21 Temmuz 2024, Pazar

ABD Başkanlık Seçimleri ve Biden Dönemi Dış Politikası: Tespitler, Öngörüler ve Değerlendirmeler – Prof. Dr. Birol AKGÜN

GİRİŞ

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 250 yıllık demokrasi tarihinin pek çok bakımdan en kritik başkanlık seçimlerinden birini yaşadı. İngiltere ve Fransa ile birlikte uzun bir süredir kesintisiz olarak demokratik sistemle yönetildiği için dünyada klasik demokrasi örneklerinden kabul edilen ABD’nin 2020 Kasım seçimlerinde tüm dünyanın gözü önünde yaşadığı olağan dışı gelişmeler, bu ülkenin geleceğine ilişkin çok derin ontolojik sorunları gündeme getirdiği gibi; küresel düzlemde uzunca bir süredir yapılmakta olan liberal uluslararası düzenin geleceğine ilişkin tartışmaları da derinleştirmiştir. Kovid-19 salgının yarattığı ve 400 bin Amerikan vatandaşının hayatına mal olan sağlık krizi; 1929 ekonomik buhranından daha derin bir ekonomik kriz ile 1860’lardaki iç savaşa yakın bir toplumsal ve siyasal kutuplaşma ortamında yapılan Başkanlık seçimlerinin Amerika’nın iç ve dış politikası üzerindeki muhtemel etkileri önümüzdeki yıllara da damgasını vuracaktır. Zira seçimleri resmen Demokrat Partinin adayı kazanmış ve 20 Ocak itibariyle seçilmiş Başkan Joe Biden yemin ederek Beyaz Saray’daki görevine resmen başlamış olsa da, kaybeden Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın seçime ilişkin hukuki ve siyasi itirazları devam etmektedir. Diğer yandan, 6 Ocak 2021 tarihinde yaşanan ve Amerikan basınının “darbe girişimi” olarak adlandırdığı Kongre baskınının toplumda yarattığı siyasi travmanın hafızalardan silinmesi hiç kolay olmayacaktır. Bu yazıda önce 2020 ABD seçimlerinin hangi sosyo-ekonomik ortamda yapıldığı tartışılacak, ardından seçim sonuçlarının iç ve dış politikaya yönelik muhtemel etkilerine ilişkin bazı tespit ve değerlendirmeler yapılacaktır.

2020 Seçim Süreci ve Derin Siyasi Kutuplaşma

Demokratik siyasi süreçlerde kimin kazanıp kimin kaybettiği kadar önemli olan şey, sürece dahil olan tüm aktörler ile geniş kamuoyunun seçimlerin yapılışına ilişkin temel usul kuralları ile bu ilkelerin şeffaf biçimde uygulanmasına yönelik tam bir güvenin sağlanmasıdır. Örneğin adayların kendilerini tanıtmalarına ve projelerini anlatmalarına ilişkin medya imkanlarının kullanımında eşitlik sağlanması, seçimlerde oy kullanmaya ilişkin süreçlerin önceden belli olması, kullanılan oyların açık ve şeffaf biçimde ve hâkim güvencesinde sayılması ve nihayet tüm siyasi aktörlerce sandıkta ortaya çıkan milli iradeye saygı gösterilmesi gibi hususlar demokratik rejimin vazgeçilmez temel ilkeleridir. Buralarda yaşanacak olan ihtilaflar bizatihi demokratik sürecin meşruiyetine ve dolayısıyla ülkenin iç barışına ve siyasi istikrarına zarar vereceği gibi, dış dünyada o ülkenin imajını da zedeleyecektir.

2016 yılı seçimlerinde sandıklara Rusya’nın sosyal medya mecraları vasıtasıyla Trump lehine müdahil olduğu iddiaları ve 2020’de ise yaygın biçimde mektupla oy kullanılmasının yarattığı güvensizlik demokratik süreç hakkında meşruiyet krizini beslemektedir. Son Amerikan seçimlerinde yaşanan tartışmaların temelinde de esasen bu demokratik usullere ilişkin yaşanan derin ayrışmalar yatmaktadır. Trump taraftarlarında kendi oylarının küreselci çeteler tarafından çalındığına yönelik oluşan güçlü kanaat, Amerikan sisteminde ancak istisnai bir yöntem olan “posta yoluyla” oy kullanımının Trump yönetiminin itirazlarına rağmen eyalet yönetimlerince Kovid-19 salgını ile mücadele gerekçesiyle yaygın olarak kullanılmasının teşvik edilmesi ve 100 milyon seçmenin oyunu bu yöntemle iki aylık bir süreçte kullanması yatmaktadır. Nitekim seçimin yapıldığı günün akşamı, Cumhuriyetçi Parti adayı Trump fiilen sandıkta o gün kullanılan “güvenilir” oyların sayımına dayanarak seçimi kendisinin kazandığını ilan etmiş olmasına rağmen, ilerleyen günlerde postayla gelen ve Cumhuriyetçilerin “şaibeli” kabul ettiği oyların sayılmasıyla Demokrat aday Biden başkan seçilmek için gerekli delege sayısına ulaşmıştır. Trump yönetiminin, posta oylarında hile yapıldığı itirazıyla eyalet düzeyindeki mahkemelere ve seçim kurullarına yaptığı itirazlar ya geri çevrilmiş veya yeniden sayımlar sonuçları değiştirmemiştir.

İsyancıların Kongre Baskını ve Demokratik Meşruiyet Krizi

Trump’ın heyecanlı taraftarlarının başkent Washington DC sokaklarında başlayan gösterileri, ülkenin yasama organının (Kongre binasını) basılarak bazı milletvekillerinin rehin alınmasına kadar gitmiştir. Duruma müdahale eden polisler ile göstericiler arasında çıkan çatışmalarda altı kişi hayatını kaybetmiştir. Seçimlere kan bulaşması ve artan şiddet olayları ve terör tehdidi nedeniyle 25 bin kişilik ulusal muhafız ordusu başkente sevk edilerek 20 Ocak 2021 tarihine kadar ABD başkentinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Ardından gösteriye katılanlara yönelik seri tutuklamalar başlamış, Başkan Trump aleyhine Amerikan kongresinde azil (impeachment) süreci başlatılmıştır. Trump’ın kabine üyelerinden bazıları istifa ederken, Trump kendisi de oylarının çalındığını ve itirazlarının gereğince incelenmediği ve bu nedenle de Biden’ın demokratik meşruiyetinin olmadığı gerekçesiyle siyasi geleneklere uymayarak yeni başkanın devir teslim törenine katılmamış ve mücadelesini siyasi alanda sürdüreceğini ilan etmiştir. Dolayısıyla seçimler sonuçlansa da 2020 seçimleri Amerika’da ilk kez demokratik usule ilişkin işlemler üzerine bu kadar derin siyasi tartışmaların yaşanması nedeniyle demokratik siyasi sistemin meşruiyeti onarılması uzun yıllar alacak ciddi yaralar almıştır.

Öte yandan tartışmalar yalnızca oy kullanımı ve sandık güvenliği ile de sınırlı değildir. Dünyada özgürlükçü liberal geleneğin temsilcisi olan ABD’de sosyal medya mecraları ilk kez iş başındaki bir devlet başkanının hesaplarını askıya almıştır. Dünya medyasına Amerikan başkentinin sokaklarından canlı yayınlanan görüntülerin gerçekten ABD’de olduğunu, dünyada ve Türkiye’de siyaset bilimi öğrencileri ve geniş halk kitleleri anlamakta ve algılamakta gerçekten zorlanmışlardır. Zira bu tür sosyal medya karartmaları ve meclis binasının yağmalanması gibi görüntüler en son Kırgızistan’da yaşanmıştı ve ülkenin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı istifaya zorlanarak yeni bir seçim yapılmak durumunda kalınmıştı. Daha önce 2000’li yıllarda yeni demokrasi ile tanışan Kafkaslarda ve Balkanlarda yaşanan Turuncu Devrimler ile Arap Baharı sürecinde yaşananlar da yine seçim süreçlerine ilişkin itirazlarla başlamıştı. Oysa, demokrasi rejimi anlatılırken, Churchill’in deyimiyle, “demokrasi en kötü rejimdir, diğerlerini saymazsak” denilir. Çünkü demokrasi bir yönetim şekli olarak herkesin mutlak memnuniyetini sağlamasa da, en faziletli rejim olarak kabul edilir. Bunun nedeni, demokrasinin insanlığın temel bir sorunu olan “bizi kim yönetecek, bu ülkede bağlayıcı karar alacak olan, adına siyasal iktidar dediğimiz ve ülkedeki egemenlik yetkisini kullanacak yöneticilerin meşruiyeti nasıl sağlanacak?” sorusuna barışçıl bir çözüm üretmiş olmasından kaynaklanmaktadır.  Bu soruna geçmişte düellolarla, savaşlarla, kardeş katliamlarıyla kanlı şekilde çözüm üretilirken; demokrasi “halk iradesini” hakem kılmış ve böylece siyasi iktidarın barışçıl ve düzenli biçimde el değiştirmesi sağlanmıştır.

Bugün pek çok üniversitenin siyaset bilimi bölümünde okutulan “Çağdaş Devlet Düzenleri” derslerinde İngiltere, Fransa ve ABD’nin modern demokrasi örneklerini oluşturduğu; bunların 19. yüzyıldan bu yana kesintisiz bir şekilde demokrasi ile yönetildiği; bu ülkelerde demokratik geleneklerin ve çoğulcu siyasi kültürün geniş kesimlerce içselleştirildiği ve bu nedenle de seçimlerin bir bayram havası atmosferinde, son derece barış ve düzen içinde yapıldığı ve bu “medeni ülkelerde” şiddetin siyasi bir çözüm yolu olmaktan çıktığı anlatılır. Son olaylarda Amerikan medyasından dünyaya yansıyan manzaralar ne yazık ki bu siyasi anlatıyla çelişmektedir. Seçimler sonrasında Amerikan siyasi elitlerinin sergilediği tavırlar ve sokağın dili olgun bir demokraside olması gereken minimum siyasi nezaketi ve medeni ölçüleri aşmaktadır. Toplumun önemli bir kesiminde (Trump’a oy veren 70 milyon seçmende), seçimin yönetimi ve dolayısıyla sandık sonuçlarına yönelik çok ciddi bir şüphe ve güvensizlik vardır ve sonuçların gerçek anlamda “milli iradeyi” yansıtmadığı düşünülmektedir. Dolayısıyla dört yıllık Biden döneminde bu konunun gündemde kalması ve onun iç ve dış politikası üzerinde sürekli bir baskı oluşturması kaçınılmazdır.

Artan Sosyo-ekonomik Eşitsizlikler

Amerikan siyasi sistemini ve toplumsal barışı bugün giderek daha çok tehdit eden en temel mesele ise her geçen gün derinleşen sosyo-ekonomik eşitsizlik ve yükselen ırkçılıktır. Seçim sonuçları siyasi krizin sebebi değil, bir sonucudur. Bu anlamda 2020 seçimleri, ABD’nin iç ve dış siyasete ilişkin büyük vizyonunun (grand strateji) ne olması gerektiğine ilişkin tarihsel kökleri de bulunan daha derin ideolojik tartışmaların, Kovid-19 salgınının yarattığı sağlık ve ekonomik kriz ortamında su yüzüne çıkmasıdır. Ülkenin içe dönük, (izalosyonist) milliyetçi, merkantilist ekonomi-politik perspektifini temsil eden Trumpçılık ile küreselleşmeci liberal politikaları temsil eden Bidencilik arasındaki rekabetin ürettiği çatışmacı ortam seçimlerin arka planını oluşturmaktadır. 6 Ocak’ta Washington’da ortaya çıkan görüntüler, çoktandır biriken bir toplumsal enerjinin dışa yansımasının bir sonucu olarak görülmelidir.

Amerikan toplumundaki kutuplaşmanın temeli, 1990 sonrasında zaferini ilan eden Neo-liberal küreselleşmeci politikaların Amerikan devletine ve Amerikan toplumuna yönelik ürettiği maliyetlerde aranmalıdır. İkinci Dünya savaşında Faşizme, Soğuk Savaş sürecinde de Komünizme karşı galebe çalmış olan ABD, 1990’larda dünyaya meydan okuyarak meşhur “Tarihin Sonu” tezini üretmiştir. Bu teze göre, artık liberal siyaset ve ekonomi tek gelişme, kalkınma ve modernleşme çizgisini temsil etmekte; kasabadaki herkesin oynamak zorunda olacağı “tek oyun” olarak sunulmaktadır. Nitekim, 1990’larda Amerikan hegemonyasına kimse itiraz edemiyordu. Birinci Körfez Savaşı bunun ilk testi olmuştu. Sovyetler Birliği yıkılmış, Rusya zayıflamış ve BM’de kimse ABD’nin oyun kuruculuğuna itiraz edemez hale gelmişti. Nitekim, Irak’a karşı Kuveyt’i kurtarma operasyonu kararı BM’de tam bir konsensüsle onaylanmıştır. Amerikan öncülüğünde tam anlamıyla işleyen bir liberal uluslararası düzen oluşmuş; adına da “Yeni Dünya Düzeni” denilmiştir.

Bu anlamda Bill Clinton dönemi ABD’si liberal değerlere ve batı ekonomilerindeki innovasyon kapasitesine olan aşırı güvenin de bir yansıması olarak, başta Çin olmak üzere kalkınmakta olan ülkelerin küresel sisteme entegrasyonuna destek verdi. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü küresel liberalizmin taşıyıcı araçlarına dönüştüler. Oysa uzun vadede Çin, üretim gücü ve insan kaynakları ve nihayet teknolojik yeniliklerdeki potansiyeli ile batılı ekonomilerin her alanda rakibi haline gelecekti. Nitekim son otuz yıl içinde çok uluslu şirketler yatırımlarını iş gücü maliyetlerinin ucuzluğu, vergilerin ve çevre standartlarının düşüklüğü nedeniyle uzak doğuya ve başka bazı batı-dışı ülkelere kaydırdılar. ABD ve Avrupa ülkelerinde sermaye ve üretim geniş kesimlere iş imkânı sağlayan geleneksel sanayi yerine, finansal araçlara ve istihdam katkısı düşük olan teknoloji yoğun alanlara yöneldi. Üstelik yapay zekâ uygulamalarına dayalı otomasyon ve robot teknolojilerindeki gelişmeler de istihdam imkanlarını daralttı. ABD ve Batı ekonomilerindeki büyüme oranları düştükçe toplumdaki geleneksel orta sınıf da zayıflamaya başladı. Diğer yandan, bilgi teknolojileri alanına kayan firmalar ve bu sektörde çalışabilecek kadar iyi eğitilmiş az sayıdaki bir kesimin milli gelirden aldığı pay giderek arttı. Toplumda geniş kesimleri oluşturan geleneksel sanayi işçileri, hizmet sektörü çalışanları ve kırsal kesimlerin aldığı pay ile “bilgi toplumunun” yeni burjuvazisi arasında çok ciddi bir gelir eşitsizliği ortaya çıkmaya başladı. Bugün ABD’de Trump’ın “Önce Amerika” diyerek başta Çin olmak üzere ticari ortaklarına karşı yüksek gümrük vergileriyle ve Meksika üzerinden gelen kaçak göçmenlere karşı da fiziki olarak duvarlar örerek Amerikan halkının refahını korumayı amaçlayan politikalara destek verenler, işte bu küreselleşmeci politikalardan olumsuz etkilenen ve Washington’daki yerleşik elitlere düşmanca bakan kesimlerdir. Son yıllarda Washington, New York ve Chicago gibi büyük şehirleri ziyaret edenlerin kolayca fark edeceği gibi, akşamları sokakları dolduran evsizler (homeless) kitlesi bu büyüyen eşitsizliğin dışa yansıyan boyutudur.

Yükselen Beyaz Irkçılığı ve Irklar Arası Adaletsizlik  

Diğer yandan, “Beyazların Üstünlüğüne” inanan milliyetçi kesimler ile zaten ülkedeki ekonomik eşitsizliklerden ve siyasi dışlanmışlıktan şikayetçi olan siyahi vatandaşlar ve diğer göçmenler arasında da yeni toplumsal karşıtlıklar, yeni siyasi fay hatları yaratmaktadır. Black lives matter yani “Siyahların Yaşamı Önemlidir” hareketi özellikle son yıllarda beyaz olmayan kesimlere yönelik artan polis şiddetine karşı gelişen bir tepkisel hareket olarak başlasa da, esasen Trump döneminde artan ve derin tarihi kökleri bulunan toplumsal yaraların kabuğunu kanatarak, ırklar arası adalet ve eşitlik taleplerini siyasi alana yeniden taşımaktadır. Başka deyişle, tehlikeli sosyal ayrışmalar sadece ekonomik kaynaklı değildir; çok katmanlı ve bazen de iç içe geçmiş olarak toplumsal dokuyu içten içe kemirmektedir.

Sorunları daha kötüleştiren şey ise tüm bu karmaşık sorunları basiret, feraset ve cesaretle çözebilecek vizyoner siyasi liderlik eksikliğidir. 1929 büyük buhranında iktidara gelen Başkan Roosevelt’in yaptığı gibi, günümüz koşullarında yeni bir düzen (New Deal) ilan edip hem ekonomiyi canlandıracak hem de iç barışı ve sosyal refah devletini inşa ederek geniş kitleleri rahatlatacak güvenilir siyasi liderlik ihtiyacı artmaktadır. 2008’de başlayan ve yapısal nedenlerle bir türlü durgunluktan çıkamayan Amerikan ekonomisi Trump’ın korumacı politikaları ile kısmen iyileşme yönüne girmişti. Ancak 2020 yılında başlayan ve etkisini halen sürdüren Kovid-19 salgını nedeniyle çok ciddi bir ekonomik daralmayla karşılaşılmıştır. Üstelik kâğıt üzerinde dünyanın en büyük milli gelirine (2019 yılı GSMH 21 trilyon dolar) sahip ABD’de halkın %40’nın sosyal güvenceden yoksun olması ve siyasetin sağlık krizini yönetmedeki başarısızlıkları nedeniyle ülkede koronavirüsten ölenlerin sayısı 400 bini bulmuştur. Dünya nüfusu içindeki payı ancak %4 olan ABD’nin dünyadaki koronavirüsüne bağlı tüm ölümler içindeki payı %19’u bulmaktadır. Başka bir ifadeyle, ABD’de her gün 11 Eylül terör saldırısında ölen kişi sayısı kadar (4 bin civarında) insan Kovid-19 nedeniyle ölmektedir. Ülkedeki sağlık kapasitesinin yetersizliği ve siyasi yönetimin zaaflarından kaynaklandığına inanılan bu yüksek ölümler nedeniyle geniş halk kitlelerinde siyasi sisteme, yönetici elitlere ve bizatihi Amerikan devletine yönelik çok ciddi bir tepki ve güvensizlik oluşmaktadır. Trump’ın her şeye rağmen 70 milyon oy alabilmesi onun popülist bir söylemle müesses nizama karşı ve hatta bizzat Cumhuriyetçi Parti elitlerine karşı yürüttüğü propagandalarının başarılı bir sonucu olarak okunmalıdır. İçeride hoşnutsuz olan halk, sisteme güvenini kaybetmiş olan bir orta sınıf, hayatta kalabilmek ve geleceğe ilişkin ümit besleyebilmek adına kendisine radikal çözümler öneren Trump gibi siyasi liderler için ikna edilmeye hazır verimli bir seçmen tabanı oluşturmaktadır.

Son yıllarda Avrupa’da yapılan tüm seçimlerde oy tabanları genişleyen aşırı sağcı Neo-faşist partilerin başarısının altında da, İngiltere’yi Avrupa Birliğinden ayıran Brexit referandumunun arkasında da aynı sosyo-ekonomik dinamikler vardır. Artık demokratik ülkelerin iç siyasi istikrarını tehdit eder hale gelen bu siyasal kutuplaşma ve tekno-kapitalizmin yarattığı ve toplumsal barışı sürdürülemeyecek hale getiren gelir eşitsizlikleri bugün teorik ve pratik düzlemde siyasi ve ahlaki olarak Batı dünyasının temel ekonomi-politik modeli olan liberalizmi ciddi bir meşruiyet ve ontolojik krizle karşı karşıya bırakmıştır. Davos’da yapılan ve kapitalist sistemin sermayedarlarının küresel ekonominin geleceğini tartıştığı platformlarda “Global Reset” yani küresel liberal düzenin her anlamda yeniden kurgulanması gerektiğine ilişkin yapılan tartışmalar, dünyayı yöneten siyasi ve ekonomik güç merkezlerinin de artık mevcut ekonomik düzenle daha fazla gidilemeyeceğini gördüklerinin işaretidir. Sadece sermayedarı değil, halkı da düşünen ve daha paylaşımcı olacak “terbiye edilmiş bir kapitalizm” (stake-holder capitalism); iklim değişimi ve çevre sorunlarına daha duyarlı (Green economy) kalkınma politikaları ve geniş kesimlere yönelik “temel gelir” sağlayacak sosyal politikalar gibi yaklaşımlar çözüm olarak önerilmektedir. 2020 seçimleri bağlamında, demokrat parti içinde sosyal adaletçi ve paylaşımcı siyasi projeleri dillendiren Barnie Sanders gibi politikacılar Demokrat Partinin siyasi elitleri tarafından dışlanarak daha çok müesses nizamın temsilcisi olarak görülen ve sistemin restorasyonu yoluyla eski Amerika’ya, yani bildik liberal düzene dönmeyi savunan 78 yaşındaki Biden’ın tercih edilmesi Amerikan siyasi elitlerinin sorunun derinliğini anlamada ve durumun vahametini kabul etmede hala zorlandıklarını ve bu nedenle de köklü sistemik reformlara henüz hazır olmadıklarını göstermektedir. İşte tam da bu yaklaşım Trump’çı politikalara alan açan bir siyasi zemini güçlendirmeye devam edecektir. Muhtemeldir ki, Trump Cumhuriyetçi Partiyi daha sağa kaydırmaya çalışacak; bu olmazsa önemli bir kitleyi partiden kopartarak kendi popülist söylemine uygun yurtsever (patriyotik) bir siyasi hareket yaratmayı deneyecektir.

 

BİDEN VE DIŞ POLİTİKA: KÜRESELCİLİĞE DÖNÜŞ MÜ?  

ABD’nin 46. Başkanı olarak yemin eden ve fiilen görevine başlayan Biden’ın dış politika önceliklerinin ne olacağı ve yönetim tarzının nasıl olacağı ciddi biçimde tartışılmaktadır. Dünyanın hala en büyük ekonomik gücünü kontrol eden ve yıllık 750 milyar dolarlık askeri harcama yapabilen bir ülkenin dış politika yönelimleri büyük küçük tüm ülkeleri etkilemektedir. Dünya kamuoyunun merak ettiği temel soru şudur: Trump dönemi ABD’nin küresel liderlikten vazgeçmesi ve kendi içine dönmesi geçici bir durum mudur, yoksa Amerikan kurumlarının köklü bir stratejik tercihi midir? Başta ABD’nin en yakın müttefikleri Avrupa ülkeleri olmak üzere son yıllarda bu soruyu herkes sormakta ve ona göre kendi bağımsız savunma ve dış politikalarını (stratejik otonomi) oluşturmaya çalışmaktadırlar. Zira ABD gibi bir ülkenin dünyanın aktif liderliğinden vazgeçmesi bazı aktörler için yeni fırsatlar yaratırken, bazıları içinse yeni riskler ve sorumluluklar getirmektedir. Dünya medyasına bakıldığında Trump’ın gidişi Brüksel’den Tahran’a; Londra’dan Pekin’e kadar pek çok başkentte görece bir iyimserlik ve ümit ile karşılandığı söylenebilir. Dünya başkentleri, Biden’ın iş başına gelmesinin en azından Trump sonrası ABD dış politikası için öngörülebilirlik sağlayacağını beklemektedirler.

Statükocu Bir Lider Olarak Biden

Biden’ın dış politikasını öngörmek için onun siyasi geçmişini, seçim sürecindeki konuşmalarını ve dış politika ekibinin profillerini incelemek gerekir. Öncelikle Biden 1973 yılından beri Amerikan Kongresinde Senatör olarak doğrudan yüksek siyasetin içindedir ve Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanlığı ve Obama döneminde de Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Bu anlamda Biden aslında müesses nizamın güçlü bir koruyucusu olarak nitelenebilir. Seçim sürecinde de pek çok iç ve dış politika gündemine ilişkin açıklamalarındaki siyasi görüşleri de dengeci ve “merkezi” (centrist) bir “statükocu lider” profili ortaya koymaktadır. Eğer Trump revizyonist olarak nitelenecek ise, Biden tam bir düzen adamı olarak görülebilir ve zaten adaylık sürecinin anahtar kavramı da siyasetin restorasyonudur. Temel siyasi vaadi küreselleşmeci liberal Amerika’nın ekonomide, siyasette ve dünya politikasında geri dönmesidir.  Biden’ın kabinesi için seçtiği dış politika ve güvenlik ekibi de büyük ölçüde onun bu statükocu duruşuna son derece uygun olup, pek çoğu Obama döneminde dış politika ve güvenlik siyasetinin yapım süreçlerinde görev almış tecrübeli profesyonellerden oluşmaktadır. Dolayısıyla siyaset üretme ve karar alma süreçlerinde harici bakanlar ve danışmanlar yerine, Dışişleri ve Savunma bakanlıkları ile Ulusal Güvenlik Konseyi gibi kurumların rolü ve ağırlığı artacaktır. Ancak tüm bu kurumlara yön verecek ve ABD’yi yakından izleyen dış siyaset gözlemcilerine ipucu sağlayacak olan temel bir dış politika strateji belgesinin hazırlanmasını da beklemek gerekecektir. Başka deyişle henüz bir “Biden Doktrini’nden” söz etmek mümkün değildir.  Şu kadar var ki, içerdeki siyasi tartışmalar ve 11 Eylül sonrası ABD’nin yaşadığı Irak ve Afganistan savaşları ile 2008 ekonomik krizlerinin etkileri ortadayken, Biden’in istese de 1990’lar Amerika’sının aktif küreselleşmeci liderliğine geri dönmesi pek gerçekçi değildir. Yeni Başkanın sınırlı ve minimal bir küreselleşme perspektifini esas alan daha realist bir gündemle hareket etmesi yüksek olasılıktır.

Biden’in siyasi önceliği en azından ilk 100 gün için dış politika değil, iç politik gündem olacaktır. Zira seçimlerde Biden sayısal olarak kazanmış olsa da Trump siyasi olarak kaybetmedi. Çünkü 70 milyon oy almıştır ve arkasında da Kongre’yi basacak kadar gözü kararmış, son derece örgütlü ve motive bir militan kitle bulunmaktadır. Trump ile ilgili azil sürecinin tamamlanması ve Trump’a siyaseten yasak getirilmesi durumunda ise bu beyaz ırkçı hareketin kült bir yapıya dönüşerek şiddete yönelmesi ve ABD iç güvenliğini tehdit eder hale gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Bu nedenle Biden’ın Cumhuriyetçi parti tabanını daha fazla radikalleştirmeme ve toplumsal yaraları tamir etme adına uzlaşmacı bir yol takip etmesi ve hatta Watergate olayı sonrası Başkanlıktan istifa etmek durumunda kalan Nixon’un yerine gelen yeni Başkan Ford tarafından tüm suçlarından dolayı resmen affedilmesi gibi, Başkan Biden’ın da anayasal af yetkisini kullanması da sürpriz olmayabilir.

Tecrübeli bir siyasi lider olarak Biden şunu iyi bilmektedir: Her ülkenin dış politikası temelde iç politikanın devamıdır. Ekonomik, siyasi ve sosyolojik anlamda içeride sağlam bir zemini olmayan siyasi iktidarların başarılı bir dış politika izlemesi mümkün değildir. Esasen Amerikan toplumu için hala en öncelikli sorun tüm dünyada olduğu gibi Kovid-19’un neden olduğu kamu sağlığı ve buna bağlı ekonomik krizin bir an önce çözülmesidir. Biden aşılamanın hızlandırılması, açlık sınırında yaşayan işsiz kitlelere 2000 dolarlık acil nakit yardım çeklerinin gönderilmesi ve ekonominin canlandırılması için de büyük kamusal yatırımların başlatılması gibi tedbirleri alması beklenmektedir. Koronovirüs ile mücadelede başarısız kalan ABD’nin küresel düzlemde liderlik rolünü yeniden üstlenmesi de kolay olmayacaktır. Zira pandemi krizi, 1990’lı yıllar itibariyle başarı hikayesi olarak sunulan liberal uluslararası düzenin artık işlemediğini de gösterdi. Tartışmalar “bu düzenin başarısız olduğu” ile “böyle bir düzenin hiçbir zaman tesis edilemediği” söylemleri arasında yoğunlaşmaktadır. Koronavirüs salgınında uluslararası işbirliğinin yeterince işlememesi her ulus devletin self-help yani kendi ihtiyaçlarını kendisinin gidermesi gerektiğini ortaya koydu. Liberal uluslararası düzenin en güvenilir kurumları olan uluslararası iş birliği, dayanışma ve uluslararası örgütlerin işleri kolaylaştırıcı etkileri de anlamsız ve işlevsiz kaldı. Bu nedenle, ABD’nin eğer küresel düzeni restore edecekse öncelikle pandemi ve ekonomik kriz karşısında dayanıklılığını ve yaratıcı gücünü kendi halkına ve tüm insanlığa göstermesi gerekmektedir. Başkan Biden’ın yemin törenindeki konuşması bunun bilincinde olduğunu göstermektedir:

Sınırlarımızın ötesindekilere mesajım şudur: Amerika test edildi ve biz bundan daha güçlü çıktık. İttifaklarımızı onaracağız ve dünyaya yeniden döneceğiz. Dünün meydan okumalarıyla değil bugünkü ve yarınkilerle mücadele etmek için çaba göstereceğiz. Sadece gücümüzü örnek göstererek değil, iyi örneklerimizin gücüyle bunları yapacağız. Barış, ilerleme ve güvenlik için sağlam ve emin bir müttefik olacağız.

 

Jeopolitik Bir Proje Olarak Demokrasi Gündemine Dönüş

Başkan Biden’ın söz verdiği şekilde öncelikle ABD’deki müesses nizamı yeniden güçlendirmesi ve ABD eksenli liberal uluslararası sistemin yeniden inşasının yol haritasını açıklamasını çizmesi gerekmektedir. Biden, seçim sırasında Foreign Affairs dergisinde yazdığı “Neden ABD Yeniden Liderlik Yapmalıdır?” başlıklı makalesinde bizlere bazı ipuçları sunmaktadır. Buna göre, Biden dönemi ABD’nin stratejik öncelikleri insan hakları ve demokrasi gündemine geri dönmek ve tüm dünyada demokrasiyi yaygınlaştırmak için ortak platformlar oluşturmaktır. Ancak bu değerleri inandırıcı olarak savunabilmesi için ABD Başkanının öncelikle kendi ülkesinde bu değerleri, ilkeleri, kurumları ve süreçleri herkesi ikna edecek şekilde uygulaması elzemdir. Kendi ülkesinde oyların çalınıp çalınmadığı noktasında güvence veremeyen bir Amerikan sistemi, seçimin ikinci günü “Demokratik bir seçim oldu, kazananı kutluyoruz” diyemeyen bir Amerika gerçeği hala ortadadır. Başka bir deyişle, kendi içerisinde demokratik kurumları vasıtasıyla sağlıklı kararlar alıp sorunlarını çözemeyen bir Amerika’nın dünyaya karşı demokrasi havariliği yapabilme ihtimali bulunmamaktadır. Üstelik son on yılda dünyada meydana gelen kritik olaylarda ABD, liberal değerlere duyarlılık göstermeyen bir dış politika da izleyemediği için ahlaki ve siyasi anlamda moral üstünlüğünü yitirmiş durumdadır. Arap Baharı sürecinde Müslüman ülke halklarının insan hakları ve demokrasi taleplerine destek vermekte gösterdiği tereddütler; Mısırdaki demokratik yolla seçilmiş bir Cumhurbaşkanına karşı ordunun yaptığı askeri darbeye destek olması, Türkiye’deki FETÖ cuntasının 15 Temmuz’da Anayasal sisteme karşı giriştiği kanlı darbe girişimi karşısındaki kabul edilemez tutumu birlikte düşünüldüğünde, Amerika adına Biden’ın geliştireceği demokrasi söyleminin inandırıcılığı ve etkisi hep tartışılacaktır.

Bu algıya rağmen, Joe Biden’ın iktidarının hızla bir şeyler yapmak, Trump dönemi Amerika’sını geride bırakmak ve tüm dünya kamuoyuna siyasi duruşunu göstermek adına 2021 yılı içerisinde bir dünya demokrasi kongresi düzenlemesi beklenebilir. Zira, böyle bir toplantının maliyeti çok azdır ve özellikle transatlantik dünyanın ihtiyaç duyduğu iş birliği ve dayanışma mesajlarına da karşılık vermesi açısından Avrupalı ülkelerce de desteklenebilir. Esasen Biden’ın demokratik gündeme dönmesinin iç ve dış politikaya yönelik bazı stratejik amaçlarına ulaşmada da katkı sağlayacaktır. Bunların başında, ABD’nin Cumhuriyetçi ve Demokrat partili olmaksızın tüm siyasi elitlerince ortak tehdit olarak görülen iki otoriter güç olan Çin ve Rusya ile mücadele gelmektedir. Biden yönetimi, bir Dünya Demokrasi Birliği oluşturarak Çin’i çevrelemek ve Rusya’yı da geriletmek istemektedir. Bu bağlamda yeni Amerikan yönetiminin mevcut G-7 ülkelerine Avustralya, Hindistan ve Güney Kore’yi de dahil edip D-10 ismiyle bir dünya demokrasi ligi kurma projesinden bahsedilmektedir. “Demokrasiler Birliği” girişimi, ABD açısından bir yandan ülke içindeki siyasi kutuplaşmayı tamir etmek, diğer yandan dış politikada ise küresel ittifaklar yoluyla stratejik rakiplerini kontrol etmek için kendi büyük stratejisinin jeopolitik bir aracı olarak görülebilir.

Esasen böyle bir girişim, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünyadaki liberal çevrelerde yeni bir heyecan dalgası yaratması ve Biden’ın ilk yıllarında ihtiyaç duyacağı bir yalancı bahar havası estirmesi mümkündür. Zira Trump döneminde devlet mekanizmalarından uzaklaştırılan geleneksel bürokrasi Biden döneminde yeniden iş başı yapmaya başlayacak; yine Trump döneminde Trump’ın fevri söylemlerine bir türlü alışamayan ve küresel hegemon bir gücün siyasi lideri ile değil de daha çok “agresif bir iş adamı” ile muhatap olan dünya başkentleri Biden döneminde klasik diplomatik teamüllerle muhatap olacak; bu da görece bir normalleşme, güven ve rahatlama sağlayacaktır. Ancak bunun için Başkan Biden’ın yönetiminin ilk aylarında içte olduğu kadar dışta da Başka Avrupalar olmak üzere Türkiye dahil geleneksel ortaklarını ABD’nin güvenilir ve öngörülebilir bir müttefik olduğuna yeniden ikna etmesi gerekecektir. Başka deyişle, yeniden Amerika’nın eski rolüne dönmesiyle ilgili olarak dost ülkeler nezdinde de bir uzlaşı, konsolidasyon, kabullenme ve yeni ortak vizyon geliştirme süreci yaşanacaktır. Biden’in yemin töreninde dış politikasının özeti olarak ifade ettiği “ittifaklarımızı onaracağız ve dünyaya yeniden döneceğiz” yaklaşımının içeriği muhtemelen ortak tehditlere (Çin ve Rusya) karşı, ortak değerler (insan hakları ve demokrasi) temelinde buluşmak şeklinde tezahür edecektir.

Çin, Rusya ve İran Politikaları

Özellikle Trump döneminde hızlanan Çin ile ABD arasındaki ekonomik entegrasyonun ve karşılıklı bağımlığın azaltılması politikasının (decoupling) Biden döneminde de devam etmesi yüksek ihtimaldir. Zira ABD siyasi elitleri artık Çin’i her yönden dünyada kendi gücüne stratejik rakip olarak görmektedir ve 2012 yılında Obama yönetimince ilan edilen Asya eksenli (Asia pivot) yeni dış politika yaklaşımı esasen Biden’ın Başkan yardımcılığını yaptığı dönemde hazırlanmıştır. Trump döneminde de devam etmiştir. Biden’ın başkanlığı döneminde de bu rekabet Amerikan dış politikasının ana yönelimi olacaktır. Ancak Trump döneminden farklı olarak Biden’in Çin ile olan mücadelesi ticari yaptırımlar ve yüksek retorik yerine; siyasi, ticari, askeri ve kültürel alanları da kapsayan çok boyutlu, küresel düzlemli ve daha sofistike ve kurumsal bir yaklaşımla yürütülmesi beklenmelidir. Özellikle yüksek teknoloji alanındaki yarışın hızlanması, siber güvenlik alanındaki çatışmaların artması, Uzak Doğu ve Afrika gibi coğrafyalarda jeopolitik rekabetin derinleşmesi ve tüm bunlara bağlı olarak BM, IMF, Dünya Bankası ve benzeri uluslararası platformların karar alma süreçlerinde ciddi tıkanmaların yaşanması mümkündür.

Rusya ve Putin’in Trump dönemindeki görece hareket serbestiyeti ciddi ölçüde sınırlanacaktır. Zira, Soğuk Savaş döneminden kalan bir politikacı olarak Biden’ın kafasındaki “kodlanmış düşman” esasen öncelikle Rusya’dır. Üstelik Çin askeri olarak kendisiyle doğrudan savaşılmayacak kadar geniş ve büyük bir ülkeyken, Rusya bildik ve tanıdık bir düşman olarak ABD siyasi ve askeri elitlerince çok yakından tanınmaktadır. Üstelik NATO gibi transatlantik dünyasını birleştiren bir savunma örgütünün kurulma nedeni olarak Rusya, Avrupalılar için sadece uzak bir düşman değil, coğrafi olarak çok daha reel bir “öteki” konumundadır. Üstelik 2008 Gürcistan, 2014 Ukrayna, 2015 Suriye ve 2020 yılında da Libya hadiseleriyle Rusya askeri olarak son derece aktif bir dış politika izlemektedir. ABD’de 2016 başkanlık seçimlerinde Trump’ın kazanması ve 2018 yılında İngiltere’nin AB’den ayrılması (Brexit) referandumunda Rus istihbaratının müdahalesinin seçim sonuçlarının kaderini belirlediği tezi tüm batılı başkentlerde yaygın bir kanaat haline gelmiştir. Dolayısıyla ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımların ötesine geçerek askeri anlamda Gürcistan, Ukrayna ve Karadeniz etrafında ciddi bir askeri yığınak ve güç gösterisine dayalı eskalasyon stratejisini uygulamaya başlamaları beklenebilir.

NATO gibi güçlü askeri/siyasi ittifakların üç temeli bulunmaktadır: Ortak tehdit algısı, ortak çıkarların varlığı ve ortak değerlerdir. Ortak çıkar ve değerler konusunda bir kriz yaşamayan NATO, uzun zamandır ortak tehdit söyleminde fikir birliği oluşturamadığı için ittifakın geleceği üzerine tartışmalar başlamıştır. Ancak Biden dönemi ile birlikte ABD’nin Rusya tehdidi söylemi, NATO’yu yeniden sıkı bir ittifak haline getirebilir. Buradaki asıl sorun, NATO üyelerinin Rusya tehdidi ortak paydasında buluşturup buluşamayacağıdır. Bu bağlamda da Rusya’nın Doğu Avrupa, Ukrayna, Kafkasya gibi konvansiyonel ağırlığından ziyade, son yıllarda artan siber saldırıları bağlamında NATO için ortak tehdit olarak görülmesi daha kolaydır. Rusya ve Çin kaynaklı artan siber güvenlik tehditleri NATO üyelerinin siyasi saflarını sıklaştırmalarında önemli derecede etki edebilir.

İran konusunda Biden’in politikası Trump döneminden oldukça farklılaşacaktır. Stratejik olarak Biden yönetiminin Nükleer anlaşmayı yeniden müzakere ederek yaptırımları tedricen gevşetmesi olasıdır. Ancak bunun için İran’ın İsrail’in kendi güvenliği için tehdit olarak gördüğü Lübnan Hizbullahı’nın tamamen tasfiyesi; değilse İran tarafından silah yardımlarının kesilmesi ve Suriye’deki İran yanlısı silahlı grupların dağıtılması ve İran’ın nükleer faaliyetlerini tam olarak şeffaflaştırması ve nükleer tesislerinin uluslararası denetime açması gibi şartları yerine getirmesi istenecektir. Dolayısıyla İran’ın beklentisinin aksine, normalleşme süreci yıllarca sürebilir ve ambargolar hemen bitmeyebilir. Her halükârda ABD’nin tüm dünyada olduğu gibi Orta Doğu’da da yeni askeri maceralardan kaçınmasını beklemek gerekir ki, bu da İran’ın durumunu kısmen rahatlatacaktır. Kaldı ki, ABD stratejisi Rusya’yı bölgede yalnızlaştırmak adına İran’ın da Rusya yörüngesinden kurtulması için teşvik edici olacaktır.

 

Biden Dönemi Türkiye-ABD İlişkileri

Biden dönemi Türkiye-ABD ilişkilerinin önemli bir ayağı Batı ve Batı ittifakı üzerinden kurulacak siyasi diyalog olacaktır. Türkiye tarihsel geçmişi, jeopolitiği, geliştirdiği bölgesel inisiyatifleri ve uluslararası ittifakları bağlamından bağımsız olarak ABD açısından sıradan bir ulus devlet gibi değerlendirilemeyecek kadar karmaşık ve zorlu bir ülkedir. Son yıllarda ABD’nin küresel geri çekilme politikalarının oluşturduğu boşluğu kendi bölgesinde iyi değerlendirmiş ve aktif ve etkin dış politika hamleleriyle “stratejik otonomisini” güçlendirmiştir. Kaldı ki Türkiye, NATO, Avrupa Konseyi, OECD üyesidir ve AB ile de her şeye rağmen tam üyelik perspektifini korumaktadır. Bu güçlü pozisyonunu uluslararası krizlerde (Suriye, Libya, Karabağ) her daim göstermiş güçlü bir aktördür. Özellikle NATO’ya geçmişte önemli destekler sağlamış ve NATO’dan da önemli kazanımlar elde etmiştir.  Biden dönemi ABD’sinin, başta Karadeniz, Suriye, Doğu Akdeniz ve Doğu Avrupa konuları olmak üzere böylesi bir aktörle mevcut iş birliğini geliştirme dışında fazla bir seçeneği de yoktur.

ABD ile Türkiye arasında yaşanan S-400 ve  F-35 krizleri; 15 Temmuz darbe girişiminin faili olan FETÖ elbaşlarının iadesi konusu; Suriye’deki PKK uzantısı olan YPG’nin silahlandırılması ve nihayet Doğru Akdeniz’deki karbon yataklarının araştırılmasına ilişkin faaliyetler iki ülke başkentlerini en çok geren konulardır. Kısa sürede bunların hiç birisinin kökten çözülmesini beklemek pek gerçekçi görülmemektedir. Ancak iki müttefik ülke olarak ABD ve Türkiye, stratejik çıkarları ve diplomatik tecrübeleri ile bu sorunları daha fazla derinleştirmeden yönetilebilir seviyede tutmanın bir yolunu bulacaklardır. Kaldı ki ABD ve Avrupa’nın ambargo yaklaşımına rağmen askerî bakımdan Türkiye’nin bölgede elde ettiği kazanımlar (Suriye, Irak, Lübnan, Kafkasya, Kırım, Doğu Akdeniz), Türkiye’yi NATO için vazgeçilmez bir ortak yapmaktadır. ABD’nin de bunun farkında olarak, Türkiye ile ilişkilerini kopartmamak ve daha da ilerletmek yönünde bir politika izlemesi beklenmelidir.  Şu kadar var ki, özellikle ilk zamanlarda ikili ilişkilerin yönetimi konusunda karşılıklı olarak ciddi sınamaların yaşanması hayli mümkündür ve bu gibi gerginlik durumlarında liderler arası ilişkiler son derece belirleyici olacaktır.

 

SONUÇ

Joe Biden, çok zor bir dönemde ABD başkanlığını devralmıştır. Kovid-19 salgını hala kontrol altına alınabilmiş değildir. Amerikan ekonomisi 2020 yılında 1929 buhranından bu yana en büyük daralmasını yaşamıştır. Ülkede geniş bir işsizlik vardır. Üstelik bu kriz ABD’nin son 20 yılda giderek içe kapanmaya çalıştığı, küresel olarak güç ve güven kaybettiği bir konjonktüre tesadüf etmektedir. Toplumda artan ekonomik eşitsizlikler ve giderek derinleşen ve artık şiddete dönüşen siyasi, sosyal ve etnik kutuplaşmalar Washington’u kim yönetirse yönetsin ülkenin dış politikası üzerinde önemli kısıtlamalar oluşturmaktadır. Yeni başkanın bir yandan acilen içerdeki sorunlara odaklanırken, dışarıdaki stratejik önceliklerini de gözden geçirmesi beklenmelidir. Bu nedenle, Biden’ın “Amerika dünyaya geri dönüyor” söylemini ihtiyatla karşılamak gerekmektedir. Realist olarak bakıldığında, başta Çin olmak üzere yükselen bir düzine güçlü ülke karşısında ABD istese de artık tek taraflı dış politika izleyebilme gücüne sahip değildir. Sahip olduğu ekonomik ve askeri gücünü ve diplomatik enerjisini ihtiyatla kullanacağı daha sınırlandırılmış bir küreselleşmecilik perspektifi en gerçekçi senaryo gibi durmaktadır.

 

 

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir