oldu. BM gibi etkisiz bir kuruluşun asgari eleştiri ve tespitlerini bile anti-semitizm parantezine alarak tanımayan İsrail’in bu tavrının belli ölçüde başarılı olduğu, muhalifleri sindirdiği söylenebilir. Fakat bu propaganda karşısında İsrail’in uyguladığı politikaları eleştiren kesimler, Siyonist politikalara ve İsrail’in apartheid uygulamalarına karşı çıkmanın anti-semitizm sayılamayacağı hususunda kamuoylarını belli ölçüde ikna edebildiler. İsrail’in son yıllarda anti-siyonist olmanın da anti-semitizm olduğu yönünde bir söylem ortaya koyarak bunu yaygınlaştırmaya çalışması aslında biraz da bu durumdan kaynaklanmaktadır.

Şüphesiz ki Filistin meselesinin doğru anlaşılabilmesi, hukuka ve hakkaniyete uygun barışçı bir çözüme kavuşması için üstlenilmesi gereken birçok görev, atılması gereken pek çok adım vardır. Meselenin ekonomik, siyasi, askeri ve hukuki boyutları önemlidir, hayatîdir. Fakat Batı kamuoyunu Filistin meselesinin gerçek niteliği, İsrail’in apartheid rejiminin uygulamaları konusunda bilgilendirmek ve mobilize etmek de, çözümün ihmal edilemeyecek bir parçasıdır.

2021 Mayısında gerçekleşen ve İsrail’in sivilleri hedef alan saldırılarıyla daha da belirginleşen etnik ve kültürel arındırma politikalarından, işlenen suçlardan ve Filistinlilerin maruz kaldığı insanlık dışı muameleden dünya kamuoyu eskisine kıyasla artık daha çok haberdardır. Bu haberdarlıktan kolektif bir bilinç ve küresel bir tavır çıkarmak, sadece Filistin için değil, küresel barış için hayati önem taşımaktadır. Belki bu yolla, Ortadoğu’nun tek demokrasisi olduğu propagandasıyla Batı kamuoylunu manipüle edegelmiş İsrail’in apartheid uygulamalarına son verilerek Filistin meselesinde insani ve hukuki bir çözüme ulaşılabilir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir