24 Temmuz 2024, Çarşamba

Yapay Zekâ: Bedenimde Değil Kalbimde Sızı – Prof. Dr. Yusuf ŞAHİN

1980’li yılların başlarıydı. Köyde yaşıyordum. Oradan ilkokula gidip geliyordum. Babaları Almanya’ya gitmiş bir komşumuz vardı. Bir kış günü onlara gittiğimizde; bir ara, gözüm bir ekrana ilişti. Ekranda hareket halinde resimler vardı ve tam da benim ekrana baktığım esnada bir anne baba, çocuklarıyla beraber, tıpkı gerçek hayattaki gibi karlı bir havada yolda yürümeye çalışıyorlardı. Anadolu insanının ilginç bir özelliği vardır. Dinle en mesafeli olanları da dâhil, yapıp ettiklerini “dinle açıklamak/bağdaştırmak” ister. Bir başka ifadeyle, yaptığı yanlışlar vardır, bunu bilir ama bu yanlışı meşrulaştırma çabası içine girmez. “Yanlış yapıyorum”, “Bunu yapmamam gerekir ama irademe sahip çıkamıyorum” der. Bu, bir bakıma, Anadolu dindarlığının ayırt edici özelliklerinden biridir.

Tabii ki bu çaba, yapılan/edilen işleri İslam’a uygun hale getirmez. Ama yine de önemli bir eşiğe işaret eder. Köylerde zamanla televizyonların sayısı artmaya başladı. Bu arada bizler de büyümeye başladık, orta ve lise eğitimi aşamasına geldik. Evimize televizyon, yanlış hatırlamıyorsam, 1986 yılında girdi. Ama daha öncesinde, çok sayıda komşumuza televizyon izlemeye gitmişliğimiz var. Bu ziyaretlerimizdeki bir uygulama dikkatimi çekerdi: Evin çocuklarından biri, televizyona yakın oturur, “uygun olmayan” bir sahne çıktığında, ekranı karartırdı. Siyah beyaz ekranı bulunan televizyonun ekranı karartılarak, izleyenler, bir yanlışa düşmesin istenirdi.

Burada iki noktaya dikkat çekelim: Bir, yeni nesillerin bunu anlaması hakikaten çok zor. Zira o gün “uygun olmayan” diye değerlendirilen sahnelerin bugün çok daha ötesine geçildi ve hatta bu yeni eğilim doğallaştı. Artık televizyon izleyenler, bu durumdan rahatsız da olmuyorlar. İki, o gün, televizyonlar için uzaktan kumanda yoktu ve dolayısıyla televizyona müdahale etmek ancak bu türden bir yolla yapılabiliyordu. 1980’li yıllar ile 1990’lı yılların başları, “Televizyon caiz mi, değil mi?” tartışmalarıyla geçti. Bu tartışmanın başladığı dönemde sadece TRT vardı. 1990 ve sonrasında çok sayıda özel televizyon kanalı açıldı.

Bu kanalların denetim altına alınması da (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kurulmasıyla) ancak 1994 yılında mümkün olabildi. Bu arada olan oldu: Yeni kurulan kanallar, bazı programlarıyla “adeta” bir kanalizasyon oldu, aktı ve toplumun zihin dünyasında tamiri imkânsız hasarlara yol açtı. Müslümanların zihinlerinin alt üst edildiği bu dönemde, ilk başlarda, “Televizyon ve radyo kurmak caiz değildir” noktasında olanlar, zamanla, “Belli ölçüler içinde televizyon ve radyo da kurulabilir” noktasına doğru evrilmeye başladı. Bu zihni dönüşümün sonucunda, 1990’lı yılların başlarından itibaren çok sayıda radyo, 1990’lı yılların ortalarından itibaren de çok satıda televizyon kanalı kuruldu. Bu kadar televizyon ve radyo kanalı kuruldu da ne oldu? Bir, olan olmuştu ve kısa bir sürede üzerimizden buldozer gibi geçmişlerdi. Bu gelişme, tam da bu hasar verildikten sonra oluyordu.

İki, İslami hassasiyetleri olanların kurduğu televizyon ve radyolarda çalışacak insanların da en azından bir kısmı, daha önce üzerimizden buldozer gibi geçen kurumlardan transfer edilmek zorundaydı. Zira elimizde televizyon ve radyo kanallarında çalışacak yetişmiş insan gücü yoktu. Hayat hızla devam ediyor. Televizyon ve radyolardan sonra çok sayıda gelişme oldu, hayatımızda. Örneğin, internet, cep telefonu ve şimdi sosyal medya alanında inanılmaz gelişmeler oluyor. Geçen yıl, (İslami hassasiyeti olan) bir grup arkadaşımızla, çocuklarımızı da aldık, bir otelde kampa girdik. İlk gün, çocuklarımız bizleri dinledi. İkinci gün de biz onları dinledik. İlk gün, neredeyse, “Sosyal medyayı yasaklayalım”a varan önerilere kadar gittik. İkinci gün bize, üstelik de bizim çocuklarımız, amiyane tabirle, “Siz kafayı mı yediniz”, “Siz ne önerdiğinizin farkında mısınız?” diye itiraz ettiler.

Galiba, televizyon ve radyo kanallarının açılması aşamasındaki sürecin bir benzeri, diğer alanlarda da devam ediyor. Müslüman zihni, bu alanlarda da “süreci yöneten” değil de “sürece maruz kalan” konumunda kalıyor. Dijital dönüşüm, hayatımızı tümden değiştiriyor. Bugün, insan zekâsını taklit eden sistemler veya makineler yapabiliyoruz. Kurduğumuz bu sistemler ve makineler, topladıkları bilgileri tekrar tekrar kullanabiliyor, bu bilgilerden yeni bilgilere ulaşabiliyor. Bu sayede, hayatımızın pek çok alanında iyileşmeler de oluyor. Görünen o ki, önümüzdeki yıllarda, üstelik de çok uzak olmayan bir gelecekte, “yapay zekâ” olarak da adlandırdığımız bu gelişme, sağlıktan eğitime, ulaşımdan tarıma, güvenlikten muhasebeye, kısacası, hayatımızın her alanında köklü değişimlere yol açacak. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda nüfusunun %75’i kırsal alanda yaşıyordu; şimdi ise nüfusun % 93 şehirlerde yaşıyor. Ama bu, kırsal alanda edindiğimiz ve hemen her şeyi “dinle açıklamak/bağdaştırmak” refleksimizin kaybolduğu anlamına geliyor.

Biz yine, “yapay zekâ” alanındaki gelişmeleri de, açıktan veya gizli bir şekilde, bu refleksle içselleştirmeye çalışacağız. Kurduğumuz her sistemin veya her makinenin, örneğin topladığı verilerin, bir mahremiyet ihlali yapıp yapmadığını sorgulayacağız veya komşuluk hukukunu zedeleyip zedelemediğini de tartacağız. İlk akademik yazım 1996 yılında Yeni Şafak’ta çıkmıştı ve yazı “Şehirlerin ruhu var mı?” başlığını taşıyordu. “Şehirlerimizin bir ruhu var” ve “şehirlerimizin bir ruhu olmalı” diyordum, o yazıda. Bugün de aynı yerdeyim, galiba: Hayatımızın her alanında inanılmaz gelişmeler olacak; yapay zekâ bize inanılmaz imkânlar sunacak. Ama bize “merhamet”, “estetik”, “saygı”, “sevgi”, “aşk” gibi iç dünyamıza dair hasletlerimizle ilgili bir şey vaat edemeyecek. Ya da, köyde doğduğum ve hayatımın ilk yıllarını köyde geçirdiğim için olsa gerek, bana öyle geliyor.

Yapay zekâ çerçevesinde kurduğumuz sistemlerin de, makinelerin de “ruhsuz” olacağına adım kadar eminim. Televizyon ve radyo kanallarındaki gecikmeye dikkat çektim. Bununla, yapay zekâ meselesini hafife almamak gerektiğini vurgulamış oluyorum. Aksi halde, bu alandaki gelişmelere “maruz kalanlar” arasında yer alırız. Diğer taraftan, “köyler”e, “köylüler”e, “köyden şehirlere göç edenler”e, “şehre göç edenlerin dini hassasiyetleri”ne, “insanımızın bir merhamet abidesi” olmasına da dikkat çekerek, literatürde bize takdim edilen baş döndürücü gelişmelerin şehvetine kapılmadan bu süreci yönetmenin bir Müslüman için elzem olduğuna dikkat çekmiş oldum. Daha da açık söylemek gerekirse, doktor olup da bir hastalığı tedavi etmek mümkün. Ama “hekim” olmak, “hikmet”le aynı kökten gelen işler yapmak başka bir şey. Sadece doktor olduğumuzda (siz bunu, sadece “yapay zekâ”yla hareket ettiğimizde, diye de okuyabilirsiniz), sızılarımız bedenimizde zannediliyor ve çare bulamıyoruz.

Sonrasını da bir türkünün sözleriyle ifade edelim:

Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur

Bedenimde değil ruhumda sızı

Görünmez bir yara acısı çoktur

Bedenimde değil ruhumda sızı

Anlatmak istediğim, özetle, bu.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir